21.Yüzyılın ikinci çeyreğine girerken
Mehmet Horuş 6 Ocak 2026

21.Yüzyılın ikinci çeyreğine girerken

21.yüzyılın ilk çeyreğini geçtiğimiz hafta geride bıraktık. İkinci milenyum dönemecinde dünya ve gezegen için çok fazla teoriye tanıklık etmiştik. Aradan geçen 25 yılda kıyamet kopmasa da kıyamet alametleri artmaya devam ediyor. Uhrevi referanslara gerek kalmadan içinde bulunduğumuz zaman kesitini bir çağ dönümü veya yeni bir çağ olarak niteleme çabaları artıyor. Terminoloji sorununun ötesinde dünyanın gidişatına karşı verilecek mücadele stratejileri belirlenirken bulunduğumuz çağı nasıl tanımladığımız önem kazanıyor.

2026, ABD’nin Venezuela Başkanı Maduro’yu eşiyle birlikte kaçırmasıyla başladı.  Trump’ın ikinci dönemindeki “Amerika’yı Yeniden Büyük Yap” (MAGA) hareketinin bu hamlesi, Venezuela ile sınırlı kalmayıp bütün dünyaya karşı bir saldırı ve gözdağı anlamına geliyor. ABD’nin Grönland’ı ilhak etme, Panama Kanalı’nı alma, Kanada’yı elli birinci eyalet yapma, Meksika Körfezi’nin adını “Amerika Körfezi” olarak değiştirme heveslerini nasıl gerçekleştireceğini dehşet içinde izledik. Şimdiden bir sonraki hamlenin neresi olacağı konuşuluyor. Üçüncü Dünya Savaşı teorisini benimseyenler için “Felaket Çağı”nın kapısı uzun zaman önce açılmış olabilir.

Petrol ve maden kaynaklarını el koymak için yapılan operasyon, ABD’nin Çin’e karşı Yeni Soğuk Savaş’ını yeni bir evreye taşımış oldu. ABD ile Çin rekabetinde somutlaşan aktüel dünya sistemi, enerji ve maden kaynakları üzerinden yürütülen bir savaşa dönüşüyor. Nükleer silahların kullanıldığı, tarihin görüp görebileceği en yıkıcı “Savaş Çağı”na girmiş olabiliriz. Doğa dostu propagandasıyla pazarlanan yenilebilir enerji ve dijital teknoloji alanındaki gelişmeler, doğal varlıklar için savaşa dönüştü.  Enerji ve bilişim sektörlerinin hammadde açlığı, bir kez daha doğal sınırların duvarına çarptı. “Bilgi Çağı” ya da “Uzay Çağı” gibi teknolojik ilerlemelerin dünyanın gidişatını belirleyeceği düşüncesi, savaş ve ekolojik yıkımla anılan bir dünya algısına doğru kaydı. Dünyadaki güçler dengesi, yerin altındaki petrol ve madene en ilkel yöntemlerle kimlerin sahip olacağı üzerinden şekilleniyor. Salt teknolojik alternatiflerle, sömürü ve tahakküm ilişkilerini değiştirmeden ekolojik sorunların çözülemeyeceğini biliyoruz.

21.yüzyılın ikinci çeyreğine girerken “Antroposen”, yeni bir eşiğin veya dönemecin ötesinde uzun süredir zaten içinde olduğumuz tarihsel kesiti anlatmak için en çok başvurulan kavramlardan biri oldu. Ekolojik krizin tarihselliğini ve önemini vurgulaması nedeniyle akademik çevrelerin dışında ekoloji hareketleri arasında da yaygınlık kazandı. Başlangıç noktasını buhar makinesinin icadı, atom bombasının kullanılması, radyoaktif atıkların artması, ikinci dünya savaşından sonra artan küresel malzeme ve kaynak kullanımındaki ivmelenme olarak kabul edenler var. Daha gerilere giderek neolitik dönemle birlikte doğa üzerindeki artan insan etkinliğiyle başlatan “Antroposen Çağı” kavramını savunan doğa bilimciler, gezegen üzerindeki ekolojik yüke dikkat çekmek adına önemli bir motivasyon yarattılar. Özellikle artan üretim kapasitesinin doğada yol açtığı değişimlere yönelik araştırmalar popülerleşti. Fakat sosyal bilimler ile doğa bilimleri arasında bu yaklaşım farkından kaçınmak mümkün olmadı. Uluslararası düzeyde jeolojik zaman çizelgesi üzerinde otorite kabul edilen komisyon, Antroposen önerisini reddetti. Bu sonucun politik olduğuna dair eleştiriler olsa da dört buçuk milyar yılı kapsayan jeolojik zaman çizelgesi içinde Antroposen’e dayanak gösterilen değişikliklerin jeologlar tarafından küçük birer ayrıntı sayılmasına şaşmamak gerekiyor.

Antroposen teorisinde insanı salt bir türsel varlık olarak gezegenin diğer geri kalanına karşı konumlandırmanın yol açtığı bir handikap var.  Oysa insan, doğayla ilişkisini toplumsal bir varlık olarak yaşadığı toplum biçimleri üzerinden kuruyor. Antroposen, bu toplumsal ilişkiyi ve günümüz dünyası içinde yaşanan ekolojik problemlerde sermayenin sorumluluğunu jeolojik zaman çizelgesi içinde belirsizleştiriyor. Bu nedenle, genel bir insanlık kategorisi üzerinden ekolojik krizin failinin gizlemesine neden oluyor. Nihayetinde araştırma konuları üzerinden sosyal bilimlerle doğa bilimleri arasında gereksiz bir mesafeye yol açıyor. Bu olumsuz etkiyi kırmak için doğa bilimlerinin egemen olduğu anlatıya karşı, kapitalizme dikkat çekmek için “Kapitalosen” terimi tercih ediliyor. Kapitolesen, Antropoesen’e karşısında kapitalizme vurgu yapmak isterken tekrar jeolojik bir kavram önerisiyle karşı çıktığı noktaya düşüyor. J.B.Foster, doğa bilimcileri açısından sorunun çok daha karmaşık yanları olduğunun altını çizerek “Kapitalosen” kavramını bir dayatma ve “biraz kibirli bir girişim” olarak değerlendiriyor. Dolayısıyla ekolojik krizin farklı veçhelerine ağırlık veren öneriler var kaşımızda. Ekolojik sorunlar ise anlaşılmak için her zaman bütünselliğe ihtiyaç duyar.

Ekolojik sorunların nasıl aşılacağı veya aşılıp aşılamayacağına göre rotasını oluşturacak yeni bir çağ dönemecindeyiz.  Bu rota, cismiyle birlikte ismini de bulacak.

 

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.