Umman arabuluculuğunda nükleer müzakereler devam ederken, İran’ın nükleer zenginleştirmeden vazgeçtiğini ve zenginleştirilmiş uranyumu üçüncü ülkelere teslim etmeyi kabul ettiğini ilan etmesinden saatler sonra ABD ve İsrail’in İran’a dönük 28 Şubat’ta saldırısı başladı. İsrail, 47 yıldır mütemadiyen ABD başkanlarını, İran’ın nükleer bomba yapmak üzere olduğu kışkırtmasıyla saldırıya teşvik ederken, amacına Epstein tuzağına yakalanan Trump’la ulaşabildi. Tıpkı 2025 yılı Haziran ayındaki 12 gün savaşında olduğu gibi, müzakere masasında başlamıştı saldırı. Fark şu idi; savaş bu sefer İran’ın dini liderinin ve tüm askeri kurum temsilcilerinin ve 168 kız öğrencinin öldürülmesiyle başladı. Anlaşılan bu sefer, 12 gün savaşından farklı olarak rejimin en tepesini yok ederek halkın ve sistemin şok edilmesiyle savaşın kestirmeden bitirilmesi amaçlanmıştı. Hastaneler, okullar, üniversiteler, petrol ve doğalgaz tesisleri, nükleer tesisler, askeri ve sivil sanayi tesisleri, su arıtma tesisleri gibi hedefler tahrip edildi. Hatta Hindistan’ın davetiyle deniz tatbikatına katılan İran’ın tamamen silahsız bir gemisi, “eğlence olsun diye” ABD tarafından Hint Okyanusu’nda batırıldı. İran bu süreçte sistemin birçok güçlü sivil ve askeri ismini de kaybetti.
Saldırgan ikili, bir taraftan devrik Şah yandaşlarının, diğer taraftan da Ocak ayındaki ekonomik protestocuların ve sistemden etnik ve mezhebi anlamda rahatsızlık duyan Beluc ve Kürt muhalif grupların katkısıyla rejim değişikliği beklerken, umduklarını şimdilik bulabilmiş değil. Ne beklenildiği gibi halk ayaklanması oldu ne sistem tökezledi; gidenin yerine yenilerini atayarak sistem şimdilik kaldığı yerden devam ediyor görünüyor. Anlaşılan sistemle sorunu olan tüm taraflar, bu kaotik ortamı fırsat bilerek hesap görmeyi, saldırganla işbirliği yapmak olarak görüp hesabı sonraya bırakmış görünüyorlar.
İran açısından 28 Şubat savaşını 12 gün savaşından ayıran en önemli fark, misilleme saldırılarına bölge ülkelerindeki tüm ABD üslerini hedef alarak başlamak oldu. Ayrıca Kuveyt, BAE, Suud, Ürdün, Irak ve Bahreyn’deki ekonomik hedefler de İsrail ve ABD hedeflerinin yanı sıra İran’ın saldırılarına maruz kaldı. ABD’nin radara yakalanmayan F-35 uçakları ve menzile giren efsanevi uçak gemileri vuruldu. Dünya petrol arzının %20’sinin yapıldığı Hürmüz Boğazı, İran’ın özel iznini almayan tüm tankerlere kapatıldı. Bu haliyle savaşı bölgenin tamamına yayan ve ayrıca tüm dünyaya petrol fiyatları üzerinden fatura kesen İran, bu savaşı kendisi açısından ölüm-kalım savaşı olarak gördüğünü ortaya koymuş oldu.
Suriye, Lübnan ve Batı Şeria’da işgallere devam eden, Venezuela’da korsanlık yapan, Küba’da uyguladığı ambargo ile binlerce insanın ölümüne sebep olan ABD-İsrail keyfiliği ve yayılmacılığı bu vesileyle durdurulamazsa, tüm dünya nasıl bir belaya teslim olduğunu yakında anlayacaktır. BM kararı çıkartmayan ve kendi kongresinin de onayını almayan Trump, bu savaşta NATO’dan da beklediği desteği alamayarak aslında nasıl bir meşruiyet krizi içinde olduğunu göstermiş oldu. Eğer bu ağır askeri ve ekonomik yıkıma rağmen İran ayakta kalmayı başarırsa, ki 47 yıldır savaşlar ve ağır ambargo koşullarına alışık olduğu göz önünde bulundurulursa bu badireyi atlatması zor görünmüyor, Kasım seçimlerinde Trump’ın tüm faturayı ödemesi çok muhtemel.
Tekrar savaşa dönecek olursak, bir aylık süre zarfında dünyanın en büyük ordusuna karşı yaşadığı ağır kayıplara rağmen ayakta kalan, İsrail’in vurulmadık yerini bırakmayan, bölgesel tüm hedeflere ve uçak gemileri ve F-35’ler gibi ABD’nin efsanevi savaş platformlarına uzanan İran’ın, imkânsız karasal işgal ile değil ancak uzatılmış savaş süreciyle mağlup edilebileceği anlaşılmıştır. Diğer yandan ise savaşın uzaması, erken ve mutlak zafere alışmış kamuoylarına sahip ABD ve İsrail hükümetleri için aleyhte baskı unsuru olacaktır. Bundan dolayı İran, Hizbullah, Ensarullah ve Irak’taki müttefikleriyle savaşı alabildiğine uzatmaya ve bölgeselleştirmeye çalışmaktadır.
Bu arada, beklediği erken zaferi yakalayamayan saldırgan taraf, en azından kamuoylarının önüne bir ödül olarak Hürmüz’ün anahtarını koymak istiyor. Bunun için İran’ın neredeyse tüm petrol ihracatını yaptığı Harg Adası’nın işgali, konumu nedeniyle zor olduğu için, körfezin girişini tutan Tumb Adaları ve Ebu Musa Adası’nı gözüne kestirmiş görünüyorlar. Bölgeye binlerce deniz piyadesi yığan ABD, eğer bu kumarı oynarsa kendi çocuklarını, kazanılması imkânsız ya da çok ağır bedellere mal olacak bir kumara pey sürmüş olacaktır. Bu, savaşı çok uzatacağı gibi kıyıcılığını da artırmış olur. Umalım bu çılgınlığı yapmasınlar.
Bu savaş ne kadar sürerse sürsün ve sonucu ne olursa olsun, küresel ve bölgesel ittifaklar ile savaş tekniği açısından kaçınılmaz bazı sonuçlar üreteceğini şimdiden öngörebiliriz.
Ukrayna savaşından bu yana Avrupa savunma sistemini NATO’nun omuzunda yük olarak gören ABD, en ihtiyaç duyduğu anda NATO tarafından yalnız bırakılarak dünyanın bu en büyük güvenlik örgütünün itibarıyla ve psikolojik olarak ağır yara almasına sebep olmuştur. Bundan böyle, savaştan sonraki akıbeti öngörülebilir değildir.
ABD müttefiği olan körfez ülkeleri ve İsrail’in komşusu olan ülkeler, ne kadar ABD üslerine ev sahipliği yapsalar da ve ne kadar petrodolarlarını ABD’ye pompalasalar da söz konusu İsrail’in güvenliği olduğunda sadece teferruat olduklarını anladılar. Bu, savaş sonrasında bölgede başka ittifakların ve güvenlik şemsiyelerinin kurulmasına imkân veren yeni bir statüko oluşturacaktır.
Bundan böyle savaşların en etkili silahları füzeler, SİHA’lar ve SİDA’lar olacaktır. Etkin bir hava savunma sistemi kurulmak şartıyla savaş uçakları ve savaş gemileri artık büyük ölçüde ekonomik yüke dönüşmüş görünmektedir.
Savaşın ilk ayında şimdilik görünen manzara budur. Zamanın neler getireceğini hep beraber göreceğiz.




