İmralı’ya gitmek ya da bir adaya hapsolmak
Lokman Ergün 29 Kasım 2025

İmralı’ya gitmek ya da bir adaya hapsolmak

Kafka, Ceza Sömürgesi adlı hikayesinde adını koymadığı bir ada oluşturur. Yalıtılmış ve toplumsal normların dışına düşmüş, hukukun ve ahlakın askıya alındığı bir mekânı resmeder. Sadece “eski komutanın yasalarının” geçerli olduğu bu düzende, izolasyon mutlak iktidarı güçlendirmez sadece, aynı zamanda onu çürütür ve içe doğru çökmesine neden olur.

Kafka, hikâyede insanların suçunu vücutlarına yazan, belirli ritüellerle kurgulanmış bir ölüm cezası uygulayan ve toplumun sarsılmaz bir inanç duyduğu ceza makinesini anlatır. Ceza makinesi, ancak bu şekilde yalıtılmış bir adada sorgulanamaz bir gerçeklik olabilir. Her yasa, “adalet değil, düzenin devamı” için uygulanır. Kafka, en nihayetinde bir cehennem adası yaratmıştır.

Uzunca bir zamandır kendi kendimizi hapsettiğimiz Kafkaesk bir adada yaşıyoruz. Ve makinenin bozulduğu, sistemin çökmeye başladığı, düzenin kutsallığının parçalandığı bir dönemdeyiz.

Toplumlar, kendi sürekliliklerini ancak tarihsel gerçeklik ile kurdukları samimi ilişki sayesinde anlayabilirler. Tarih, yalnızca geçmişin kronolojik bir dizilimi değildir; toplumsal hafızanın, ortak acıların, kazanımların, çatışmaların ve uzlaşmaların toplamıdır. Bu nedenle tarihsel gerçeklikten kopuş, yalnızca geçmişi yanlış okumak anlamına gelmez; toplumun kendini anlamlandırma zeminini kaybetmesi anlamına gelir. Bu kopuş gerçekleştiğinde toplum, bir tür “hafıza kaybı” yaşar. Hafıza, süreklilik ve kimlik arasındaki bağ zayıfladıkça, sosyal ilişkilerin taşıyıcı kolonları da çatırdamaya başlar.

Bu kopuşun ardından gelen ikinci aşama sosyal hakikatin inkârıdır. Sosyal hakikat; insanların ulusal kimliklerinden, kültürel aidiyetlerinden, gündelik deneyimlerinden, sınıfsal konumlarından ve ekonomik gerçekliklerinden beslenen somut ve ölçülebilir bir dünyadır. Bir toplumda sosyal hakikat inkâr edildiğinde, insanların yaşadığı sorunların nesnel temelleri görünmez kılınır. Kimlik ve ulusal haklar inkâr ve ret pratiğine, ekonomik eşitsizlik kişisel yetersizliğe, toplumsal kutuplaşma kaçınılmaz kadere indirgenir. Böylece insanlar kendilerini etkileyen güçleri kavrayamaz; sonuçta öfke, güvensizlik ve yabancılaşma derinleşir. Sosyal hakikatin reddi, bireylerin kendi deneyimlerini bile sorgulamasına yol açan bir “gerçeklik krizi” yaratır.

Bu iki sürecin toplumsal düzeydeki en yıkıcı sonucu ise birlikte yaşamın reddi olarak ortaya çıkar. Çünkü ortak yaşam, ortak bir gerçeklik zemini üzerinde yükselir. Paylaşılan geçmiş ve kabul edilen sosyal gerçekler olmadan, toplumun üyeleri birbirini “ortak” değil, “öteki” olarak algılamaya başlar. Hakikat parçalandıkça birlikte yaşama iradesi de zayıflar. Artan güvensizlik, kültürel içe kapanma ve topluluklar arası mesafe, toplumsal dokuyu yavaş yavaş gevşetir. Bir arada yaşama pratiği, soyut bir ideali değil, günlük hayatın pratik dayanışmalarını ifade eder; fakat sosyal hakikat reddedildiğinde bu pratikler de kurur.

Ve şimdi tarihin garip ironi anlayışı, aslında bir yalıtılmışlığa işaret eden ada kavramını, barışın ihsası için anakarayla bütünleştirmeyi dayatıyor. Hakikatin muazzam kütlesi, adayla anakara arasındaki denizi dolduruyor, yeni bir yol açıyor. Ve bu yoldan hakikatin evine bir yolculuğa uğurluyor bizi.

Homeros, Odesa destanında (Odysseia) bir eve dönüş hikâyesi anlatır. Anlatının temel kurgusu, Odisseus’un evine yani İthake’ye ulaşmak için çıktığı yolculuğu anlatsa da hikâyenin büyük bir bölümü adalarda geçer. Her ada; insanın iç dünyasını, korkularını, sınavlarını temsil eden sembolik mekânlardır.

Homeros için ada hem bir yalıtılmışlık hem de dönüşüm metaforudur.

Kalypso’nun Adasında, dış dünyanın akışından kopmuş bir zamansızlık bölgesidir ada. Kirke’nin Adasında, insanın kendisiyle yüzleştiği ve bilgelik eşiğine ulaştığı bir mekândır. Lotus Yiyenlerin Adasında, geçmişin unutulduğu ve insanın kimliksizleştiği bir dünyadır. Feaklar Ülkesinde yalnızlığın bittiği ve yolculuğun yeniden başladığı bir sığınaktır.

Her ada Odiseus’u hem yalnızlaştırır hem de ona yeni bir farkındalık kazandırır.

Öcalan, epeydir bir eve dönüş hikâyesinin kahramanıdır İmralı’da. Ulaşmaya çalıştığı İthake, hakikattir. Dünyanın akışının dışında da kalmıştır, zamanın durduğu dönemlerden de geçmiştir. Yalnızlığı tecrübe etmiş, tahrif edilmiş hafızanın ve geçmişin ağır yükünden kurtulmuş, yeniden yola koyulacak bir ufuk çizgisi çizmiştir. Bu ufuk, hakikatin tek değişmez yasa olduğu bir ütopyadır.

Thomas More, Ütopya adlı eserinde adayı, ideal bir düzen için coğrafik bir kalkan olarak kullanır. Ütopya’da ada, başlangıçta anakaraya bağlı bir yarımadadır, sonradan o bağlantı koparılır. İngiltere’nin ve Avrupa’nın yozlaşmış yapılarının karşısına yalıtılmış bir alan kurulur. Yalıtılmışlık bir korunma olduğu gibi, gerçek dünyadan bir soyutlanma haline de işaret eder.

Thomas More, adayı İngiltere’nin yüzüne karşı ahlaki ve siyasi bir ayna olarak yerleştirir. Yozlaşmış siyasetin, eşitsizliğin, sömürünün, adaletsizliğin karşısına daha sade ve rasyonel bir düzen kurar.

Öcalan, bu coğrafyanın yüzüne ayna tutuyor. Hakikatin aksettiği bir ayna. Tarihi bir inkârın, yok sayılmanın, çarpıtmanın yüzeyinde tuzla buz olduğu bir ayna. Ve adayı, ütopik bir mekân olmaktan çıkarıp, hakikatin köprüsüyle anakaraya bağlıyor tekrar. Öcalan’ın tarih okumasında, birlikte yaşam ve ortak gelecek perspektifi, Kürt-Türk ittifakı, hakikatin yerinden oynatılamaz ağırlıktaki kütlesidir.

Aynı coğrafyada yaşamanın da bu hakikate dahil olduğunu ve bunu değiştirmenin ne Kürt’ler ne de Türk’ler için mümkün olmadığını bildiğimize göre, herkesin hesaplarını buna göre yapması, yanlışsa revize etmesi gerçeği gelip önümüzde duruyor. Hakikatin bu çıplaklıkta ortada durduğu yerde, İmralı’ya gitmemek için kendilerini başka adalara hapsedenlere de değinmek gerekiyor elbette.

Dostlarınızı siz seçersiniz ama düşmanlarınız sizi seçer, denir. Yanlış değilse bile, tam olarak doğru değildir. Savaşın ve düşmanlıkların kaçınılmazlığını ima eder. Oysa savaşmak kolay ama kaçınılmaz değildir.  Barışı ihsas etmek ise, evet zor ama mümkündür. Yeter ki barışın gerekliliğini idrak edecek ferasetiniz ve bunu sağlayacak gücünüz olsun.

Çok uzun bir zamandır barışı ihsas etmek için gerekli güce sahip ama bu ferasetten yoksun devlet aklı nihayet bu yönde adımlar atmaya başlamış görünüyor. Ve bu devlet aklını halihazırda temsil eden Erdoğan ve Bahçeli var. Diğer tarafta, imkân tanındığında bu gücü ve feraseti ortaya koyan Öcalan duruyor. Hoşumuza gitsin, gitmesin, bu barışı görünen gelecekte kurabilecek başka şahsiyetler ortada görünmüyor.

Asırlık prangaları ayaklarımızdan çıkarabileceğimiz ve hem tarihin hem coğrafyanın bunu şiddetle dayattığı bir dönemeçte, Öcalan’ın bulunduğu adaya gitmemek için kendisini yalıtılmış adalara hapseden siyasetler kaçınılmaz olarak içe çöker. Siyasetsizliğe gömülmek, siyasetsizliği gerekçelendirmek için Kürtlere ve Kürt siyasetine karşı aşağılayıcı ve tahkir edici bir dil kurmak, toplumsal barışın önünde engel olur.

Barışın diline sadık kalmak, barışın savaştan daha güçlü bir disiplin gerektirdiğini bilmek, “anlaşmanın” karşılıklı bir eylemi içerdiğini anlamak gerekiyor. Bir masada taraf olarak oturmak, o masada başka bir tarafın varlığına işaret eder. Ve masadaki başka taraf; aynı zamanda başka beklentileri, başka duyguları, başka istekleri, başka bir tarihsel hafızayı da içerir. Masaya bütün bunlarla oturursunuz. Barış, bunları var sayarak ve “anlaşarak” olur. Kendimizi ve toplumu adalara hapsederek değil.

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.