Ekim 2024’ten beri Kürt sorununun demokratik çözümüne ilişkin süreç devam ediyor. Barışın toplumsallaşması ve sürecin sağlam adımlarla ilerlemesi için çalışmalarını sürdüren DEM Parti 6-7 Aralık’ta İstanbul’da Barış ve Demokratik Toplum Konferansı düzenledi. Uluslararası katılımcıların deneyimlerini aktardıkları konferansa Güney Afrika’dan dikkat çeken biri isim Mohammed Bhabha da katıldı. Konferanstaki sunumunda geçiş döneminde liderliğin önemine dikkat çeken Bhabha, yeni bir anayasa yapmanın da önemli olduğunu ancak anayasanın raflarda tozlanmaması için etkin kurumsal yapının da inşa edilmesine dikkat çekti.
Güney Afrikalı hukukçu, eski senatör ve Parlamento Anayasa komisyonu eski başkanı, Mohammed Bhabha Güney Afrika geçiş dönemi adaleti sürecini İlke TV’ye anlattı.
-Güney Afrika geçiş dönemine dair deneyimlerinizi aktarırken özellikle liderliğin önemine değiniyorsunuz. Bu konu Türkiye’de de çok önemli bir tartışma. Çatışma ortamlarında liderlik neden bu kadar kritik?
Çatışma koşullarında liderlik, çoğu zaman popüler olmayan kararları da almayı gerektirir. Çatışmayı sona erdirmeye yönelik müzakereler ve görüşmeler tavizler içerir. Liderin, kendi tabanına yüksek beklentilerini düşürmeleri gerektiğini anlatabilecek güce sahip olması gerekir. Her şeyi elde edemeyeceklerini söyleyebilmek kolay değildir. Popülist kararlar almak her zaman daha kolaydır; ancak popüler olan kararlar her zaman dava ve ülke için doğru kararlar değildir.
-Nelson Mandela da Güney Afrika’da uzun yıllar cezaevinde tutuklu kalan bir liderdi. Siyasi liderin tutuklu olması süreci nasıl etkiledi?
Öncelikle, o dönemde hepimiz çok gençtik. Ben de çok daha gençtim. Büyük bir öfkemiz vardı ve bu duygu çoğu zaman muhakememizi bulandırıyordu. Destekçilerin odağını hedefte tutacak güçlü bir liderliğe ihtiyaç vardı. Nelson Mandela’nın kişiliği ve karakteri sayesinde mücadelemiz bir değerler sistemi etrafında şekillendi.
Çatışma zamanlarında, hatta kazanıyor gibi hissettiğiniz anlarda bile, hayatınız boyunca mücadele ettiğiniz davranışlara benzemek çok kolaydır. Mandela bize şunu hatırlattı: “Bu mücadeleyi neden verdiğimizi unutmayın.”
Eğer düşmanınızın yöntemlerine indirgenirseniz, en başta verdiğiniz mücadelenin anlamı kalmaz. İşte bu tür bir liderlik, davayı fırsatçılıktan uzak tutar ve değer temelli kılar.
-Hukuk, barışın kurulmasında nasıl bir rol oynar? Barış hukuku nedir?
Barış hukuku bir belge ya da tek bir yasa değildir. Herkesin eşit şekilde kendini ifade edebildiği, devletin korumasına ve kaynaklarına eşit erişebildiği bir düzen yaratmaktır. Bu, böyle bir toplumun var olabilmesi için gerekli altyapıyı inşa etmek anlamına gelir.
Yüzyılların baskısını taşıyan bir toplumda bunu yapmak çok zordur. İnsanların intikam alma içgüdüsüyle mücadele edersiniz. Mücadele ettiğiniz uygulamaların, sonunda galip geldiğiniz insanlara uygulanmamasını sağlamak zorundasınız.
-Apartheid sonrası dönemde geçiş adaleti ve anayasa yapım sürecinde hangi zorluklarla karşılaştınız? Nasıl aşabildiniz bu zorlukları?
Karşılaştığımız ilk zorluk bir ulus-devlet yaratmaktı. Apartheid sistemi, etnik kimliği vatandaşlık kimliğinin önüne koyuyordu. Tam vatandaşlık yalnızca beyazlara aitti ve toplum etnik kimlikler üzerinden bölünmüştü. Bizim ilk görevimiz, etnik kimliğin üzerinde bir Güney Afrikalı kimliği oluşturmaktı.
Birincil kimliğimiz Güney Afrikalılık, ikincil kimliğimiz etnik kökenimiz olmalıydı. Son 30 yıla baktığımızda birçok hata yaptık. Mükemmel değildik, hâlâ da değiliz. Bu kuşaklar süren bir süreçtir. Ancak Güney Afrikalı kimliğini yarattığımızı düşünüyorum.
İkinci zorluk, kaynakların eşit dağılımıydı. Irk temelli sistem çoğunluğu dışlamıştı. Açıkça söylemeliyim ki bu konuda hâlâ tam başarıya ulaşmış değiliz. Ekonomik yapıların dönüşmesi çok daha uzun zaman alıyor.
Üçüncü zorluk ise yüzyılların baskısından doğan öfke ve intikam duygusuydu. Bunu kontrol altında tutmamız gerekiyordu. İnsanların hayatını hemen değiştiremedik ama geleceğe yatırım yaptık. Belki ben göremeyecektim, belki çocuklarım da göremeyecekti ama torunlarım görecekti. Yani bu bir gecede olacak bir şey değil. Yüzyıllardır süregelen bir sistem yıkılmaz. Ve yıksanız bile, tutumlar bir gecede değişmez. Zaman alır. Ama ihtiyacınız olan şey, geleceğe yönelik bu yatırıma ortak sahipliktir.
-Barışın geleceğe dair bir şey olduğu vurgusuna çok inanıyorum ben de.
Size bir hikâye anlatayım. Yaşadığım yere yakın bir çiftlikte yaşayan yaşlı bir kadın vardı. Ben çok zengin bir ailede büyümedim. Ama ailem çok yoksul da değildi. Bizim durumumuzdan çok daha kötü koşulları olan insanlar vardı. Bu yaşlı kadının da okuma yazması yoktu ama çok bilgeydi. Ve Parlamento’ya gideceğim zaman onun hayatının değişmeyeceğini biliyordum, küçük bir kulübede yaşıyordu. Ve neredeyse özür diler bir ifadeyle, hayatımın daha iyiye gideceğini belirerek ona parlamentoya gideceğimi söyledim. “Elit bir grubun parçası olacağım.” Dedim. Olukça bilge bir şekilde bana şöyle dedi:
“Git Muhammed. Benim hayatım değişmeyebilir ama çocuklarımın ve torunlarımın hayatı değişecek.” Barış tam olarak budur. Zaman alır.
-Neredeyse orada o kadınla konuştuğunuz ana gittim. Çok teşekkür ederim bu özel anı paylaştığınız için. Şimdi kimlik meselesine dönmek istiyorum. Türkiye’de de bu çok tartışılan ve en zorlu konulardan biri. Birçok kimlik ve inanç grupları var, insanlar farklılıklarıyla bir arada yaşamak istiyor. Ancak hala oldukça tek tipçi bir yaklaşım baskın. Dolayısıyla sizin deneyimlerinizden de yola çıkarak farklılıklarımzla beraber nasıl ortak bir kimlik inşası mümkün olabilir?
Kendi hikayemi anlatmak isterim. Ben Müslümanım. Atalarım Hindistan’dan geliyor ve Güney Afrika nüfusunun yaklaşık yüzde 2–3’ünü oluşturuyoruz. Hepimizin farklı kimlikleri var ama esas mesele ortak bir aidiyette de buluşabilmek. Hepimizin farklı kimlikleri var ancak hepimiz Güney Afrikalıyız. Bağlılığımız Güney Afrika’ya.
Benim için önemli olan dilime ve kültürüme saygı gösterilmesi, ve hatta sadece saygı gösterilmesi değil aynı zamanda korunması. Yani örneğin, baş örtüsü takıp takmamak seni ilgilendiren bir konu. Ancak örtünmek istediğinde ayrımcılığa uğruyorsan, korunmaya ihtiyacın vardır. Anayasa yazmak önemlidir ama onu koruyacak kurumlar yoksa bir rafta tozlanır. Örneğin, Apartheid sonrası dönemde Hindu bir kadın hostes olmak için başvuruda bulundu. Apartheid yıkıldıktan hemen sonra gerçekleşen bir olaydı. Anayasamız vardı ancak kültüre dönüşmesi zaman alır. Sari giyinen Hindu bir kadındı. Sari giyindiği için işinden men edildi. Kültürleri koruyan kurumlarımız, kurumsal yapımız olmasaydı, anayasada yazmasının bir anlamı olmazdı. Fakat bu haksızlığa uğrayan kadın haklarını arayabildi ve davayı kazandı. Dolayısıyla farklı kimliklerimizi koruması için inşa ettiğimiz kurumsal yapılar son derece önemli. Bir toplumu canlı tutan şey de budur. Bunları bizi bölen şeyler olarak görmemeliyiz. Bunlar bize renk veren şelerdir, bir ülkenin dokusunu oluşturan şeylerdir.
-Anayasanın ve kurumların rolü çok kritik diyorsunuz.
Hakları ve değerleri siyasetçilere bırakamazsınız. Ülkenin en üstün yasası anayasadır. Bağımsız bir yargı olmazsa olmaz. Demokrasinin gelişmesi ve vatandaşların korunması için bağımsız bir yargı sistemine sahip olmalısınız. Ve şimdi dönüp arkama baktığımda, 30 yıl oldu şimdi, birçok hata yaptık. Ama bizi defalarca kurtaran bir şey var. Anayasa mahkememiz. Bu mahekem sayesinde ülkemizde iki cumhurbaşkanı görevden alındı. Biri hapse girdi ama iç savaş yaşanmadı. Yani anayasaya saygı vardı. Bir de basının özgür olması da çok önemliydi. Anayasayı yaşatan, onu koruyan kurumlardır. Anayasayı koruyan şeyler anayasada yazmaz. Kurumlar, anayasada yazan değerleri korur. Ve bununlar beraber bağımsız yargı mekanizması..
-Başka çatışmalı bölgelerde de çözüm süreçlerine dahil olduğunuzu biliyorum. Diğer çatışma bölgelerindeki deneyimleriniz nasıldı, çatışmaların farklılıkları ve benzerlikleri nelerdi?
Birçok çatışmada ortak unsurlar vardır. Bunlardan bazıları korkuya bağlanabilir, iktidardaki partiler, çatışma bittiğinde intikam kurbanı olacaklarına ve çatışmayı kaybederlerse ayak direrler. Ayrıca , etnik ve dini gerilimler, statü kaybı da ortak özelliklerden sayılabilir. Özellikle azınlıkların iktidarda olduğu ülkelerde bu korku çok yüksektir. Her çatışmanın kendine özgü koşulları vardır ama evrensel ilkeler geçerlidir.
-Barış süreçlerinde kimsenin dışarıda kalmaması gerektiğine de vurgu yapıyorsunuz. Kimsenin dışlanmadığı bir barış süreci nasıl kurulur?
Anlaşmalar kapalı kapılar ardında hazırlanırsa sürdürülemez. Belgeler kamusal olmalı, şeffaf olmalı. Ve ayrıca Güney Afrika’da hiç değilse 30 yıldır devam eden bir süreç var ve bir 130 yıl daha varlığını sürdürmesini umalım, ve bu süreç sivil toplum ve toplumun kendisi sayesinde ayakta kaldı. Belgeleri hazırlarken, topluma gittik ve sürece dahil ettik herkesi. Dolayısıyla insanlar da belgelere sahip çıktı. Herkesi dahil etitğinizde, herkes de sürecin koruyucusu oluyor. Bu sürecin koruyucusu oluyor. En küçük parti bile sürece dâhil edilmelidir; kapsayıcılık sahiplenmeyi getirir.
-Müzakerelerde zaman zaman problemler çıkabilir. Süreçler tıkanabilir. Tıkandığında ne yapılmalı? Burada devam eden süreç için de toplumda zaman zaman tıkanma ihtimaline ilşikn kaygılar oluşuyor.
Bu çok kritik bir soru. Güney Afrika’da müzakereler sürerken daha fazla insan hayatını kaybetti. Çatışmadan beslenen, barış istemeyenler olacaktır. Müzakereler sırasında içeriden ve dışarıdan büyük baskılar olacaktır. Bu en zor süreç olabilir. Çünkü ülkede yaşayan herkes barışa yatırım yapmamış olabilir. Çatışmadan beslenen insanlar olabilir. Silah tüccarları ya da çatışmadan beslenen türlü insanlar var. Barış süreçleri sebebiyle üstünlük teorilerinin yıkıldığını görecek olan ideolojik insanlar var. Bu gruplar yıkıma sebep olabilirler. Dolayısıyla müzakereci tarafların barış sürecine bağlılık göstermeleri çok önemli. Farklılıklarımız olabilir ancak sürece olan bağlılık devam etmeli. Biz müzakere ederken ANC’nin çok sevilen bir lideri suikasta uğradı. Ülke iç savaşın eşiğine geldi. İşte o an Nelson Mandela televizyona çıktı, henüz devlet başkanı seçilmemişti ve dedi ki:
“Eğer şimdi intikam alırsak, suikastı yapanların istediğini yapmış oluruz.”
Barış zor, sancılı ve tehlikelidir. Ama vazgeçmek çözüm değildir.




