• Ana Sayfa
  • Dosya
  • Chavez dönemi ideolojisi Bolivarcılık ve Venezuela

Chavez dönemi ideolojisi Bolivarcılık ve Venezuela

1821 yılında İspanya’dan, 1830 yılında ise Büyük Kolombiya’dan bağımsızlığına kavuşan Venezuela, ABD Ulusal Güvenlik Belgesi’nde de adı geçen 1823 Monroe Doktrini ile sömürgeciliğe karşı verilen savaştan sonra ABD eksenine girdi. Bolivarcılık ile dışa bağımlılığın karşısında konumlanan Venezuela, tarihsel bir benzerlikle 2002’deki darbe girişimini bertaraf edip ABD etkisinden bağımsızlaşırken Rusya, Çin ve İran etkisi altına girdi.

Chavez dönemi ideolojisi Bolivarcılık ve Venezuela
  • Yayınlanma: 3 Ocak 2026 19:48
  • Güncellenme: 5 Ocak 2026 16:25

Bugün ABD saldırısı altındaki Venezuela 1999’da Hugo Chávez’in iktidara gelişiyle “Bolivarcılık” ideolojisine yönelerek ABD’nin neoliberal politikalarına karşı “21. yüzyıl sosyalizmi” söylemini benimsedi. 

Yerel ve ulusal bir sosyalizm: Bolivarcılık

Bolivarcılık  klasik sosyalizm anlayışından ayrılarak yalnızca emek-sermaye çatışmasına değil, hayata geçirilmeleri noktasında eleştiri ve soru işaretleriyle karşı karşıya kalan yerel dayanışmaya, yerel gelişime ve yerel entegrasyona dayanıyordu. 

Bugün “Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti” adını taşıyan ülke, anayasasını ve tüm devlet aygıtını bu ideoloji üzerine inşa etti.

Chávez, 1999’da yeni bir anayasa yazdırdı ve devleti “Bolivarcı” bir kimlikle yeniden tanımladı.

Adını 1821 yılında İspanya Krallığından bağımsızlığın kazanılmasında önemli rol oynayan lider Simon Bolivar’dan alan bu ideolojik yönelim ile Venezuela, temel olarak dışa bağımlılığın karşısında konumlandı. 

1821 yılında İspanya’dan, 1830 yılında ise Büyük Kolombiya’dan bağımsızlığına kavuşan Venezuela, geçtiğimiz günlerde açıklanan ABD Ulusal Güvenlik Belgesi’nde de adı geçen 1823 Monroe Doktrini ile sömürgeciliğe karşı verilen savaştan sonra ABD eksenine girdi. 

Dönemin ABD Başkanı James Monroe’nin adıyla anılan Monroe Doktrini’ne göre ABD Avrupalı devletlerin kuzey, güney ve orta Amerika’daki sömürgecilik faaliyetlerine izin vermeyecek, bundan böyle ABD de Avrupalı devletlerin işlerine karışmayacak, ancak ABD Güney ve Orta Amerika’ya yönelik kolonyal politikalarını yoğunlaştıracaktı. Venezuela da bu coğrafyada yer alıyor.

Bolivarcılık ile dışa bağımlılığın karşısında konumlanan Venezuela, bir tarihsel benzerlik ile 2002’deki darbe girişimini bertaraf edip ABD etkisinden bağımsızlaşırken Rusya, Çin ve İran etkisi altına girdi. 

Moskova, silah ve askeri teknoloji sağlarken Pekin, ülkeye finansman ve altyapı yatırımları sundu.

Venezuela, İran, Rusya ve Çin bu işbirlikleriyle adeta “yeni soğuk savaşın sol ittifakı” görüntüsü verdi.

Chávez’in 2013’teki ölümünden sonra görevi devralan Nicolás Maduro, ideolojiyi ABD yaptırımları ve ekonomik kriz gölgesinde bir “direniş” hattına çekti.

Chavez’in “Bolivarcı devrim” adını verdiği proje, sadece Venezuela siyasetine değil, kıtanın neredeyse tamamına yön veren bir ideoloji haline geldi.

Alianza Bolivariana para los Pueblos de Nuestra América sözcüklerinin baş harflerinden oluşan ve “Bizim Amerika Halkları için Bolivarcı İttifak” anlamını taşıyan, Küba ile Venezuela arasında kurulan ALBA bu etkinin sonuçlarından biriydi. 

Bu etkide, Simon Bolivar’ın anti-sömürgeci kimliğinin önemli bir payı vardı. “Liberdator” ünvanı ile kahramanlaştırılan Bolivar, kökenleri İberya’ya dayanan fakat Amerika doğumlu olan beyaz elitlerden biri ve kıtada hiyerarşinin en üstünde bulunan bir aileye mensuptu. 

1806’da Avrupa’ya seyahat eden Bolivar, Güney Amerika’ya dönüşünde Kuzey Amerika’yı da görmüştü.

Buradaki  “özgürlük” Bolivar için önemli bir örnek oluşturmuştu. Aydınlanma’nın İngiltere hakimiyeti altındaki bir bölgeye nasıl etki ettiğini gözlemleyen Bolivar, bu devrimci hareketin İspanyol sömürgesine nasıl uygulanabileceğine dair bir fikir sahibi olmuştu. 

Venezuela’da demokrasi deneyimleri ve neoliberalizm

Ülkedeki toplumsal, siyasal ve ekonomik dinamiklerin “petrol” üzerinden şekillendiği Venezuela’da ise 20’nci yüzyılda gerçekleşen darbelere karşı 1958’de Venezuela Sosyal Hristiyan Partisi, Demokratik Cumhuriyet Birliği ve Demokratik Hareket Partisi’nden oluşan ittifak Punto Fijo Paktı’nı imzalayarak ülkede demokrasiyi korumayı hedefledi. 

Ancak ilerleyen süreçte Punto Fijo Paktı Batı’yla yakın ilişkiler yürüten ve ABD yanlısı politika izleyen sağ partilerin etkisi altına girdi. 

Sağ partiler petrol gelirlerini kontrol altında tutarak toplumsal ve siyasal istikrarı sağlasa da, 1970’lerde neoliberalizmin etkisi ülkedeki eşitsizliği  derinleştirmiş, petrol gibi büyük bir zenginliğin üzerinde yaşayan Venezuela halkı gün geçtikçe yoksullaşmıştı. 

1989’daki El Caracazo ayaklanması  IMF ve neoliberal politikalarla “uyumlu” hükümete önemli bir uyarıydı.

Chavez dönemi: Bolivarcılık ve ekonomik sorunlar

Hugo Chavez’in 1982’de kurduğu  Bolivarcı Devrimci Hareket 200 adlı oluşumla 1992’de giriştiği darbe başarısız oldu, ancak bu girişim onun popülaritesini artırdı. 

Chavez, hapisten çıktıktan sonra yarattığı etkiyi devam ettirmek ve Bolivarcı fikirleri ile ülkeyi şekillendirebilmek amacı ile Beşinci Cumhuriyet Partisi’ni kurdu ve Bolivarcı değerlerle yeni bir düzen, yeni bir anayasa inşa edeceğinin ipucunu verdi. 

Nitekim Chavez 1998’deki seçimlerde Punto Fijo Partileri’ne karşı  zaferini ilan etti. 

Chavez’in iktidara gelmesiyle Bolivarcılık yayılmaya başlayınca ABD için Venezuela, aynı zamanda “tehlikeli bir model” haline geldi. 

Çünkü Chávez, yoksulları devlet kaynaklarıyla destekleyen sosyal politikalarıyla hem içerde geniş kitleleri mobilize etti, hem de Brezilya’dan Arjantin’e kadar birçok sol hareketi canlandırdı. 

2000’lerin başında bölgede yükselen ve ABD’nin bölgedeki politikalarıyla zıt bir çizgideki “Pembe Dalga” (Pink Tide), Chávez’in ideolojik liderliğini kabul etmişti. 

Washington’un tepkisi 2002 yılında Venezuela’da Chávez’e karşı gerçekleştirilen darbe girişimi oldu. Ancak bu girişim Chavez’in kendisini bölgede “anti-emperyalizmin” öncüsü ilan etmesine neden oldu. 

Ancak bu durum dışa bağımlı yapıya sahip Venezuela ekonomisi için çözüm değildi. 

Ülkenin sanayi gelişmemiş, tarım ihmal edilmiş, teknoloji yatırımı yapılmamıştı. Evet petrol vardı ama işleyecek rafineriler yeterli değildi, dahası altyapı eksikti. 

Maduro dönemi: Yolsuzluk ve otokrasi eleştirileri

Sosyal yardımlara yönelen ülke ekonomisi, çeşitlilikten yoksundu Bunların yanında ciddi yolsuzluk sorunları vardı.

Chávez döneminde yıllar içinde gerileyen ekonomi, onun ölümünün ardından göreve gelen Maduro döneminde ABD baskısı ve yaptırımların artması ile derinleşen  krizden çıkamadı. 

Maduro’nun, Chavez ile uzun ve yakın ilişkisi, selefinin 1992’deki askeri darbe girişiminin ardından hapse girmesine kadar uzanıyor.

Hiperenflasyon ve kitlesel dış göçlere rağmen Maduro, Chavez’in devletçi ekonomi politikalarını ısrarla uygulamaya devam etti.

Diğer yandan ise Maduro yolsuzluk, kara para aklama iddiaları, şaibeli seçim tartışmaları ve otokratik yönetim eğilimleri ve bu yönetimlerin dünyadaki muadilleriyle kurduğu ilişkiler nedeniyle meşruiyeti sorgulanan bir lider haline geldi.

ABD ve Batı ambargosu sıkılaşıyor

ABD Venezuela Merkez Bankası’nın uluslararası işlemlerini engelledi, devletin borçlanması yasaklandı. 

2019’da ise Washington ve Avrupa ülkeleri Venezuela’nın yurt dışındaki mal varlıklarına el koydu.

Aynı yıl muhalefet lideri Juan Guaidó, kendisini “geçici devlet başkanı” ilan etti. ABD Guaido’yu “yeni başkan” olarak tanıdı. 

Maduro’nun finansal kaynaklarını kısıtlamayı hedefleyen bu stratejik hamleler halkın ve ordunun desteğinin olmaması nedeniyle sonuç getirmedi.

Maduro’yu Venezuela’nın seçilmiş devlet başkanı olarak tanıyan ülkeler arasında Rusya ve Çin’in yanı sıra Türkiye de vardı.

Nicolas Maduro 2024’te yapılan seçimi de kazanarak görevi sürdürdü, ancak muhalefeti bastırmak, kurumları kontrol altında tutmak ve Kurucu Meclis üzerinden Ulusal Meclis’i etkisizleştirmekle eleştirildi.

Venezuela ABD yaptırımlarına karşı ise “çıkarabildiği” petrolü Çin ve Rusya üzerinden satmaya çalıştı, fakat ABD’nin finansal sistem üzerindeki hâkimiyeti ve yaptırımlar bu ticareti büyük ölçüde sınırladı.

ABD Venezuela’daki “Cartel de los Soles” uyuşturucu çetesinin İran bağlantılı şebekelerle işbirliğinde olduğu ve dahası bu büyük çetenin doğrudan Maduro ve İran Devrim Muhafızları Ordusu Kudüs Gücü ile ilişkili olduğunu iddia etti.

Mart 2020’de ABD Adalet Bakanlığı, Nicolas Maduro dahil 14 üst düzey Venezuela yetkilisi hakkında bu çete ile ilgili uyuşturucu kaçakçılığı suçlaması yöneltti.

3 0cak’ta adeta “bir şafak baskınıyla” kaçırılan Maduro’ya yöneltilen ve kendisinin muhtemelen bir ABD mahkemesinde yanıtlayacağı suçlamalar arasında ise bu iddialarla bağlantılı olarak “narko-terör” de var.