“Bir halkın iradesi, silahlardan daha uzun ömürlüdür.”
Bazı direnişler vardır; yalnızca bugüne değil, geleceğe de seslenir. Tarih, bu direnişleri çoğu zaman güç dengeleriyle değil, ahlaki ve siyasal ağırlıklarıyla kayda geçirir. Şeyh Maksud ve Eşrefiye bugün böyle bir yerde duruyor. Burada yaşananlar, yalnızca bir çatışmanın ya da bir kuşatmanın hikâyesi değil; mücadele, direniş ve irade arasındaki kadim ilişkinin yeniden hatırlatılmasıdır. Mücadele ve direniş, halklar için çoğu zaman bir tercih değil, varoluş biçimidir. Umut da tam olarak burada doğar: En zor koşullarda bile geri çekilmeyen iradeden. Şeyh Maksud ve Eşrefiye’de bugün tanık olunan şey, tam olarak budur. Bu iki mahallede süren direniş, anlık bir savunma refleksi değil; uzun yılların biriktirdiği deneyimin, hafızanın ve geleceğe dair iddianın somutlaşmış halidir. Umut, burada soyut bir beklenti değil; direnişin kendisinden beslenen canlı bir güçtür.
Halep’in bu iki mahallesinde sürdürülen mücadele, klasik savaş anlatılarına sığmayacak kadar açıktır. Sivil yaşam alanlarının tanklar, toplar ve ağır silahlarla hedef alınması, uluslararası hukuka göre insanlığa karşı suç kapsamındadır. Ancak meselenin asıl ağırlığı, hukuki tanımlardan çok daha derindedir. Çünkü burada hedef alınan şey, bir halkın yalnızca fiziki varlığı değil; kendisi olarak kalma iradesidir. Bu noktada yaşananların, salt “çatışma” başlığı altında normalleştirilmesi, gerçeği perdelemekten başka bir işe yaramamaktadır. Şeyh Maksud ve Eşrefiye’de olan biten, devletler arası klasik bir savaşın değil; statüsüz bırakılmak istenen bir halkın, kendi varlığına yönelmiş sistematik baskıya karşı verdiği cevabın adıdır.
Şeyh Maksud ve Eşrefiye’de ortaya çıkan direniş, askeri bakımdan açıklanamayacak ölçüde güçlüdür. Ortada açık bir güç dengesizliği olmasına rağmen, bu iki mahallede geri çekilmeyen bir toplumsal kararlılık vardır. Tarih bize defalarca göstermiştir ki, böylesi anlarda belirleyici olan silahların ağırlığı değil, iradenin sürekliliğidir. Kobani’de olduğu gibi, burada da mesele bir hattın tutulması değil; bir halkın tarih sahnesinden silinemeyeceğinin ilanıdır.
Bu direniş, bir mağduriyet diliyle değil; bilinçle örülmektedir. Kürt halkı, bugün yaşananları şaşkınlıkla ya da saf bir beklentiyle karşılamıyor. Ne olup bittiğini, kimlerin hangi politik hesaplarla hareket ettiğini ve hangi sessizliklerin ne anlama geldiğini biliyor. Bu bilgi, direnişi kırılgan bir öfkeye değil; soğukkanlı ve uzun soluklu bir mücadele iradesine dönüştürüyor.
Tam da bu noktada 1 Nisan Mutabakatı’nın altını çizmek gerekir. Bu mutabakat kapsamında SDG’nin Şeyh Maksud ve Eşrefiye’den çekilmesi, güvenliğin Asayiş güçleri ve sivil halkın öz örgütlülüğüne bırakılması; buna karşılık saldırıların durdurulması yönünde taahhütler verilmişti. Bu mutabakatın küresel güçlerin garantörlüğü altında yapıldığı da herkesin malumudur. Ancak bugün gelinen noktada, bu garantörlük iddiasının pratikte ne anlama geldiği acı biçimde görülmektedir.
Garantör konumundaki küresel aktörlerin tepkisizliği, edilgenliği ve hatta zaman zaman HTŞ’yi meşrulaştıran ya da öven açıklamaları, yalnızca siyasi bir çelişki değil; uluslararası düzenin ahlaki iflasını da gözler önüne sermektedir. Söz konusu Kürtler olduğunda hukukun askıya alındığı, siviller hedef alındığında görmezden gelinen bu tablo, seçici bir vicdanın ve çift standartlı bir siyaset anlayışının ürünüdür.
Bu çelişki, Türkiye’nin ve HTŞ’nin Suriye sahasındaki tutumunda daha da belirginleşmektedir. Suriye topraklarında İsrail bayrağının dalgalanmasına, Golan Tepeleri’nin fiilen İsrail haritasına dahil edilmesine sessiz kalınırken; “Suriye’nin toprak bütünlüğü” gerekçesiyle Kürt mahallelerinin hedefe konulması, tarihsel kayda geçecek ölçüde inandırıcılıktan uzak bir tutarsızlıktır. Bu tablo, meselenin gerçekten Suriye’nin egemenliği değil; Kürtlerin siyasal ve toplumsal varlığını bastırmaya dönük bilinçli bir tercih olduğunu göstermektedir.
Tam da bu nedenle Şeyh Maksud ve Eşrefiye, yalnızca Kürtler için değil, Türkiye’de ve bölgede barıştan yana olan herkes için bir turnusol kâğıdıdır. Bugün mevcut iktidarın, HTŞ gibi cihatçı yapılara yaslanarak Kürtlere karşı pozisyon alması, yalnızca Kürt halkına değil; bu toprakların ortak vicdanına da yönelmiş bir tehdittir. Buna karşı en güçlü ve en anlamlı duruşun, Kürtlerin dışında, Türkiye’deki tüm halklardan; vicdan sahibi, demokrat, yurtsever ve devrimci kesimlerden gelmesi tarihsel bir sorumluluktur.
Çünkü Türkiye halklarının ortak tarihi, IŞİD ya da HTŞ gibi çete yapılanmalarıyla değil; Kürtlerle yan yana verilmiş ortak mücadele deneyimleriyle yazılmıştır. Bu toprakların hafızası, halklar arası düşmanlığı değil; zor zamanlarda kurulmuş dayanışmaları taşır. Bugün bu mirası hatırlamak, yalnızca etik bir tercih değil; siyasal bir zorunluluktur.
Şeyh Maksut ve Eşrefiye’deki direniş, bu anlamda yalnızca savunma değil; bir çağrıdır. Türkiye’de demokratik kamuoyuna, aydınlara, sendikalara, kadın hareketlerine, gençlere ve tüm toplumsal muhalefete yönelmiş bir çağrı. Bu çağrı, Kürtleri içeride inkâr, dışarıda düşman parantezine alan; çözümsüzlüğü siyaset haline getirmiş patolojik zihniyetin artık terk edilmesi gerektiğini haykırmaktadır.
Demokratik Toplum ve Barış Süreci denilen şey, sınırın ötesinde savaş politikaları yürütülürken, Kürtler hedef alınırken var olamaz. Barış, yalnızca müzakere başlıklarından ibaret değildir; tutarlılık ve samimiyet ister. Bu nedenle demokratik kamuoyunun görevi, iktidarın bu çelişkili politikalarını teşhir etmekle sınırlı değildir. Asıl görev, bu politikalardan vazgeçilmesini sağlayacak güçlü, kalıcı ve ahlaki bir mücadele hattını örmektir.
Avrupa’daki Kürtler için de Şeyh Maksud ve Eşrefiye, uzakta kalan bir coğrafya değil; süren bir tarihsel anlatının bugünkü sayfasıdır. Diasporanın yükselttiği her ses, bu direnişin yalnız olmadığını gösterdiği kadar, Kürt meselesinin artık yerel sınırları çoktan aşmış bir adalet meselesi olduğunu da hatırlatmaktadır.
Bugün Şeyh Maksud ve Eşrefiye’de olan biten, sonucu ne olursa olsun, şimdiden şunu ortaya koymuştur: Kürt halkı bu yüzyılda edilgen değil; özne olmayı seçmiştir. Her saldırı, her kuşatma, her bastırma girişimi, bu gerçeği daha da görünür kılmaktadır. Tarih, çoğu zaman kazananı hemen ilan etmez; ama kimin haklı olduğunu asla unutmaz.
Şeyh Maksud ve Eşrefiye bugün, tarihin birçok kez tanıklık ettiği o kritik eşikte duruyor. Küçük görünen yerlerin büyük anlamlar ürettiği anlardan birindeyiz. Dün Kobani, daha dün Stalingrad nasıl yalnızca birer şehir değil, bir irade sınavı olarak anıldıysa; bugün de bu iki mahalle, gücün değil direncin belirleyici olduğunu hatırlatıyor. Çünkü bazı direnişler haritalarda değil, halkların hafızasında kazanılır. Ve hafıza, eninde sonunda, haklı olanın adını yazar. Bu yüzden bugün Şeyh Maksut ve Eşrefiye’ye bakan herkes, yalnızca bir direnişi değil; yarının daha adil ve özgür dünyasına açılan inadı da görmektedir.




