Toz ve rüzgâr fırtınasının ortasında kaybolan bellek: Amcam Cemşid Han
Başak Canda 13 Ocak 2026

Toz ve rüzgâr fırtınasının ortasında kaybolan bellek: Amcam Cemşid Han

Bextiyar Eli, çağdaş edebiyatın büyüleyici anlatılarından diyebileceğimiz Rüzgârın Daima Sürüklediği Amcam Cemşid Han romanı ile okuru, bireysel hafızanın Kürt halkının kolektif tarihiyle iç içe geçtiği sarsıcı bir yolculuğa çıkarıyor. Tarihsel dönüşümlerin ve toplumsal kırılmaların birey üzerindeki derin izlerini süren roman; düşle gerçeğin, sınırlarla devletlerin, varoluşla yok oluşun tam ortasına bırakıyor.

Kerkük’ün soğuk ve karanlık bir hapishanesinde, dehşetin, uykusuzluğun, açlığın ve işkencenin her türlüsünün hüküm sürdüğü bir kış gecesinde, gardiyanlardan birinin sorgucuların önüne atmak için bir deri, bir kemik kalmış Cemşid Han’ı avluda biraz bekletmesi ile başlar roman. Ancak bu kasvetli atmosferin ortasında, Cemşid Han’ı yeryüzünün ağırlığından koparıp göğe doğru iten gizemli ve özel bir güç belirir. O güç rüzgârdır ve Cemşid Han’ı bir ömür boyunca sürükleyecektir. Yazarın üslubuna ustalıkla yaydığı büyülü gerçekçilik, Cemşid Han’ın o zindan avlusundan gökyüzüne yükselişiyle daha da somutlaşır. Yeryüzü çıplak ve acımasız gerçekleri temsil eder; gökyüzü, kaçışın, özgürlüğün ve mucizenin sesini.

Baasçıların “Devrim ve Başkomutan” diyerek Irak’ın dört bir yanında komünist müttefiklerinin peşine düşmüş ve zindanlar komünistlerle doldurulmuştu. Öte yandan savaşa tutuştuğu İran’da da molla rejimi aynı şeyi yapıyordu. Önce komünistler ve sonrasında Kürtler yok ediliyordu. Yazar, bu coğrafyanın ödediği ağır bedelleri ve dinmeyen acıları, karakterlerin iç dünyasındaki yalnızlık, kaygı ve vicdan azabı gibi insanî  hesaplaşmalarla harmanlıyor. Bilinç akışından çoklu anlatıcıya, masalsı ögelerden mitolojik göndermelere kadar uzanan zengin anlatım diliyle metni ilmek ilmek işleyen Bextiyar Eli, kurgu ile tarihsel gerçeklik arasındaki o ince dengeyi “uçma” metaforuyla zirveye taşıyor.

“İnsan bu ülkeye yukarıdan baktığında, farkında olmadan ruhunda birkaç resim biriktirir, o zaman ve saatte belirgin bir anlamları yoktur… Ama sonra o resimler insanı, kendisinin bile tahmin etmediği bir şeye götürür.”

Cemşid Han’ın rüzgârla savrulan her yolculuğu da okuru Ortadoğu’nun yakın tarihindeki kritik bir durağa, bir yüzleşmeye ve bir bellek sorgulamasına dahil eder. Bu durum, farklı yönlerde işleyen siyasi güçlere karşı bir eylem gibi görünse de Cemşid’in gökyüzündeki yolculuğu onu her seferinde tarihsel ve ulusal bir paradoksa sürükler.

Totem Yayınları’nın Rêbîn Ozmen’in Soranca aslından yaptığı çevirisiyle sunduğu eser bir kimlik arayışı ve tarihin tozlu sayfalarından bugünün belirsizliklerine uzanan felsefi bir çığlıktır. Bu yanıyla Cemşid Han’ın her uçuşu, aslında sürekli yeni bir ideolojik dalganın peşinden giden ama geçmişini hatırlamakta zorlanan toplumların alegorisidir. Cemşid Han’ın yolculukları, sürekli yeni bir düşünceyi takip eden ancak geçmişi unutmaya mahkûm olan toplumsal bir hafıza kaybına gönderme olarak incelenebilir. Her uçuştan sonraki kayboluş geçmişin silinmesi ve yeni bir yaşamın başlamasıdır.

“Çok yorgun, belleksiz ve hiçbir şeysizdi… Her seferinde yeniden yaratılmaya mahkum bir adamdı”

Cemşid Han, hapse girdiğinde bir komünisttir ve 17 yaşındadır. Aşiretinden o güne değin tek bir komünistin çıkmamasına rağmen Cemşid Hanı’ın komünizmi tercih etme nedeni ilginçtir. Çünkü siyasal bir tercihten ziyade, aşkın coşkuyla yaşandığı, kız ve erkek ilişkilerinin daha az gözetim altında olduğu, daha az haram sayıldığı bir cemiyete duyduğu inançtır onun tercihi. Rüzgârın onu alıp götürdüğü ilk yükselişinin sonlandığı yer, insanların pek uğramadığı bir köydür. Ailesinin yardımıyla, Salar Han ve kuzeni İsmail’in eşliğinde bu küçük yerleşim yerinde hayatını sürdürür. Ancak Cemşid’in ilk uçma deneyimi ve ardından gelen düşüşü, komünist ideallerinden hızla vazgeçmesine neden olur. Anlatı, bu bağlamda siyasi doktrinlerin ve kültürel hegemonyanın değişkenliğini gözler önüne serer. Yine de kurgu, Cemşid’in rejimin tüm yasaklarına ve düzenine karşı ‘uçma’ metaforundaki ısrarıyla ilerler. Onu korumak için beline bağlanan ip, mecazi bir ‘gerçeklik’, uçma arzusu ise ‘erkek egosu’ olarak okunabilir.

1980’de İran-Irak Savaşı başladığında, Baasçılar onu tekrar savaş alanına götürürler. Cemşid’e askerlik değil, casusluk görevi verilmiştir. Havadan İran ordusunun mevzilerini ve hareket alanlarını telsizle aşağı bildirmektedir ve o bilgilerle bir süre hakimiyet Baasçıların olacaktır. Aşiret, Cemşid Han’ın rüzgârdan korumak için iki yeğeni Salar ve İsmail’i de onun yanına vermiştir ve beline bağladıkları ipleri tutarak onun havadaki hareketlerini sağlarlar. Doğal olarak bu iki yeni yetme de onunla askere alınır. Savaşın ortasında bu üç karakter; Darwin’in evrim teorisi, felsefe ve dil üzerine tartışmayı da ihmal etmezler. Daha sonra Cemşid vurularak İran topraklarına düşer ve kısa süre sonra İran ordusu tarafından kendisine aynı görev verilir. İki karşıt siyasi sistem arasındaki bu geçiş, siyasi hegemonyanın ölümlere rağmen mutlak bir itaat beklediğini gösterir. Bu durum, keskin sınırlarla bölünmüş bölgeler arasında gökyüzünün ‘biz’ ve ‘onlar’ ikiliğini nasıl sildiğine dair çarpıcı bir örnektir.

1988’de savaş sona erdiğinde Cemşid, bambaşka bir adama dönüşmüştür; günlük yazmayı, evrim teorisini ve komünist kimliğini çoktan unutmuştur. Ardından aşk ve evlilik, Cemşid için başka bir esaret biçimine dönüşür. Hayran olduğu ve evlendiği kadının ihaneti, onun refahını kaybetmesine ve nihayetinde rüzgârın etkisiyle ondan ayrılmasına yol açar. Bir kez daha aşk ve evlilik kavramındaki paradoks anlatıya dahil olur.

Cemşid bir kez daha kaybolur ve rüzgâr onu bu kez kuzeydeki en uzak dağlara savurur ve PKK gerillalarının olduğu bir kampın yakınına düşürür. Burada Kürt kimliği öne çıkar ve Kürtlerin milli marşı “Ey reqîb”i bile ezberler. Bir yıldan fazla bu bölgede kalarak bu kez onlar için çalışır. Cemşid’in yaşamı rüzgâr ve düşmelere bağlı bir geçişkenlik halindedir. Her düşüş onu başka biri yapar. Buradaki düşüş de ona kimliğini unutturur. Öyle ki rüzgâr ve dünyevi ideolojiler arasındaki bu gidiş gelişler, Cemşid’in dindar bir duruş benimsemesiyle yeni bir evreye geçer. Artık her uçuş Tanrıyla buluşmak içindir. Alegorik olarak göç, rüzgârda uçmaya benzeyen bir kaçış yolu olarak karşımıza çıkar:

“Ona göre, o yolda insanlar arasında hiçbir fark kalmıyordu. Zengin ve fakir, kimlik ve ulus, cinsiyet ve din hepsi önemini yitiriyordu. Geriye kalan tek şey, hepsi birlikte bilinmeyene kaçan bir grup talihsiz insanın arasındaki ilişkiydi.”

Bu noktada Cemşid, inşa edilmiş tüm ulusal, siyasi ve dini ideolojilerin, yani hayali toplulukların dışındaki sınırda yaşayan kişidir. Onun yokluğunda Salar ise dijital çağın getirdiği yeni bir gözetleme sisteminin parçası olur. Romanın sonunda Cemşid’in açık artırmalarda satılan bir nesneye dönüşmesi, siyasi ideolojilerin bireyin gerçek benliğini nasıl sildiğini gösteren trajik bir doruk noktasıdır. Ya da şöyle okumak mümkün. Her düşüşten sonra ideolojik ve siyasi unutuş onu hayatın en kolay tarafına atmıştır. Yozlaşmak ve o yozluğun sunduğu âlemlerde kaybolmak. İnsan unuttuğu zaman her şeyiyle kaybolur. Yaşam bir boşluğa döner ve o boşluk içinde savrulur. Roman bir yandan da okura bunu aktarır.

Cemşid Han’ın mücadele ve direnişle başlayan yaşamı onu âdeta kâğıt adama çevirir. Anlatımın en önemli tarafı belki de burasıdır. Kâğıt adam aynı zamanda yukarıdan aşağıya baktığında oradaki cehenneme de tanıklık eder. Hiçbir kalıbı olmayan gökyüzü ile tüm kuralların katı biçimde belirlendiği yeryüzü arasındaki ince çizgilerde gezen bir kahraman vardır. Bextiyar Eli’nin kahramanı hem tanık hem de sanıktır. Ayn zamanda da bir gezgin. Roman bir gezginin maceraları olarak iz bıraktığı gibi, bir halkın belleğinin ve yaşadıkları toprakların rüzgârın alıp götürdüğü sıradışı kahramanından çok, o kahramanı tutan iplerin toprakla olan bağı üzerinden okunmalıdır. İnsanların acımasız ve kötülüklerinin yanında, sevginin ve iyiliğin olduğu, saygının ve adaletin bulunduğu yerlere doğru rüzgârın yönünü çevirip Cemşid Han’ı eski hâline getirmesi her zaman mümkündür.

*Rüzgârın Daima Sürüklediği Amcam Cemşid Han, Bextiyar Eli, Soranca Aslından Çeviren: Rêbîn Ozmen, Totem Yayınları, Kasım 2025

 

 

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.