Halep’in Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerinde yaşanan çatışmalarda İç Güvenlik Güçleri üyesi bir kadının öldükten sonra bedeninin yüksekten atılması sosyal medyada büyük tepki topladı, ardından görselin yapay zeka ile melek-şeytan görseline dönüştürülmesi beraberinde yeni bir tartışmayı getirdi. Travmatik olayları sembolleştirmek, acıyı görünür mü kılıyor yoksa onu tüketilebilir hale getirerek olayı mı örtüyor?
İlke TV’ye konuşan Psikanalist Şahap Eraslan, travmayı sembolleştirme çabasını yüzleşmekten kaçınma göstergesi olarak tanımlarken yas tutamayan (bunu yas acemiliği olarak da tanımlıyor), fail kültürüyle hesaplaşamayan toplumu her yeni travmayı estetikleştirerek, dijitalleştirerek, performansa dönüştürerek tüketildiğini belirtti.
‘Biz travma geçirmiyoruz, travmanın tanıklarıyız sadece’
Kadının ‘melek’ figürü ile konumlanmasını eleştiren Eraslan, “Kadın melek oluyor, uçuyor, cennete gidiyor. Cennete giden birine travma geçirdi, travma oldu diyemeyiz. O zulmü görmezden gelerek, zulüm yokmuş gibi hale dönüştürüyoruz. Bu travmanın inkarı demek” diyerek çok sınırlı bir grubun bunu travmatik yaşadığını da ekledi:
“Savunma mekanizmalarıyla mentalleştirerek, kognitif (bilişsel) bir düzeyde, duygusal yaklaşmadan sosyal medyada biraz öfkeleniyorlar. Biz travma falan geçirmiyoruz. Biz travmanın tanıklarıyız sadece. Duygusal mesafe koyarak tanıklarıyız.”
‘Çaresizlik travmatik bir etki yaratıyor’
Neden semboller üretildiğine ise Eraslan şöyle cevap verdi:
“İnsanlar dünyada bir etkinlikleri olsun istiyorlar. Ancak günümüzde böyle bir imkan yok. Filistin’e biz bir sene yürüyüş yaptık. Yürüdük sadece. Hiçbir etkimiz yok. İnsanın hiçbir etkisinin olmaması, çaresiz kalması travmatik bir etki yapar. Bu travmatik etkiden kaçabilmek için de insanlar semboller üreterek, seslerini duyurmanın yollarını arayarak, yer yer de bunu melekleştirerek, insandışılaştırarak bu çaresizlikle baş etmeye çalışıyorlar.”
Etkinin olmayışını Türkiye ve Batı karşılaştırması yaparak özetleyen Eraslan, “Türkiye’de yürüyüş yaptırmıyorlar, sesini kimse duymasın diye. Bazı ülkelerde de yürüyüş hakkınız var ama bağırmanızın anlamı olmuyor. Sonuç itibariyle etkimiz aynıydı yani, sıfırdı. Biz artık ne yaparsak yapalım, dünyadaki hiçbir şeyi etkileyemiyoruz” dedi.
‘Mağdurla özdeşleşmek, tahammül edilemez duygular yaratır’
Eraslan, görselin ardından gelen tartışmanın odağındaki kaymanın altını çizerek “Biz neyi konuşuyoruz? Travmayı mı konuşuyoruz? Görüntüyü konuşuyoruz. Farkında mısınız? Biz travmayı konuşmuyoruz. ‘Bu görsel iyi miydi kötü müydü?’yü konuşuyoruz.
Travmayı anlayabilmek için o kadının duygularıyla, yaşadıklarıyla duygusal bir duygudaşlık kurmamız lazım. Kendimizi onun yerine koymamız lazım. Mağdurla özdeşleşmek, tahammül edilemez duygular yaratır bizde” diyerek ikincil travmanın etkilerini aktardı:
“Yani biz o tür görüntülerden ötürü kendimiz travma geçirir ve kendimiz artık felçli bir hale geliriz. Biz o duygularla bize çok ağır geldiği için kaytarıyoruz. Biraz da savunma mekanizmalarımızı ortaya koyarak, aramıza biraz mesafe koymaya çalışıyoruz”
*’Eğer biz travmayı sembolleştirmeye çalışıyorsak, aslında anlatmanın, dile getirmenin bir yolunu da arıyoruz. Çünkü o kadına yapılanı neyle açıklayabiliriz ki? Niye? Neden?’
Travmanın en temel özelliğine işaret eden Eraslan, “Travma anlatılamayandır. Travma konuşulamayan, suskunluktur. İşkence geçirenlerin hiçbiri sokaklara dökülüp yürüyüş yapmadılar. Travma sembolleştirilemeyen, dile getirilemeyen, anlatılamayandır. Neden? Çünkü mantığın bittiği, insan olmanın sınırından geçildiği yerdir travma. Bir insan geliyor, bir insana işkence yapıyor. Hiçbir anlamı yok. Yani bir kârı yok, onun malına el koymuyor. Sırf ona elektrik veriyor, jopla dövüyor. Bunun hiçbir mantığı ve açıklaması yok. Mantığın bittiği, mantığın ötesindeki olan bir şeyi nasıl anlatacak?” diyerek sembolleştirme çabasını aynı zamanda ‘acıyı dili getirme yolu’ olarak tekrar tanımladı:
“Eğer biz travmayı sembolleştirmeye çalışıyorsak, aslında anlatmanın, dile getirmenin bir yolunu da arıyoruz. Çünkü o kadına yapılanı neyle açıklayabiliriz ki? Niye? Neden?”
‘Nürnberg mahkemelerinde şunu öğrendik; Zulmü görüp susanların tümü suça dahildir, faildir. Bugün kim susuyorsa, kim görmezden geliyorsa, onların hepsi bu katillerin suç ortağıdır.’
Eraslan, Türkiye ve Orta Doğu’daki travmaların döngüselliğine de dikkat çekti:
“Birçok ülkede fail kültürü oluştu. Her kuşak kendine bir mağdur bularak mutlaka bir kuşak travma geçiriyor. Failler ve fail kültürüne ait olanların tümü, o gruptakilerin hiçbiri acı çekmiyor. Ve ‘oh olsun’ diyorlar. Nürnberg mahkemelerinde şunu öğrendik; Zulmü görüp susanların tümü suça dahildir, faildir. Bugün kim susuyorsa, kim görmezden geliyorsa, onların hepsi bu katillerin suç ortağıdır.”
Travmaların da seçici olarak yaşandığını belirten Eraslan bu seçiciliğin evrensel normları da kaybettiğini vurguladı.
“Bu tür travmatik olayların arka arkaya gelmesiyle beraber biz travmalarda da seçici olduk. Yani bize yakın travmalar var, onlara hassas davranıyoruz. Ukrayna bizi fazla ilgilendirmiyor. İnsanlar kendi politik duruşlarına göre, kendi aidiyetlerine göre, kendilerine yakın olanların travmalarına yakın duruyorlar. Bu insanlığın ortak değerleri dediğimiz değerlerin kaybı ile sonuçlanıyor”
Temel sorunun yüzleşmemek olduğunu belirten Eraslan, “Biz travmalarla yaşadığımız travmaların hiçbiriyle yüzleşmedik. Yüzleşme niyetinde de değiliz. Benim Dersim’i anlamamla Sabiha Gökçen’in akrabalarının hatırlaması aynı değil. Onlar başka türlü hatırlıyorlar, bir kahramanlık hikayesi olarak. Ben bir mağduriyet hikayesi olarak anlıyorum. Böyle olduğu zaman yüzleşmek de mümkün değil.”
‘Yas artık bir performansa dönüşmüş durumda’
Yaşamsal faaliyetlerin dijitalleştiği dünyada yas da dijitalleşti. Eraslan bunu ‘performans’ olarak nitelendirdi:
“Dijital dünya performans üzerinden gidiyor. Ben de burada iyi bir performans göstermeye çalışıyorum. Akıllı şeyler söylemeye çalışıyorum. Hepimizin derdi bu. Ben de o filmin içindeyim. Yas performansları var. Yas bir şeyi yitirmiş olmanın, bir şeyin eksikliğini hissetmenin ve onu hayatımıza yeniden katmanın sürecidir.
Normal bir insanın hayatını sürdürebilmesi için 150 tanıdığa ihtiyaç var. 150 kişinin içerisinde yaşayarak birkaç kişinin yasını tutabilecek duygusal kapasitemiz var. Ben sosyal medyada her gün üzülüyorum. Ben üzülüyormuş gibi yapıyorum. Üzülmüyorum, mesafe koyuyorum. Yas tutulmuyor. Yas sahneleniyor. Eğer biz bu kadar insanın yasını tutsak yerimizden kalkamayız.”
‘Biz yas tutma süreçlerini bile yaşayamıyoruz’
“Travma geçirmiş toplumlarda failler zaten yas sürecine sürekli müdahale ederler” diyen Eraslan, son günlerde tepki toplayan AK Partili Leyla Şahin Usta’nın “Suriye’de Müslümanlar ölürken sesiniz çıkmıyordu, Aleviler ölünce ortalığı ayağa kaldırıyorsunuz” sözlerini hatırlatarak şu ifadeleri kullandı:
“Diyelim ben yas tutuyorum ve o milletvekili kadını dinlediğim zaman artık yas sürecinden kopuyorum ben. Ben o kadına öfkelenmeye başlıyorum. Biz yas süreçlerini yas tutma süreçlerini bile yaşayamıyoruz.
Tüm kültürlerin ortak özelliğidir, insani özelliğidir. Yas sürecinde yas tutanları biraz kendi haline bırakırlar. Yas tutma sürecinize biraz mesafeli durur ve sizin yas tutma sürecinizi engellememeye çalışırlar.
Bizim kime yas tutacağımızı da devlet söylüyor. Biri ölüyor, ondan sonra yas ilan ediyorlar. ‘Buna üzüleceksiniz’ diyorlar. ‘Buna bu kadar üzüleceksiniz’ diyorlar.”
‘Biz faşizmden korunmak istiyorsak, insan olma çabası içerisinde girmek istiyorsak mutlaka yas tutmalıyız ve kayıplarımızın yasını tutmalıyız. Ve öldürdüklerimizin, düşman dediklerimizin de yasını tutmalıyız. Yas tutamayan toplumlar sürekli ve sürekli soykırımları, katliamları tekrar ederler.’
Eraslan’ın anlattıkları toplumların yas tutma süreçlerinin bile dış etkenlerden kaynaklı tutamadığı bir çerçeveyi gözler önüne sererken Eraslan bu çıkmazı şöyle özetledi:
“Faillerle mağdurlar arasındaki asimetrik güç ilişkisi devam ediyor. Onlar istedikleri zaman istediklerini öldürebiliyor, güçleri var, çoğunluklar, silahları var. Biz sadece vicdanlarına söz ediyoruz. Ama bu insanlardaki vicdan iç dünyada olan bir şey değil. Dışarıda bir yere, bir çekmeceye konulmuş bir şey.”
“Diyorsunuz ki ‘bunu niye yapıyorsunuz?’ ‘Kur’an’da yazıyor’ diyor, ‘bunlar ülkemize saldıracak’ diyor. İnsanlar vicdanlarını çıkarmışlar kitaba, bir ideolojinin içine koymuşlar. Onun için artık onların ne yas umurlarında ne empati umurlarında.”
Eraslan, psikanalizin İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki en önemli vurgusunu hatırlatarak sözlerini tamamladı:
“Biz faşizmden korunmak istiyorsak, insan olma çabası içerisinde girmek istiyorsak mutlaka yas tutmalıyız ve kayıplarımızın yasını tutmalıyız. Ve öldürdüklerimizin, düşman dediklerimizin de yasını tutmalıyız. Yas tutamayan toplumlar sürekli ve sürekli soykırımları, katliamları tekrar ederler.”




