Çok kültürlü yaşamın jeopolitiği neyi dayatıyor

Cerablus, Afrin, Menbic, Tel Rifat ve son Halep operasyonu gösteriyor ki, bölgenin başat aktörü Türkiye, ABD’nin de onayı ile Fırat’ın batısında Kürtlerin ana aktör olduğu bir siyasi mimari istemiyor. Bu, kısaca, Kürtlerin Akdeniz’e erişiminin an itibarıyla Türkiye’nin kırmızı çizgisi olduğu anlamına geliyor.

Baas Suriyesi’nin bile yapmaya cesaret edemediği, Fırat’ın Batısını Kürtsüzleştirme prosesi, Türkiye, Colani’nin Suriye Arap Cumhuriyeti ve Suriye Arap orduları tarafından icra ediliyor. Her ne kadar Trump’ın 1. döneminde Türkiye’nin kontrolü altına giren Serê Kanîyê ve Girê Spî arasındaki bölge, Fırat’ın doğusunda yer alıyorsa da, şu anki tabloda anlaşılan, Kürtler’in belirleyici olduğu bölge, Fırat’ın Doğusu olarak dizayn edilecek. Buna rağmen Türkiye’nin, Fırat’ın Doğusu’nda bulunan bu bölgelereden çekilmesi, yakın ve uzak bir erimde çok da gerçekçi bir tahmin gibi durmuyor.

Ekim 2024’te Bahçeli tarafından ilan edilen son barış süreci, Baas sonrası Suriye’sinde Kürtlerin Türkiye’yi rahatsız(!) etmeyecek sınırlara çekilmesini sağlamak için öngörülmüştü. Ama, Baas’ın düşmesinden sonra, meşruiyet açlığı çeken İslamcı görünüşlü Arabist Colani Suriyesi’nin İsrail ve Türkiye’ye sunduğu imkanların baştan çıkarıcılığı, sürecin rafa kaldırılmasına sebep oldu.

Baas’ın düşmesini müteakip, İsrail, Colani’nin gözleri önünde, tüm Suriye’nin askeri kapasitesini imha edip 1973’te yarım kalan Golan işgalini tamamladı. Ordularını Şam’ın dış mahallelerinden görünecek kadar Suriye içlerine sürdü. Suveyda’da katliam işleyen Suriye Arap ordularını vurup kendi Kuzeyi’nde bulunan Dürzi bölgesinde mutlak koruma ilan etti. Böylece bu bölgeleri fiili tampon bölgeye dönüştürdü. Türkiye’nin askeri üs kurmayı planladığı havaalanlarını imha ederek Türkiye’nin orta ve Güney Suriye’ye yaklaşmasına engel oldu. Bu süreçte İsrail, Azarbaycan üzerinden Colani ile diplomatik temaslarını sürdürdü.

En nihayetinde de, 2025 yılı sonunda, Şam’da gerçekleştirilen ve 10 Mart anlaşmasının müzakere edildiği, sonuçsuz HTŞ-SDG görüşmelerini müteakip, Ocak ayı başında, HTŞ hükumeti ile İsrail, ABD’nin gözetiminde Paris’te kapsamlı bir anlaşma imzaladı. Bu anlaşmanın hemen akabinde, Türkiye’nin tam desteği ile HTŞ’nin Halep saldırısı başladı. Halep saldırısı sonrasında SDG’ye bağlı asayiş güçleri Fırat’ın doğusuna çekilmek zorunda kaldı ve 140 bin Kürt Halep’ten ayrıldı.

HTŞ’nin Halep zaferi(!), Suriye kurulduğundan bu yana İsrail’le doğrudan temas kuran, onu tanıyan ve istihbarat paylaşımı gibi son derece kritik anlaşmalar imzalayan, Suriye’nin Güneyi’nden fiilen vaz geçen ilk ve tek hükumet olan Colani hükümetine verilen bir ödüldü. Bu ödül ile, Ortadoğu’daki en büyük önceliği İsrail’in güvenliği olan ABD, Colani’ye ihtiyaç duyduğu meşruiyeti de bahşetmişti.

Yeri gelmişken, Halep’te yaşadıkları hayal kırıklığıyla nedeniyle bazı milliyetçi Kürt çevrelerin, Suriyeli Dürzilerin İsrail’den elde ettiği koruma zırhına bakıp, Kürtler’in de İsrail’le benzer ilişkiler kurması gerektiğini savunan politikalarını gerçekçi analize tabi tutmak gerekiyor.

ABD ve Batı Dünyası’nın önceliği ne Kürtler ne de Suriye’nin toprak bütünlüğü diye bıktırıcı ezberi tekrar edip duran Türkiye’dir; onlar İsrail’in güvenliğini her türlü değerin ve kurumun önüne koyarlar. O yüzden, Güney Suriye’nin İsrail için tampon bölge olmasını, Colani gibi bir oportüniste rahat kabul ettirdiler. Türkiye’nin bu fiili duruma sessiz kalması da, anlaşılıyor ki, Kuzeybatı Suriye’ye dönük bir beklentisi nedeniyledir. Görülüyor ki, NATO üyesi Türkiye’ye, denize açılımı olmayacak şekilde demografisi ile oynanmış Kuzeybatı Suriye vaad edilmiş. Kuzeydoğu Suriye, Girê Spî ve Serê Kanîyê hariç, şimdilik, demografik gereklilik nedeniyle Kürtler için düşünülmüş. Orta Suriye ise İsrail ve Türkiye’nin çekişme alanı olmaktan çıkarılarak Sünni Araplar için düşünülmüş. Aleviler ise, İsrail’le savaşın tüm sorumluluğu üzerlerine yıkılarak şimdilik terbiye(!) edilmeye bırakılmış görünüyor.

Özetle, İsrail’le hiç bir sınırdaşlığı olmayan, dolayısıyla ne lojistik ne de coğrafi temas imkanı olan Kürtler ile NATO üyesi Türkiye terazinin iki kefesine konduğunda, Batı nazarında ağır basan kefe, her zaman Türkiye’nin olduğu kefedir. Kürtler ne yaparlarsa yapsın bu tercihi değiştiremezler.

İsrail’le Türkiye’nin terazinin iki kefesine çıkmaları halinde ise, Batı, gönlü İsrail’den ama aklı ikisinin çatışmasızlığından yana olarak, ikisini uzlaştırıp arabuluculuk yapar.

Madem coğrafya kaderdir, o halde tüm bu verili gerçeklik karşısında Kürtler için en uygulanabilir strateji ne olmalıdır? Kendisiyle ne bir karasal temasın ne de duygusal ve medeni bağın olduğu, Batı dünyasının kolonizatörü olarak bölgeye enjekte edilmiş ve kurulduğu günden bu yana savaş suçu işleyen apartheid bir rejimin, hele Suriye sahasında kendisiyle rekabet eden Türkiye açıktan karşı ise, Kürtlere sağlayacağı hiç bir şey yoktur.

Bu durumda, uygulanabilir ve gerçekçi seçenek, en büyük Kürt nüfusun yaşadığı Türkiye’deki demokrat kesimlerle sahici bir ittifak kurarak Türkiye siyasetini dönüştürmekten geçer. Barış sürecinde Öcalan’ın da baştan beri vurguladığı budur. Kürt fobisinin yersizliği üzerinden ikna edilecek Türkiye kamuoyu, 1. Dünya savaşı sonrası ihmal edilmiş, tüm meşru talepleri bölünme fobisiyle bastırılmış Kürt kardeşlerinin haklarının verilmesinin, İsrail’i değil, eşit yurttaşlar ülkesine dönmüş Türkiye’yi büyüteceği anlatılmalıdır. Bu bağlamda, Türkiye’nin, Doğu Fırat’ta Arap aşiretlerini kışkırtarak çoğulcu Suriye örnekliğini başarmış olan SDG’yi çökertmeye çalışmasının, İran’da yaşanan süreç de dikkate alındığında, bölgeyi büyük bir kaosa çevireceği göz önünde bulundurulmalıdır. Gelinen noktada, Ortadoğu’nun nasıl şekilleneceği ve o şeklin sonucu oluşacak tüm iyi ve kötü hallerin sorumluluğu büyük ölçüde Türkiye’nindir. Bu süreci, ganimet kapma yarışıyla Kürt karşıtı nizamın tesisine çevirmek de, bölgenin tüm çeşitliliğiyle birlikte büyüme atılımına dönüştürmek de Türkiye yöneticilerinin omuzlarındadır.

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.