Yana yana öğrenenlerin masa hakkı

Amûdê’de anlatılır.
13 Kasım 1960 günü, kasabanın çocukları okuldan alınır.
“Cezayir’le dayanışma” denir.
Mısır’da çekilen Cerîmet Muntasaf al-Leyl (Gece Yarısı Ceremesi) filmini seyredeceklerdir.
Kasabanın tek sinemasıdır Şehrazad.
Küçük bir salon.
İki yüz kişilik yere beş yüze yakın çocuk oturtulur.
Filmin ortasında perde tutuşur.
Önce ince bir alev, sonra hızla büyüyen bir yangın.
Ateş perdeden salona sıçrar.
Duman ağır ağır değil, bir anda dolar içeri.
Çocuklar ayağa fırlar.
Kapılara yönelirler.
Ama kapılar açılmaz.
İçeriden çığlıklar yükselir.
Dışarıdakiler koşar.
Kapılara vururlar, bağırırlar, kırmaya çalışırlar.
Açılmaz.
Rivayet o ki kapılar askerler tarafından dışarıdan kilitlenmiştir.
Yangının söndürülmesi engellenir.
Ateş içeride, kilit dışarıdadır.
O sırada oradadır,
Muhammed Said Axayê Deqorî.
Yangın büyürken sinemaya girer.
Birkaç çocuğu çıkarır.
Sonra durmaz.
Tekrar döner içeri.
Dumanın ve ateşin içine yürüdüğünü görenler olur.
Bir kez daha girer.
Bir daha çıkamaz.
Kimileri tavan çöktü der.
Kimileri dumandan boğulduğunu.
Nasıl öldüğü bilinmez.
Ama Amûdê’de şu hiç unutulmaz:
“Çocuklar içerideyken, o dışarıda kalmadı.”
Kapılar kapalı olduğu için,
yaşları sekiz ile on dört arasında değişen
283 çocuk yaşamını yitirir.
Resmi bir soruşturma yapılmaz.
Sorumlular açıklanmaz.
Olanlar uzun süre konuşulmaz.
Ama Amûdê unutmaz.
Bugün hala
Muhammed Said Axayê Deqorî’nin adı
çocukları kurtarmaya ateşin içine giren adamdır.

Amûdê’de ölen çocuklar kimdi?

Kürtlerin çocukları.

Bugün Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi ya diğer bilinen adıyla Rojava sınırları içinde Kamışlı ‘nın 30 km batısında bir kasaba Amûdê.

Tıpkı Halep’in Eşrefiye ve Seyh Maksud mahalleleri gibi Suriye’de.

Diyarbekirlilerin sevdigim bir sözü var. Dilin sokağa kaçmış hali diyebileceğimiz argoyu bir türlü ağzına oturtamayan biriyim. Sanki başka bir dilde söyleyince eğreti durmayacagını sandığımdan arada kullanıyorum.

“Prêze yapma.”

Ben de lafı uzatmadan, süslemeden püslemeden konuya gireyim.

SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi ile Şam’a oturtulunca adını Ahmet Şara yapan HTŞ lideri Colani dün bir ateşkes anlaşması imzaladı.

Bu anlaşmanın 14 maddesi ekranlarımıza düştü. Bu yazıyı yazarken henüz taraflar bir araya gelip resmi bir açıklama yapmamıştı.

Bunu çok konuşacağız ama ben size başka bir Amûdê hikayesi anlatmak istiyorum.

Bu da gerçek.

SDG’yi tane tane anlatmak istiyorum, müsaade edin.

SDG, IŞİD’e Karşı Uluslarası Koalisyonun sahadaki temel askeri gücü olarak kuruldu.

Çünkü;

IŞİD (Irak ve Şam İslam Devleti), El Kaide çizgisinden kopan cihatçı bir yapı olarak ortaya çıktı. 2013-2014 yıllarında Irak ve Suriye’de büyük topraklar ele geçiren örgüt, Musul’un düşmesiyle birlikte ‘hilafet’ ilan etti.

Toplu infazlar, etnik ve mezhepsel soykırım, kadınlara yönelik sistematik şiddet ve Avrupa’dan ABD’ye uzanan saldırılar, IŞİD’i küresel bir güvenlik tehdidi haline getirdi.

Bu tablo üzerine Eylül 2014’te ABD öncülüğünde “IŞİD’e Karşı Uluslararası Koalisyon” kuruldu. Amaç, terör örgütü IŞİD’i askeri olarak zayıflatmak, finansal kaynaklarını kesmek ve yeniden ortaya çıkmasını engellemekti.

Suriye’de bu koalisyonun sahadaki ana ortağı Suriye Demokratik Güçleri (SDG) oldu.

IŞİD’in kontrolündeki Rakka, Deyrizor ve son olarak Bağuz’un düşmesi SDG -Koalisyon iş birliğiyle gerçekleşti.

SDG yalnızca IŞİD’i yenmedi. Aynı zamanda IŞİD’in elindeki topraklardaki sivillerin hayatlarını kurtardı.

Tıpkı Muhammed Said Axayê Deqorî gibi.
Ama bu sefer binlerce evladını feda etti.

SDG’nin Deyrizor, Tabka ve Rakka’daki varlığının nedeni buydu.

Kürt silahlı unsurlarının kendi şehirleri dışında bulunmasının nedeni ne cihatçı çetelerinki gibi fetih arzusuydu ne de ilhak.

IŞİD’den kurtarılan bu şehirlerdeki sivillerin hayatı ve güvenliği gibi vicdani ve ahlaki bir sorumlulukla, Koalisyonla birlikte SDG buralarda kaldı.

O sırada iç savaş devam ediyordu.

Kürtler bu yapının omurgasını oluşturdu ama Arap, Süryani, Türkmen, Alevi, Dürzi ve diğer halklar da SDG çatısı altında birleşti.

Çünkü cihatçı çetelere karşı güvenilir tek yapı SDG’ydi ki hala aksi söylenemez.

On binlerce IŞİD çetecisini ve ailesini kontrol altına aldı SDG.
Hapishaneler ve kamplar kurarak uluslararası toplum adına güvenlik yükünü üstlendi.

Bütün bunları yaparken, Kuzey ve Doğu Suriye’de yani Rojava’daki halklar ve inançlar için çoğulcu, demokratik, kadınlara eşit ve özgür bir toplumsal hayatın kapısını açan bir yönetim modeli inşa etti.

Suriye’de bir iç savaş vardı, cihatçı terör örgütleri kendileri gibi olmayan tüm kimliklere, inançlara vahşice saldırıyordu. Ezidi kadınlara, çocuklara yapılanları yüreğiniz kaldırabilirse hatırlayın.

Bu koşullarda ortaya çıkan ve dünyanın dehşetle izlediği IŞİD’e karşı mücadele eden SDG, ortada bildiğimiz anlamda bir devlet yokken bir devletin siviller için yapması gereken en ağır sorumlulukları üstlendi.

Ve bunu yaparken siyasi bir güvenceye de sahip değildi.

Ez cümle;

SDG IŞİD’e Karşı Uluslarası Koalisyonun Suriye’de ana ortağı bir askeri yapı.
Temel omurgasını Kürtlerin askeri birlikleri (YPG/YPJ) oluştursa da sadece bunlardan ibaret değil.

CENTCOM’un sahadaki biricik partnerine terörist derseniz ve silahlarını bırakmasını isterseniz sanırım bunu önce Uluslararası Koalisyonla ve onun komuta merkezi CENTCOM’la konuşmalı, bunu onlardan talep etmelisiniz.

Hatta neden ana ortak olarak bugüne kadar Şam geçici yönetimine bağlı HTŞ güçlerini tercih etmediğini de sorabilirsiniz.

Burada Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nin son uyarısını hatırlatmak isterim.

Şam’a bağlı silahlı grupların SDG mevzilerine saldırıları, IŞİD tutuklularının bulunduğu hapishaneleri de tehlikeye attı.

Bu hapishaneler sadece Suriye’nin meselesi de değil.

Burada tutulanlar, dünyanın dört bir yanından gelmiş IŞİD militanları.
Bu cezaevlerinin dağılması yalnızca Suriye için değil, dünyanın heryerinde sivillerin güvenliği için felaket anlamına gelir.

Gelelim Ankara’nın pozisyonuna.

Burada da Diyarbekirlileri dinleyeceğim ve lafı eğip bükmeyecegim.

Ankara, kendi başına bela olmuş, tarifsiz acılara yol açmış yüz yıllık Kürt ezberini, Şara üzerinden Suriye’ye transfer etme gayretinde.

Kürtleri yeniden bir ‘iç düşman’ olarak kodlayan bu yaklaşım, Suriye’ye de benzer bir ateşten gömlek giydirmeye çalışıyor.

Sorun tam da burada başlıyor.

Yani insan düşünüyor “Kürtler hep silahlı kalsın” isteyenler mi var?

Kürt meselesi tam olarak bu çünkü.

Bir sözleşme ihlali değil, sözleşme dışılık hali.

Kürtler yaşadıkları hiçbir ulkede toplumsal sözleşmenin asli muhatabı ve kurucu unsuru olarak görülmek istenmedi.

Kürtler sahada insanlık suçu işleyen çetelere karşı sorumluluk alsa da bunun için ağır bedeller ödese ve dünyanın yükünü omzunda taşısa da her seferinde kurulan masanın dışına itildi.

Çünkü yüzleşme hep erteleniyor.

Çünkü yüzleşme, kendini o güne kadar masanın sahibi ilan etmiş olanların ayrıcalıklarını kaybetmeyi göze alması demek.

Suriye’de 14 yıl boyunca terörist cihatçı çetelerle mücadele eden ve kendi bölgesinde toplumsal ve siyasi örgütlenmesini gerçekleştirmis Kürtleri, siyasal olarak muhatap almama direncinin nelere yol açabileceğinin sadece fragmanıydı Halep’te tanık olduklarımız.

Şam Geçici Hükümeti’ne bağlı HTŞ güçleri ile bölgedeki IŞİD hücrelerinin eşzamanlı saldırıları, yalnızca Kürtleri değil Suriye’nin geleceğine ait çoğulcu ve demokratik bir modeli hedef alıyordu.

Ve bütün bunların ortasında SDG savaşmamak için direndi.

Savaşamayacagi için değil, tek bir insanın burnunun kanamasının bile ne demek olduğunu yana yana öle öle çok iyi öğrendiği için bence.

Suriye’yi cihatçılardan kurtarmak da savaşı bitirip demokratik geleceğini kurmak da yine Kürtlerin omuzunda.

Bu yük sadece cihatçı çetelere, IŞİD artıklarına ve HTŞ zihniyetine karşı askeri bir mücadele değil.

Bu aynı zamanda yıkılmış bir devletin, dağılmış bir toplumun ve küresel bir terör tehdidinin ortasında sivillerin güvenligi ve Suriye’nin gelecegi için siyaset yapma sorumluluğunu da yüklenmiş olmak demek.

Hep masadan dışlanmış olmanın ama o masada kalmanın kıymetini bilenlerin inadı ve feraseti bu.

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.