6 Ocak 2026’dan itibaren Suriye’de askeri kontrol bölgeleri, 2 hafta gibi çok kısa bir sürede taraflar arasında hızla el değiştirdi. Merkezi hükümet, SDG’nin elindeki Halep’in Eşrefiye ve Şeyh Maksud mahallelerini ve Deyr Hafir, Tabka, Tışrin, Rakka, Deyr Zor gibi hidroelektrik santaller ve hidro karbon alanlarını içeren, ekonomik yönden büyük öneme sahip Arap çoğunluklu bölgelerin kontrolünü ele geçirdi.
SDG’nin, elindeki kontrol sahasının %80’ini çok kısa bir sürede kaybedip Kürt yoğunluklu bölgelere çekilmesi, sadece dış şartların değişmesiyle izah edilebilecek bir konu değildir. Bu büyük el değiştirmenin hem dış hem de iç koşulların değişimine eş zamanlı adapte olamamayla ilgili değerlendirmeleri önümüzdeki günlerde mutlaka yapılacaktır. Biz burada, dış ve iç koşullar bağlamında bu değerlendirmeyi yapacaklara, referans mahiyetinde bir denemede bulunacağız.
Suriye’de dış koşullar, içsavaş dönemiyle kıyaslandığında değişmiştir, zira daha 14 ay önce iktidara gelen Colani, uluslararası egemenlik sisteminin bölgede aradığı şeyin ne olduğunu gayet iyi anlamış ve ona göre göre davranacağının sinyallerini ve nihayet garantilerini vermekten çekinmemiştir. Uluslararası sistemin efendilerinin, herhangi bir adalet ve hukuk kaygısı gütmeksizin, bölgedeki işbirlikçi hükümetlerin de desteğiyle İsrail’in güvenliğini her şeyin üzerinde tutmakta olduğunu kavramış, daha doğrusu o koşulla iş başına getirilmiştir.
Kendinden bekleneni gayet iyi anlayan Colani, iktidara gelir gelmez ilk aferinini, Batılı devletlerin gözlerini ve kulaklarını kapamasıyla, Baas döneminde görece askeri sektörde yoğunlaşan Alevi bölgelere katliam yaparak, bir anlamda Filistin’e destek olmalarının kefaretini ödeterek, almıştır. Ayrıca, İsrail’in, 67’de işgal ettiği Golan tepelerinin geri kalanını da Aralık 2024’ten itibaren işgal edip Şam’a doğru ilerleyişine, kendi sarayının bahçesi dahil olmak üzere tüm askeri kapasitesini imha etmesine ses dahi çıkarmayarak uluslararası sistemin mesajını aldığını göstermişti. İsrail’e yaptığı son iyilik ise, Temmuz 2025’te, Dürzi bölgelerinde icra ettiği katliamla, İsrail’in silahlı bürokrasi dahil tüm devlet kurumlarına entegre olabilmiş yegane Arap unsuru olan Dürziler’in Suriyeli akrabaları üzerinde himaye ilan etmesi imkanını İsrail’e vermek oldu. An itibarıyla İsrail, Golan tepelerinin tamamına sahip olmanın yanısıra Dürzi bölgelerine Suriye silahlı unsurlarının girişini yasaklayarak, hayalini bile kuramayacağı ölçekte Suriye topraklarında egemenlik sürmektedir.
Bu, İsrail’in Kuzeyi’nin ya da Suriye’nin Güneyi’nin, tampon bölgeye dönüştürülmesi anlamına geliyor. Elbette söz konusu silahtan arındırılmış bölge Suriye topraklarında kuruluyor. Oysa kendi komşusunu tehdit eden, topraklarını işgal edip sürekli saldıran ülke Suriye değil İsraildir, yani İsrail’in Suriye’den değil Suriye’nin İsrail’den korunması gerekiyor. İki ülke arasında bir tampon bölge ya da silahtan arındırılmış bölge olacaksa, bu bölgenin, saldırgan ülkenin, yani İsrail’in, saldırılan ülkeden yani Suriye’den uzak tutulması amacıyla, İsrail topraklarında olması gerekirdi.
Kendi kuzeyini Colani Suriyesi’yle güvence altına alan İsrail, Gazze’den, yani güneyinden gelecek tehdite karşı da, ABD tarafından oluşturulan, Türkiye’nin de dahil olduğu Gazze Barış Kurulu ile güvence altına alınacaktır.
Sıra İran’a gelmiş görünüyor. Bölgedeki tek nükleer silah sahibi İsrail, Umman’da yapılacağı ilan edilen İran-ABD nükleer müzakerelerin hemen öncesinde, Haziran 2025’te, ABD ile ortaklaşa icra ettikleri “12 Gün Savaşı” sürecinde İran’ın hipersonik füze saldırılarına maruz kalmış ve aldığı darbelerle ateşkese razı olmuştu. ABD donanmasının bölgeye tüm gücüyle abandığı şu günlerde, nükleer müzakerelere devam edeceğini ifade etmesine rağmen İran’a yapılacak olası saldırının, İsrail’in güvenliği açısından en büyük tehditin bertaraf edilmesi anlamına geleceği ortadadır. Lakin, çok etnikli İran’a yapılacak olası saldırının, Kürt ve Sünni azınlığın kendi kaderlerine dair yeni arayışlar içine girmesi ihtimali, başta Türkiye ve Pakistan olmak üzere ABD ile ilişkileri iyi olan bölge ülkeleri açısından kaygı konusu olmaktadır. Bu kaygının ne kadar ciddiye alınacağı, olası askeri operasyonun boyutunun, İsrail’in istediği gibi, rejim değişikliğini mi yoksa yönetici elitin değişimini mi hedefleyeceği, şu an için muammadır.
İran yola(!) getirildikten sonra sıradaki nispeten kolay hedefin, Lübnan’ın hizaya(!) getirilmesi olduğu anlaşılıyor. Gazze savaşı sürecinde Lübnan Hizbullahı felç edilerek bu hedef kısmen yerine getirilmişti. Hedefin tamamlanması ise, İsrail-Lübnan sınırının 30 km Kuzeyi’nden, Lübnan topraklarından Akdeniz’e dökülen Litani nehri ile İsrail sınırı arasındaki Lübnan’a ait bölgenin askersizleştirilmesi, tampon bölgeye dönüştürülmesi ile mümkün olacak. Hali hazırda, Lübnan’a ait Şeba çiftliklerini işgal altında tutan İsrail’in güvenliği(!), bu tampon bölge ile daha emniyetli hale getirilmiş olacak.
Gazze savaşında Bab ul Mendeb ve Suveyş’i gemi trafiğine kapatarak kapitalist merkezlerin tedarik zincirine süre ve maliyet yükü bindiren, ayrca Suud-Ürdün ağlarını delerek doğrudan İsrail’e füze saldırları yapma kapasitesine sahip olan Ensarullah büyük ölçüde tasfiye edilerek Yemen, Suud’un nüfuz bölgesine bırakılmış görünüyor. Yanı sıra, Somali’den kopartılmak istenen ve şimdilik sadece İsrail’in tanıdığı Somaliland ile Kızıldeniz neredeyse tamamen İsrail’in güvenliğine tahsis edilmiş oluyor.
Özetleyecek olursak, kolonizatör tankın şöförü İsrail, yakın komşuları olan Suud, Mısır, Ürdün, Lübnan ve Suriye hava yastıklarıyla güvenli bir şekilde korunmuş oluyor. İran’ın ve Yemen’in etkisizleştirilmesi ile de okyanusa erişimi sorunsuz hale getirilmiş olacak.
Yani İsrail’in güvenliği, İsrail’in uluslararası hukuka çekilmesiyle değil, ya komşu topraklarda kurulacak tampon bölgelerle ya da işbirlikçi komşularla sağlanmak istenmektedir.
ABD ve Batılı müttefiklerince Ortadoğu’da düşünülen bu uluslararası güvenlik mimarisi göz önüne alındığında, 6 Ocak 2026’dan başlamak üzere, Suriye askeri kontrol haritasında son iki haftada meydana gelen hızlı değişimin mekaniği net olarak anlaşılmış oluyor.
6 Ocak 2026’da, ABD, Suriye ve İsrail üst düzey yetkilileri Paris’te toplandılar. Bu toplantıya doğrudan katılmamış olsa da, resmi açıklamalara bakılırsa, Türkiye’nin, Suriye heyetinin katılımını teşvik ettiği ve toplantıda kritik rol üstlendiği anlaşılıyor.
Paris görüşmelerinde İsrail heyetini, İsrail’in Washington Büyükelçisi Yechiel Leiter, Başbakanlık Askeri Sekreteri Roman Gofman ve Ulusal Güvenlik Danışman Vekili Gil Reich temsil ediyor.
Suriye tarafını Dışişleri Bakanı Esad Şeybani ile İstihbarat Başkanı Hussein Salameh temsil ediyor. Amerikan heyetini ise ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile Trump’ın danışmanı Steve Witkoff ve damadı Jared Kushner temsil ediyor. Suriye ve İsrail heyetleri diplomatik mütekabiliyet açısından bakılınca, birinin bakan ve istihbarat başkanı düzeyinde temsil edildiği yerde diğerinin büyükelçi, güvenlik danışman vekili ve başbakan askeri sekreteri düzeyinde temsil ediliyorsa, tarafların bir birlerine verdiği değerin ne olduğu açıkça görülüyor.
Paris görüşmelerinde alınan kararlar son derece kritik. ABD gözetiminde, İsrail ve Suriye yetkililerinin katılımıyla bir istihbarat “füzyon hücresi” kurulması karara bağlanıyor. Bu hücre hem, diplomatik ve askeri temasları, hem de ticari ve sivil ilişkileri koordine edecek. Suriye’nin Güneyi’nde, silahsızlandırılmış ekonomik bölge, rüzgar santralleri kuracak, tarım ve Ortadoğu’nun en iyi kayak merkezini Dürzi bölgelerinde kuracak.
İşte bu kritik 6 Ocak Paris anlaşması, Suriye kontrol haritalarındaki değişimin de miladı oldu. Madem İsrail’e doğrudan komşu olan Suriye’nin yeni yönetimi, tüm ulusal gururunu ayaklar altına almayı kabul edip işgal altındaki topraklarını bile istemekten vazgeçecek kadar fedakarlık yaptı, o halde Suriye’nin geri kalanını, bu yönetimin istediği formatta vermekte bir beis yoktu. Zaten SDG bölgesinin İsrail ile karasal bir yakınlığı da yoktu. SDG bölgesinin İsrail’e en yakın yeri yaklaşık 600 km uzaklıktaydı ve SDG istese de, kendisi ile İsrail arasındaki bu 600 km’lik karasal bölgeye hükmeden HTŞ istemedikçe, ne İsrail’e yardım edebilir ne de ondan yardım alabilirlerdi. Zaten, içsavaş koşullarında IŞİDle mücadele kapsamında havadan yürüttükleri operasyonun bir parçası olarak karadan ilerleyen SDG güçlerinin petrol bölgelerini kontrol etmesi ve böylece Baas’ın ekonomik olarak cendereye alınmasını gerektirecek koşullar da yoktu artık. Zira Baas düşmüş ve Beyaz Saray’da ağırlanan Colani, IŞİDle mücadele koalisyonuna girmeyi kabul etmişti. O halde, ABD açısından, fiziki uzaklığı bakımından İsrail’in güvenliğine hiç bir katkısı olmayacak “devlet altı” bir kurum olan SDG yerine Paris anlaşması ile İsrail’in güvenliğini taahhüd eden bir “devlet”in tercih edilmesi son derece rasyoneldi.
Bu büyük hizmetin ödülü olarak Colani’ye istediği verildi. Bu aynı zamanda, müttefiği Türkiye’nin de istediğiydi. Arap aşiretleri, ya SDG dönemini içselleştiremedikleri için, ya SDG olma iddiasıyla SDG uygulamaları aradında rahatsız edici bir fark olduğu için, ya da özellikle Suud vaadlerine ikna oldukları için, saf değiştirdiler. Türkiye’nin de savaşta aktif desteğiyle sahada kontrol bölgeleri hızla merkezi hükumet lehine el değiştirdi. Geriye sadece Kürt bölgelerine sıkışmış, adı resmen SDG bile olsa artık çok etnikli bir bölgeyi temsil etmekten uzak olduğu için fiilen YPG/PYD’ye dönüşmüş bir bölge kaldı Kürtlere.
Uluslararası şartları okuyamamak, IŞİDle mücadele ortaklığına gereğinden fazla güvenip uluslararası sistemin Suriye’den beklentisinin demokratik temsili güçlü, çok kültürlü, çok dinli, çok dilli bir Suriye olmayıp ne şekilde yönetilirse yönetilsin yeter ki İsrail’in güvenliğini garanti altına alan bir Suriye olsun olduğunu görememek, rıza üretimine ve konsolidasyona yeterince odaklanmayı ikinci plana atmış görünüyor. Böyle olunca da, konjonktürün Kürtlerle bir araya getirdiği SDG bölgesi Arapları, demokratik Suriye yerine Suriye Arap Cumhuriyeti projesine direksiyon kırdılar.
Günün sonunda, askeri alanda geri çekilmek zorunda kalmış, kontrol bölgelerinin %80ini iki haftada kaybetmiş, sıkıştığı bölgelerde Arap ordularınca kuşatılmış Suriye Kürtleri’nin yaşadıkları, gerek Türkiye’de gerekse de tüm Kürt bölgelerinde büyük bir öfke ve hayal kırıklığı doğurdu. Tüm Dünya’da gösteriler yapıldı. Irak Kürdistanı, PYD ile ideolojik farklılığını bir kenara bırakıp Suriye Kürtlüğüne sahip çıktı. Rojava, İran da dahil tüm Kürt bölgelerinde Kürtleri birleştiren bir hedefe dönüştü. Nusaybin’de yapılan gösterilerde bayrak yakmak gibi provakatif bir eylem hariç tutulursa, büyük bir öfke patlaması ortaya çıktı ve insanlar sınır tellerini yıkıp Suriye sahasına geçtiler. Yaşananlar, Türkiye yöneticilerine, çözüm sürecini bitirebilecek boyutta bir meseleyle karşı karşıya olduklarını gösterdi.
Sonuçta yalnızlaştırılmış Suriye Kürtlüğü’nün, Dünya egemenleri açısından istenmedik ittifaklar kurmaya yönelmeleri riski barındırdığı anlaşılınca Fransa ve ABD aracılığıyla merkezi hükumet ile SDG anlaşma imzaladılar. Her ne kadar anlaşma maddeleri Suriye Kürtleri açısından kültürel haklar bakımından son derece yetersiz de olsa, askeri açıdan dört tugay kurmalarına izin veriliyor olması bir kazanım sayılabilir. Anlaşmaya gidilmeden önce de, vatandaşlık haklarından mahrum bırakılmış Kürtler için vatandaşlık hakları verilmişti. Türkiye bu arada Afrin ve Serekaniye’den çekiliyor ve yerlerinden edilen Kürtler’in geri dönüşleri de anlaşmada hükme bağlanıyordu. Gelinen noktada, onlarca yılın fedakarca mücadelesi ile Suriye tarihinde ilk kez Kürtler, merkezi hükumet nezdinde siyasal bir özne olarak kabul edilip anlaşma imzalamış oldular. Sonuç itibarıyla elbette 10 Mart 2025 koşullarında yapılacak olan bir anlaşma ile 30 Ocak 2026’da yapılan anlaşma arasında dağlar kadar fark vardı. Ama demokrasinin değil demografinin konuştuğu bir yerde, Kürtlerin hem nüfus olarak avantajlı hem bölgesel olarak aynı yerde yoğunlaştığı Irak’takine benzer bir idari modeli Suriye’de kurmaları mümkün olamazdı zaten. Öcalan’ın da bu durumu görüp Suriye ve Türkiye Kürtlüğüne önerdiği model demokrasinin güçlendirilmesi modeliydi.
Elindeki güçle kontrol ettiği alan arasındaki oran, isteklerini minimumda tutmayı gerektirirken maksimumda ısrar Kürtler için ne kadar ders oldu ise, gücünü abartıp, hakem olması gereken yerde taraftar olmayı seçen ve 1946’ya kadar elinde tuttuğu yerlerden çıkan Fransa’yı hakem olarak tekrar geri getirmek de Türkiye’ye o kadar ders olmuştur herhalde.




