DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmaya, 6 Şubat depremlerinde yaşamını yitirenleri anarak başladı. Hatimoğulları, depremin yıl dönümünde parti yönetimi ve örgütleriyle birlikte deprem bölgesinde olduklarını belirterek, Adıyaman’da saat 04.17’de duran saat kulesinin önünde binlerce kişiyle bir araya geldiklerini söyledi.
Hatimoğulları, meydanda yükselen “Sesimi duyan var mı?” ve “Üşüyorum, kurtarın beni” çığlıklarının Maraş’tan Hatay’a, Malatya’dan Gaziantep’e kadar yaşanan felaketi yeniden hatırlattığını belirterek, bu seslerin ömür boyu unutulmayacağını vurguladı. Arama kurtarma çalışmalarının hayati öneme sahip olduğu ilk üç günde devletin sahada olmadığını ifade eden Hatimoğulları, “İnsanlar adeta ölüme terk edildi. Bu, hayatta kalan depremzedeler için ikinci bir zelzele oldu” dedi.
Depremin ilk günlerinden itibaren Hatay’da bulunduğunu ve süreci yakından izlediğini aktaran Hatimoğulları, ilk yardımların belediyeler, sivil toplum örgütleri, demokratik kitle örgütleri, Alevi kurumları, kadınlar ve gençlik örgütlenmeleri tarafından sağlandığını belirtti. “Hayatta kalabilmemiz için tutunacağımız bir dal oldunuz” diyerek dayanışma gösteren kesimlere teşekkür etti.
AFAD ve Kızılay’a yönelik eleştirilerde bulunan Hatimoğulları, AFAD’ın donanımsız ve hazırlıksız olduğunu, Kızılay’ın ise geçmişteki uluslararası yardım kapasitesinden uzaklaştığını söyledi. Kurumların içinin boşaltıldığını ve liyakatsizliğin bu tabloda belirleyici olduğunu ifade etti.
Aradan üç yıl geçmesine rağmen binlerce kişinin hâlâ konteynerlerde yaşadığını vurgulayan Hatimoğulları, Adıyaman’da 40 binin, Hatay’da ise 150 bini aşkın yurttaşın konteyner kentlerde hayatını sürdürdüğünü hatırlattı. Deprem vergilerinin akıbetini soran Hatimoğulları, bu kaynaklarla depreme dayanıklı 1 milyon konut yapılabileceğini söyledi.
Toplu konutlarda anahtar teslimi sırasında depremzedelere boş senet imzalatıldığını belirten Hatimoğulları, “Devlet daha sonra o rakamı yazacak. Depremzedeye müşteri muamelesi yapılıyor. Bu kabul edilemez” dedi. Deprem konutlarının ücretsiz verilmesi ve imzalanan senetlerin yok hükmünde sayılması çağrısında bulundu.
Deprem bölgesindeki uzun süreli elektrik kesintilerine ve mücbir sebep süresinin uzatılmamasına da değinen Hatimoğulları, esnaf ve vergi mükelleflerinin taleplerinin görmezden gelindiğini söyledi. İktidarın “deprem üzerinden siyaset yapılıyor” söylemini eleştiren Hatimoğulları, “Bu bir pişkinliktir. Biz bu gerçekleri toplumsal sorumluluğumuz gereği dile getiriyoruz” ifadelerini kullandı.
Türkiye’nin bir deprem ülkesi olduğunu hatırlatan Hatimoğulları, İstanbul için uyarılarda bulunarak, yaşanan acıların unutturulmaması gerektiğini vurguladı. Konuşmasının sonunda imar affı, rant politikaları, arama kurtarma sürecindeki ihmaller ve depremi fırsata çeviren uygulamaların hesabının sorulacağını belirterek, “Unutmayacağız, unutturmayacağız” dedi.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, partisinin haftalık Meclis grup toplantısında güncel gelişmelere dair değerlendirmelerde bulundu.
Tülay Hatimoğulları konuşmasına İzmir’de 5 Şubat’ta yaşanan sağanak yağış sonrası yaşamını yitiren 2’si çocuk 5 kişinin ailelerine başsağlığı dilerken, toplantıya katılan İliçli ailelere de teşekkür etti. Tülay Hatimoğulları, İliç’de yaşamını yitirenlerle yan yana olacaklarının altını çizdi.
6 Şubat 2023’te meydana gelen Mereş merkezli depremlere dair de konuşan Tülay Hatimoğulları, ilk 72 saatte devletin sahada olmadığını belirterek, enkaz altındaki insanların ölüme terk edildiğini söyledi. Tülay Hatimoğulları, Kızılay’ın ise geçmişte uluslararası yardımlarda aktif bir kurumken, bugün sembolik yardımlarla sınırlı kalan, çadır ve konserve satan bir yapıya dönüştüğünü belirterek, “Devlet ilk gün de yoktu” dedi.
Tülay Hatimoğulları devamla şunları söyledi:
Ekonomik çöküş
Ülkenin genelinde de başka bir yıkım devam ediyor. Ekonomik çöküş. Türkiye’de yoksulluk, geçinememe, barınamama, ülkenin en yıkıcı sorunu olmaya devam ediyor. İktidar bu gerçekliğin üstünü örtmeye çalışsa da nafile. AKP’nin en fanatik seçmenleri bile ekonomi iyidir diyemiyor, diyemez çünkü; İnsanlar açlığı ve yoksulluğu iliklerine kadar yaşıyor. Yoksulluk ve işten çıkarmalar dizboyu durumda. Vatandaşlar, işçiler, emekçiler, emekliler, yoksullar bu duruma öfke duymayıp da ne yapsın?
Epstein dosyaları
Epstein dosyaları, kapitalist sistemin kokuşmuşluğunu, çürümüşlüğünü, insanlığı yok edecek kadar pervasızlaştığını bir kez daha gözler önüne serdi. Kapitalizm zenginlerin her istediğini yapabildiği karanlık bir dehlizdir. Bu dosyalarda ortaya çıkan isimler, ağlar, ilişkiler bunlar sadece bir sapkının basitçe hikayesi değil. Bunlar bir sistemin nasıl işlediğinin açık kanıtıdır. Dosyalarda adı geçen ülkelerden birisi de Türkiye’dir. Türkiye’de bu konuda ne yapılıyor; Epstein belgelerinde Türkiye’nin karanlık ilişkileri içinde defalarca adı geçen bir isim var. Bu ismi Susurluk kazasından, mafya, devlet, siyaset ilişkilerinden, uyuşturucu kaçakçılığından ve her türlü organize suça uzanmasından biliyoruz. Hepiniz tanıyorsunuz ve bu ismin Epstein dosyalarında defalarca geçiyor olması da bizleri hiç şaşırtmadı. Türkiye’de bağlantısı olanlar, hakkında kuvvetli şüphe bulunanlar, bütün bu isimler hakkında mutlaka ve acilen bir soruşturma başlatılmalıdır.
ESP tutuklamaları
Bileşen partimiz, Ezilenlerin Sosyalist Partisi’ne yönelik yapılan siyasi operasyonda 96 kişi gözaltına alındı. Önceki dönemde son derece çalışkan bir milletvekilimiz olan sevgili Murat Çepni, ESP’nin genel başkanı tutuklandı. Kadın Koordinasyon üyemiz Fatma Çelik, Sosyalist Kadın Meclisi Sözcüsü Tanya Kara, Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu Eşbaşkanı Berfin Polat, ETHA emekçisi gazeteciler Nadiye Gürbüz, Pınar Gayıp ve Elif Bayburt’un da içinde olduğu 77 yoldaşımız tutuklandı. Bir dosyadan 77 insan tutuklandı. Bu tutuklama keyfidir, hukuksuzdur. Dosyalara baktığımızda içinin ne kadar boş olduğunu zaten görebiliyoruz. Bakın ne ile suçlanıyorlar biliyor musunuz? O büyük büyük gazete manşetlerinde tırnak içinde terör yaftası yapıştırmaya çalışanlar şimdi söyleyeceğimi dikkatle dinlesinler. Umarım biraz hicap duyarlar bundan. Çocuk emeğini sömüren MESEM’lere karşı yaptıkları eylemler, Suruç katliamını da anma düzenlemeler, Che Guevara posteri bulundurmak, Adliye Sarayı’nda görülen toplumsal davaları takip etmek, bunları suç olarak addetmişler.
Cinsiyetçi zihniyeti iyi tanıyoruz
Bu baskını düzenleyen polislerin yaptıklarını biz Kürdistan coğrafyasında çok gördük. Burada da Kaktüs Genç Kadın Derneği’nde tahtalara, duvarlara, ‘Geldik yoktunuz’ gibi cinsiyetçi ve tehdit içeren söylemler yazıyorlar. Kadınları tehdit eden bu zihniyeti biz çok iyi tanıyoruz. Kadınlar olarak biz buradayız. Biz burada olmaya devam edeceğiz. Bu da size binlerce kez dert olsun. ESP’li arkadaşlarımız derhal serbest bırakılmalıdır. Yoldaşlarımızın şahsında cezaevinde bulunan bütün siyasi tutsaklara buradan selam ve sevgilerimizi gönderiyoruz.
İran’da yaşananlar
Yerel krizden bölgesel krizlere geçiş yaparken şunu belirtmeliyim ki; krizleri yok saydığımızda krizler ortadan kalkmıyor. İran, yıllarca kendi siyasi, toplumsal ve ekonomik krizini hep görmezden geldi, hep yok saydı. İran meselesine baktığımızda bir tarafta öldürdükleri binlerce insanın bedeninin üzerinde varlığını sürdürmeye çalışan köhne bir iktidar, diğer yandan ülkelerin iç çelişkilerinden siyasal ve ekonomik kazanç elde etmek isteyen emperyalist güçler var. Bu ikisinin arasındaysa siyasi baskılar, ekonomik koşullar altında can çekişen bir toplum var. Bu coğrafya büyük bir yıkımı kaldıramaz. Bir kuşağın daha savaşlara kurban edilmesine göz yumamayız. Bunu kabul edemeyiz. İran yönünden bir tufan yaklaşıyor. İran’da çıkacak bir tufan bölgenin tamamını vurabileceği gibi bütün dünyayı da sarsacaktır. İranlı yetkililer bu sözümüzü önemsesin. İran’da halklara sıkılan her kurşun dış müdahalelere zemin hazırlıyor. Çözüm ne halklara kurşun sıkmak ne de dış müdahaledir.
Somut adımlar atılmadı
Türkiye’deki barış ihtiyacı uzunca bir süredir Suriye, Rojava’ya ve sınır ötesindeki gelişmelere bağlandı. Her defasında ‘önce orası’ denildi. Barış sürecinde somut adımlar atılmadı. DEM Parti olarak defalarca söyledik; Türkiye’de barışı başka dosyaların rehinesi haline getirmeyin. Bugün gelinen noktada SDG ve Şam yönetimi arasında 29 Ocak anlaşması imzalandı. Pratikte bu mutabakatın gereklilikleri üzerinde pratik çalışmalar yürütülüyor. Uluslararası topluma düşen görev, bu mutabakatın sağlıklı bir şekilde hayata geçmesi için destek ve katkı sunmaktır. Türkiye’ye bu konuda çok daha büyük görev ve sorumluluklar düşüyor. 30 Ocak Mutabakatı sabote edilmemeli. Komşu ülke Suriye’de bu mutabakatın hayata geçmesi için azami düzeyde bir katkı sağlanmalı. Bu hem Suriye’nin hem Türkiye’nin geleceği için hayati önemdedir.
Süreci hızlandırma zamanıdır
Türkiye’deki iktidarın ve devlet aklının elinde mazeret kalmamış olmalı. Şimdi süreci hızlandırmanın tam da zamanıdır. Komisyon ortak rapor yazım sürecinde sona gelmiş bulunuyor. Bizce bu rapor temennilerin ötesine geçmelidir. Barışı gerçekten mümkün kılacak siyasal ve hukuki bir çerçeve ortaya konulmalıdır. Sürecin gereklilikleri yerine getirilmelidir. Biz DEM Parti olarak bu barış sürecini üç temel perspektiften ele alıyoruz. Birincisi demokratikleşmedir. Barış demokrasiden sonra hatırlanacak bir hedef değildir. Demokrasiyle eş zamanlı yürütülmek zorundadır. Bu yüzden demokratikleşmenin vazgeçilmez koşulu kayyım uygulamaları kaldırılmalıdır. Seçilmişler makamlarına, kayımlar kendi görevlerine dönmelidir. Komisyon raporu barış sürecini güvenceye alacak, özgürlük yasalarını ve demokratik entegrasyon düzenlemelerini açıkça önermelidir. Barış dağda olanların, sürgünde olanların, ülkesinden koparılanların, demokratik yaşama onurlu bir biçimde katılımı sağlayacak bir süreçtir. Siyasal faaliyetleri nedeniyle cezaevinde tutulan siyasetçilerin özgürlüğüne kavuşması bu sürecin önemli parçalarından birisidir. Ana dilde eğitim bir lütuf değildir, bir haktır. Kültürel inkar sürdükçe barış kök salamaz. Kalıcı güvence ise anayasal vatandaşlık ve tekçiliği reddeden eşit yurttaşlıktır.
Hukukun olmadığı yerde barış kalıcı olmaz
Hukukun askıya alındığı yerde barış kalıcı olamaz. AYM ve AİHM kararlarının uygulanmadığı bir ülkede barış söylemi inandırıcılığını yitiriyor. Sevgili Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, tüm Kobanê davası tutsakları, Osman Kavala, Can Atalay, Tayfun Kahraman, Çiğdem Mater ve bütün siyasi mahpuslar içerideyken barış sağlam bir zemine oturamaz. Kent Uzlaşısı nedeniyle tutuklu bulunanlar, bütün seçilmiş belediye başkanları derhal serbest bırakılmalıdır. Komisyon raporu TCK, TMK ve İnfaz Kanunu’nda kapsamlı değişiklikleri önermelidir. TMK demokratik siyaseti kriminalize eden bir araç olmaktan çıkarılmalı. İnfaz rejimi toplumsal barışı güçlendirmeli. ‘Umut hakkı’ Sayın Abdullah Öcalan dahil ağırlaştırılmış müebbet rejimindeki siyasi tutsaklar için tanınmada hukuki bir zemin tanınmazsa hukuki zemin eksik kalır. Ayrıca şu bilinmelidir ki bu sürecin en önemli aktörü Sayın Abdullah Öcalan’dır ve buna göre hareket edilmelidir.
Barış toplumun nefes alması demektir
Barış toplumun nefes alması demektir. Düşünce ve ifade özgürlüğü, örgütlenme ve basın özgürlüğü olmadan barış olamaz. İnanç ve ibadet özgürlüğü sağlanmalıdır. Aleviler başta olmak üzere bu ülkede yaşayan farklı halklardan ve inançlardan yurttaşlarımızın özgürce ibadetlerini yerine getirebilecekleri, kendini bu toprakların üvey evladı değil, öz evladı olarak hissedebilecekleri bir uygulama hayata geçmelidir. Eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi temel sosyal haklar üzerinde ve mutlaka çalışılmalıdır. Kadınların ve çocukların yaşam hakkı korunmalıdır. Şiddet ve istismara karşın etkin bir mücadele yürütülmelidir. Zira Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun yeni yaptığı açıklamada sadece Ocak ayında 22 kadın cinayeti, 14 şüpheli kadın ölümü gerçekleşmiş.
Barış için söz değil adım atma zamanı
Bugün yol alınacaksa demokrasi, hukuk ve özgürlükler ertelenmemeli. Barış iktidarın ya da bir başkasının kullanacağı bir aparat olamaz. Barış demokrasiyle birlikte yürüyen, hukukla birlikte güvence altına alınan, özgürlüklerle güçlenen bir halk iradesidir. Gerçek ve onurlu bir barış hakiki bir güvenliğin ta kendisidir. Eğer gerçekten bu sürece bir dinamizm kazandırılmak isteniyorsa aynı tas aynı hamamla devam edilemez. Gözle görünür bir değişimin başlaması şarttır. Adres bellidir. Demokrasi, hukuk ve özgürlüklerdir. Bunun dışındaki her söz ertelemenin bir başka adıdır. Biz bu ülkenin haklarına, halklarına karşı sorumluluğumuzun gereği bütün görev ve sorumluluklarımızı harfiyen yerine getirmeye devam edeceğiz. Barış için artık söz değil adım atma zamanıdır. Biz DEM Parti olarak duruşumuzda gayet netiz. Neyin arkasında, neyin karşısında olduğumuzu hep açıkça ifade ettik. Biz barışın, demokrasinin, hukukun üstünlüğünün ve özgürlüğün arkasında, tahakkümün, inkarın karşısındayız. Baskının, yargı operasyonlarının karşısındayız. Korkutmanın, susturmanın, manipülasyonla siyasi mühendislik yapılmasının karşısındayız.”
Ayrıntılar geliyor…




