Varolmanın en çıplak hâli: Yaşamak
Başak Canda 11 Şubat 2026

Varolmanın en çıplak hâli: Yaşamak

Yu Hua’nın Yaşamak adlı romanıyla tanışana dek, toplumsal kırılmaların ve yalın insan hikâyelerinin tek bir metnin gövdesine bu denli sarsılmaz bir bütünlükle sığabileceğine dair düşüncelerim karmaşıktı. Romanı okuyunca düşüncelerim berraklaştı ve yerli yerine oturdu. Yu Hua, tarihin akışına yalnızca dışarıdan bakan bir tanık değil, o akışın içinde sürüklenen ve onu kelimeleriyle yeniden inşa eden bir anlatıcıdır. Savaşların, devrimlerin, felaketlerin ve göçlerin yarattığı o büyük savrulmalar, Yu Hua’nın kaleminde insan ruhunun en mahrem ve dokunaklı sahnelerine dönüşerek okuru derinden sarsar.

Jaguar Kitap’ın 2016 yılında başlattığı yayın serüveninde roman kısa sürede 75. baskıya ulaşarak hak ettiği ilgiyi görür. Benim bu sarsıcı metinle buluşmam henüz çok yeni gerçekleşmiş olsa da kitabın yarattığı o evrensel etkinin neden bu denli büyük ve içten olduğunu şimdi çok daha iyi anlıyorum. Kitap; tarih, coğrafya, mitoloji ve kültür bakımından tam bir edebiyat hazinesi niteliğinde olsa da en çok insana dokunuşuyla ulaşıyor ve ruhla derin bağlar kuruyor. Çünkü eğer ruh kaybedilmişse bütün hikâyeler yalandır. Bu yönüyle Yaşamak, sadece açlığın ve yoksulluğun hikâyesi değil; bir halkın, bir coğrafyanın ve bir dönemin politik hafızasını geleceğe taşıyan bir tanıklıktır. Politik gerçekliğin ağırlığıyla yoğrulan ama bir o kadar da insan ruhunun direncine yaslanan bu eser; sınırların çizdiği değil, insanların kurduğu dünyaları hatırlamak isteyenler için sarsıcı bir yolculuk. Temel mesajın evrenselliği ise duygu ve şefkatle iletilmesinde saklı. Zorluk karşısında direnç, kayıp ve anlam arayışı gibi temalara yaslanıyor.

Anlatımın kalbi kıran bir yanı da var. Çünkü insanî değerlerin parçalarını yakalıyor. Tüm olumsuzluklara, zorluklara rağmen yaşamaya devam etme gücü ve kararlılığı, umudu asla kaybetmeden hem büyük üzüntüleri hem de küçük sevinçleri kucaklamayı öğretiyor. Yaşanan trajedilerin üzüntüsü ve melankolisinin anlatımında kendini acındırma değil, oldukça gerçekçi bir anlatıma sarılmış yazar. Çin tarihinin ve Çin Komünist Partisi’nin yıllara yayılan pratiğidir okuduğumuz. 1940’ların sonundaki iç savaş, 1950’lerin sonundaki Büyük İleri Atılım’ın yıkıcı ekonomi politikaları, 1966-76’daki Kültür Devrimi’nin toplumsal travmalarına kadar büyük siyasi ve sosyal çalkantılarla dolu bir dönemdir bu. Yeri gelmişken ifade etmeliyim. Çin Kültür Devrimi yığınca yanlışlarla doludur. Meydanlarda kitaplar yakılmıştır anlamsızca.

İşte bu politikaların yaşama yansımasının yıllara dağılan evrelerinde dolaştırır yazar. Hayatı onu zengin ve şımarık bir genç adamdan sertleşmiş bir köylüye dönüştüren bir dizi zorlu sınavdan geçmek zorunda kalan Xu Fugui’nin hikâyesinin peşine düşürür. Yazarın ustaca anlatımı, kişisel olanı politik olanla iç içe geçirerek, büyük tarihsel güçlerin sıradan bireylerin yaşamları üzerindeki etkisini gösterir. 1940’ların başlarında aile servetini zevklere harcaması, yıkımının ardından gelen yoksulluk ve zahmetle tam bir tezat oluşturmaktadır. Roman, sorumsuz bir mirasçıdan mütevazı ve empatik bir insana dönüşümünü izler; bu geçiş, dönemin çalkantılı toplumsal değişimlerini yansıtır. Yazarın ustalığı tam da buradadır: Kişisel olanla politik olanı öyle bir örer ki, Fugui’nin kumarda kaybettiği serveti aslında eski Çin’in yıkılışına, sonrasında girdiği yoksulluk ise yeni kurulan rejimin sancılarına tekabül eder. Toprak reformu sırasında mülksüzleşen Fugui, ironik bir şekilde bu sayede hayatta kalır; zira o dönemde toprak sahibi olmak, bir infaz sebebidir. Servetini harcadıktan sonra hayatta kalmak için toprağı işlemek zorunda kalan Fugui, 1949’da Komünist Parti’nin nüfus sınıflandırması sırasında toprak sahibi statüsünden de mahrum kalır. Yu Hua, sistemin çarkları arasında ezilen bireyi anlatırken, kaderi belirleyenin artık göksel güçler değil, merkezden çizilen politikalar olduğunu okura acı bir gerçeklikle hissettirir. Bu değişimlerin zorluklarında öğrendiğimiz bir şey vardır: Fugui’nin direnci. O direnç anlatımın merkezindedir. Tüm büyük kıtlık da dahil felaket yıllarına rağmen Fugui hayata tutunur.

Karakterlerin kaderini belirleyenin çizilen politikalar olduğu gerçeğinden hareketle tam bu noktada analiz edilmesi gereken en çarpıcı sahnelerden biri, Fugui’nin oğlunun ölümüyle ilgili olan bölümdür. Bir devlet yetkilisi için yapılan kan nakli sırasında çocuk ölür. Tıbbi bir gereklilikten ziyade devletin bireyden talep ettiği “aşırı fedakarlığın” bir sonucu olarak. Çünkü çocuktan son damlasına kadar kanı alınmıştır. Sistem her yerde aynı çalışmaktadır. Çürüme bir kez yerleşmeye görsün. Bu sahne, yazarın duygusallıktan kaçınan ama tam da bu buz gibi gerçekçiliğiyle okuru donduran üslubunun zirvesidir. Anne Jiazhen’in hastalıkla pençeleşirken sergilediği tevekkül, kızı Fengxia’nın dilsizleşerek bir sessizlik anıtına dönüşmesi ve ailenin her bir ferdinin sistemin veya talihsizliğin kurbanı oluşu; yaşamın ne kadar kırılgan, insanın ise ne kadar dirençli olduğunun kanıtıdır. Bütün acılara yenilen insan, aynı acılara göğüs gerendir de. İrade ve yaşama tutunmak varolmaktır aynı zamanda. Varım ve yaşamaya devam ediyorum.

Fugui’nin eşi Chen Jiazhen karakteri, kocasına koşulsuz sevgi besleyen, hatalarına katlanan biri. Fugui ile birlikte o da hayatın karanlık kuyularına düşer. Çocuklarının ölümlerine tanık olur. Yoksulluğa sürüklenişte hastalıkla pençeleşirken yaşamını yitirir. Kaderin darbelerine, başarısızlıklara, savaşlara ve ülkeyi sarsan çeşitli çalkantılara katlanırken, karakterler boğulur ve okur da onlarla birlikte… Ancak talihsizlik, deliklerle dolu ve parçalanmaya hazır bir bayrak gibi sergiledikleri belirli bir iyimserliği söndürmeyi başaramaz. Fugui’nin cesareti, onu belki de ölümden kurtaran biricik yanıdır.

Yu Hua lafı dolandırmaz. İnsan ruhunun derinliklerini keşfederken bunu bir felsefe kürsüsünden değil, açlık, sefalet ve toprak gibi en birincil ihtiyaçlar üzerinden yapar. Fugui’nin son yoldaşı olan yaşlı öküz, sadece bir hayvan değil; siyasi ve ekonomik fırtınalar karşısında ayakta kalmaya çalışan sıradan insanın kalıcı gücünün, köklerine tutunma azminin yaşayan metaforudur. Fugui başlangıçta kibriyle dünyayı sarsacağını sanırken, sonunda bir öküzle dertleşen alçakgönüllü bir köylüye dönüşür. Bu dönüşüm, acının insanı yok etmekten ziyade, onu özüne döndüren, fazlalıklarından arındıran dönüştürücü gücünün temsilidir.

Yaşamak, insanlık durumunun derin ve dokunaklı bir keşfi olduğu kadar; acının yalın tasviri ve direncin kutlanması, yürek burkan ve ilham verici bir anlatı yaratır; zorluklar karşısında insan ruhunun gücüne bir övgüdür. Diğer yandan Fugui’nin hikâyesi, zengin ve savurgan bir mirasçının çöküşüyle başlar; fakat bu düşüş, aslında onun gerçek anlamda “insanlaşma” serüveninin ilk adımıdır. Yaşamak, her şeye rağmen devam etme kararlılığının romanıdır. Romanın temel meselesi de hayat ne kadar köreltirse köreltsin, insanın içindeki cevherdir yeniden başlama gücü veren. Sınırların ve rejimlerin çizdiği dünyaların ötesinde, insanın kendi kalbiyle kurduğu o direnç dolu dünyayı hatırlamak isteyenlere… Ebedi pusulamız yaşamak ve anlamaktır. 

Yaşamak, Yu Hua, Çince Aslından Çeviren: Bahar Kılıç, Jaguar Kitap, 1. Baskı/ 2016

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.