15 Şubat 1999, yalnızca Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye teslim edildiği bir tarih değildir. O gün, Ortadoğu’nun yeniden dizaynına yönelik uzun vadeli bir küresel planın önemli bir eşiği geçildi. Bugün Rojava’ya dönük müdahalelere bakıldığında, aradan geçen onca yıla rağmen senaryonun özünün değişmediği, ancak sahnedeki aktörlerin ve Kürtlerin konumunun köklü biçimde dönüştüğü açıkça görülüyor.
1999’a giden sürecin işaret fişeği 8 Ekim 1998’de yakıldı. Türkiye’nin Suriye’ye dönük açık savaş tehditleri, yoğun diplomatik baskılar ve İsrail kaynaklı olduğu ifade edilen askeri hamleler, Şam yönetimini Abdullah Öcalan’ı ülkeden çıkarmaya zorladı. Oysa bu gelişmelerden hemen önce, 1 Eylül 1998’de Öcalan ateşkes ilan etmiş, Kürt meselesinin barışçıl ve demokratik yollarla çözülmesi yönündeki iradesini açıkça ortaya koymuştu.
Ateşkese rağmen artan tehditler, Öcalan’ın ifadesiyle büyük bir bölgesel savaşın bahanesi hâline getirilmeye çalışılıyordu. Bu nedenle Suriye’den ayrılma kararı aldı. Önünde iki yol vardı: Ya savaşı büyütmek pahasına dağa çıkacak ya da Avrupa’ya giderek barış ve demokratik çözümde ısrar edecekti. Avrupa tercihi, aynı zamanda Batı’nın sıkça dile getirdiği “evrensel insan hakları” söyleminin Kürtler söz konusu olduğunda ne kadar geçerli olduğunun bir testi olacaktı.
Sonrası malum. Öcalan, ABD ve İsrail başta olmak üzere uluslararası güçlerin koordineli kuşatması altında, 15 Şubat 1999’da Türkiye’ye teslim edildi. Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in “ABD Apo’yu neden bize verdi, hâlâ anlamış değilim” sözleri, bu operasyonun Türkiye’nin iç dengelerinden çok daha büyük bir uluslararası mühendisliğin ürünü olduğunu itiraf ediyordu.
Öcalan bu süreci bir “uluslararası komplo” olarak tanımladı ve hedeflenenin büyük bir Türk–Kürt savaşı olduğunu söyledi. Buna karşı mahkeme sürecini bir siyasal kırılma anına çevirdi; Demokratik Cumhuriyet tezini ortaya koydu. Kendi ifadesiyle, şahsında yeni bir bölgesel ya da küresel savaşın önünü kesmeye çalışıyordu.
1999’un bir diğer önemli sonucu ise Türkiye’de rejim dönüşümünün hızlanması oldu. Güvenlikçi, militarist yapı zamanla daha merkezî ve otoriter ama küresel sistemle uyumlu yeni bir modele evrildi. Kürt meselesi bu dönüşümün hem gerekçesi hem de kaldıraç noktasıydı.
Ardından Ortadoğu sahnesi hızla değişti. Irak’ta Saddam rejimi devrildi. “Arap Baharı” adı altında halk hareketleri teşvik edildi; ancak bu süreçler büyük ölçüde küresel güçlerin çıkarları doğrultusunda yönlendirildi. Türkiye ve Mısır’da “ılımlı İslam” modeli üzerinden rejim mühendislikleri denendi. Bu projeler çöktüğünde ise radikal İslamcı yapılar devreye sokuldu. Suriye, bu politikanın en yıkıcı laboratuvarı hâline geldi.
Bugün Afganistan’da Taliban’ın yeniden iktidara taşınması, Suriye’nin farklı bölgelerinde selefi yapıların desteklenmesi; İsrail merkezli, İran’ı ve bölgesel müttefiklerini zayıflatmayı hedefleyen daha geniş bir stratejinin parçalarıdır. Enerji yolları ve bölgesel hâkimiyet, bu planın temel motivasyonudur.
İşte bu noktada, 15 Şubat 1999 ile 6 Ocak 2026’da Rojava’ya dönük operasyon arasında açık bir süreklilik ortaya çıkıyor. O dönem hedef eski rejimleri yıkmaktı; bugün ise yıkılanların yerine yeni bir hegemonik düzen yerleştirilmeye çalışılıyor. Dün olduğu gibi bugün de Suriye merkez ülkedir.
1999’da Kürt hareketi, lideri esir alınarak kontrol altına alınmak istendi. Amaç; hareketi parçalamak, liderlik üzerinden güvensizlik üretmek ya da sistemiçi sınırlar içine çekmekti. Bugün Öcalan ve onun paradigması etrafında yürütülen tartışmalar ve dezenformasyonlar, aynı hedefe hizmet ediyor.
6 Ocak 2026’da Rojava’ya dönük müdahalede ise beklenti farklı bir savaş ekseni üzerinden kuruldu: Kürt–Arap çatışması. Tıpkı 1999’da hedeflenen Türk–Kürt savaşı gibi. Ancak nasıl ki Öcalan’ın 1999’daki tutumu bu senaryoyu bozduysa, bugün Rojava’da ortaya çıkan siyasal ve toplumsal pratik de bu planı büyük ölçüde boşa düşürmüş görünüyor.
En kritik fark burada yatıyor: Kürtler artık 1999’daki Kürtler değil. Uzun yıllara yayılan mücadele, Kürtleri inkâr edilebilir bir toplumsal kesim olmaktan çıkarıp, Ortadoğu denkleminde kurucu bir politik özne hâline getirdi. Bugün Kürtler, etnik ve mezhepsel savaşların nesnesi değil; bu savaşları engelleyebilecek siyasal aklın önemli taşıyıcılarından biri olarak sahnededir.
Bu gerçek, hem 15 Şubat komplosunun tarihsel anlamını hem de bugün Rojava üzerinden yürütülen müdahalelerin neden benzer aktörler ve benzer yöntemlerle sahnelendiğini açıklıyor. Kürtlerin önündeki yol ise nettir: Halklar arası çatışma senaryolarına teslim olmadan, demokratik, çoğulcu ve bölgesel bir çözüm hattını güçlendirmek. Bu yol, yalnızca Kürtlerin değil, Ortadoğu’nun geleceğini de belirleyecek.




