Çöp meselesi: Bir sınıf ve mekân rejimi
Ecehan Balta 12 Şubat 2026

Çöp meselesi: Bir sınıf ve mekân rejimi

Şehirlerin bir alışkanlığı var: Kirliliği görünmez kılmak. Çöp poşeti kapının önünden alındığı anda mesele “çözüldü” sanıyoruz. Oysa çözülen şey, sadece görüntü. Çöp, asla yok olmaz; sadece yer değiştirir. Ve çoğu zaman, o yer değişikliği bir rastlantı değil, bir rejimin sonucudur: Kimin yaşadığı mahalle temiz kalacak, kimin toprağı ve havası “bedel alanı” olacak?

Türkiye’de “çöp” başlığı konuşulurken hep bir şey unutuluyor: Asıl mesele, atığın bir ticaret konusu haline gelmesi: Atığın uluslararası dolaşıma sokulması, “geri dönüşüm” etiketiyle ambalajlanması ve çevre ile emek maliyetlerinin düşük olduğu yerlere taşınması.

Çöp, uzak bir yerde “çözülür”

Modern tüketim zinciri, kentin merkezine hijyen, periferisine risk bırakır. Bu bir mekânsal adaletsizliktir: Çöpün kokusu, dumanı, sızıntı suyu, mikroplastikleri, yangınları ve zehirli bileşenleri belirli coğrafyalarda birikir. Bu coğrafyalar çoğu kez aynı özellikleri taşır: Yoksul haneler, göçmen emeği, kayıt dışı çalışma, tarımsal geçim ve zayıf denetim.

Burada “çöp” dediğimiz şeyin içeriği önemlidir. Kâğıt, cam, metal gibi görece daha az riskli akışlar bir yana; plastik, karışık ambalaj atığı, kirli ve ayrıştırılamayan fraksiyonlar, elektronik atıklar ve endüstriyel artıklar bambaşka bir hikâye anlatır. Çünkü bunların “geri dönüşüm” adı altında işlenmesi çoğu zaman gerçek bir dönüşüm değil, düşük maliyetli ayrıştırma, yakma, gömme ya da açık alanda biriktirme süreçlerine dönüşebilir. Kısacası çöp ekonomisi, yalnızca çevreyi değil, işçiyi de “harcanabilir” sayan bir düzenle iç içedir.

“Geri dönüşüm” her zaman masum değil

Geri dönüşüm fikri, doğru tasarlandığında hem kaynak kullanımını azaltır, hem istihdam yaratır, hem de belediyelerin yükünü hafifletir. Ama mesele şudur: Sistem, geri dönüşümü bir “temize çıkma sertifikası” gibi kullanmaya başladığında, çöpün kendisi büyür. Çünkü asıl soru atığın nereye gittiği değil, neden bu kadar çok üretildiğidir.

Bugün plastik, bunun en açık örneği. Paketli gıda, hızlı tüketim, tek kullanımlık ürünler ve şirketlerin maliyeti hane halkına ve belediyelere yıkan ambalaj stratejileri, “çöpü” bir yan ürün olmaktan çıkarıp iş modelinin merkezine koyuyor. Bu noktada “bireysel farkındalık” dili yetersiz kalır. Elbette ayrıştırma yapmak değerli; ama tek başına yetmez. Bir tarafta tonlarca ambalajı piyasaya süren üretici, diğer tarafta tüketiciye “sen pipet kullanma” öğüdü… Burada dengenin bozulduğu açık.

Bu yüzden tartışmayı üç basit soruyla büyütmek gerekiyor: Atığı kim üretiyor? Atığın maliyetini kim ödüyor? Atığın riskini kim soluyor? Bu üç soru, çöp meselesini belediyecilik tekniğinden çıkarıp demokrasi meselesi haline getirir.

Atık ticareti ve “çöp kolonizasyonu”

Dünya ölçeğinde atık ticareti, zengin ülkelerin atığı daha yoksul ülkelere yönlendirdiği bir hat kurdu. Bu hattın dili genellikle “geri dönüşüm” ve “hammadde” üzerinden kuruluyor. Oysa pratikte, bu çoğu kez çevresel riskin ihracı anlamına geliyor. Bir ülkenin üretim ve tüketim fazlası, başka bir ülkenin toprağına “işleme kapasitesi” adıyla yığılıyor.

Çin’in 2017’de plastik atık ithalatını yasaladıktan sonra birkaç Uzakdoğu ülkesi ile birlikte (Malezya, Endonezya gibi) Türkiye de bu dolaşımın düğüm noktalarından biri haline geldiğinde, mesele yalnızca sınır kapılarında kontrol meselesi olmaktan çıkıyor. Mesele aynı zamanda içerdeki denetim, lisanslandırma, şeffaflık, izleme ve cezalandırma mekanizmalarının gücü haline dönüşüyor. Atık yönetiminin herhangi bir aşamasında şeffaflık yoksa, “geri dönüşüm” kolayca bir gri alana dönüşüyor: Kağıt üzerinde tesis, sahada açık alan. Kağıt üzerinde ayrıştırma, sahada yangın. Kağıt üzerinde bertaraf, sahada dere yatağı.

Bu gri alanın bedelini kim ödüyor? Çöp tesislerinin çevresindeki mahalleler, tarım alanları, su havzaları, o tesislerde çalışan işçiler ve çoğu zaman kayıt dışı, güvencesiz işlerde çalışan göçmenler.

Çöp bir “kent hakkı” meselesidir

Kent hakkı genellikle konut, ulaşım, kamusal alan üzerinden konuşuluyor. Oysa atık yönetimi de kent hakkının kalbinde duruyor: Temiz hava hakkı, temiz su hakkı, sağlıklı çevrede yaşama hakkı. Çöpün nereye yığıldığı, kimin mahallesinin risk bölgesi ilan edildiği, hangi bölgelerde denetim yapıldığı, hangi şirketlerin hangi izinlerle çalıştığı… Bunlar teknik kararlar değil, siyasal kararlardır.

Bu nedenle çöp meselesini “çevre duyarlılığı”na sıkıştırmadan konuşmak gerekir. Çünkü burada bir dağıtım politikası vardır: Riskin dağıtımı. Ve bu dağıtım çoğu zaman sınıfsaldır.

Ne yapılabilir?

Önce en temel ilkeyi kabul etmek gerekiyor: Atık yönetimi, atık ortaya çıktıktan sonra “temizleme” işi değil; atığın ortaya çıkışını azaltma, maliyetini adil dağıtma ve süreci şeffaflaştırma meselesi. Bu yüzden çözüm, belediyenin toplama kapasitesini artırmakla sınırlı kalamaz; üretim ve tüketim zincirinin en başına dokunmak zorunda.

Birincisi, atığı azaltmayan hiçbir geri dönüşüm politikası kalıcı çözüm olamaz. Ambalajın ve tek kullanımlık ürünlerin bu kadar yaygınlaşması, “ayrıştırıp toplarız” kolaycılığıyla yönetilemez. Depozito sistemleri, yeniden kullanım altyapıları, kamu kurumlarında ve büyük tedarik zincirlerinde ambalaj azaltma hedefleri gibi düzenlemeler, çöpün musluğunu kaynaktan kısmayı hedefler. Aksi halde geri dönüşüm, büyüyen çöp ekonomisinin yanında küçük bir dekor olmaya mahkûm olur.

İkincisi, üreticinin sorumluluğu gerçek bir yükümlülüğe dönüştürülmedikçe, maliyet hep hanelerin ve belediyelerin sırtında kalır. “Üretici sorumluluğu” yalnızca kâğıt üzerinde bir prensip değil; ölçülebilir hedefleri, denetlenebilir katkı payları ve yaptırımları olan bir çerçeve haline gelmeli. Ambalajı piyasaya süren şirket, bu ambalajın toplanmasının, ayrıştırılmasının ve güvenli biçimde işlenmesinin maliyetini de üstlenmek zorunda. Böylece tartışma “vatandaş ayrıştırmıyor” noktasından çıkıp “şirketler neden bu kadar ambalaj üretiyor” sorusuna taşınır.

Üçüncüsü, şeffaflık ve izlenebilirlik olmadan “geri dönüşüm” etiketi kolayca gri alana dönüşür. Atığın kaynağından nihai işleme kadar izlenebilir olması, lisanslı tesislerin düzenli ve bağımsız denetimlerden geçmesi, ihlallerin kamuoyuna açık raporlanması gerekir. Denetimin yalnızca kâğıt üzerinde değil, sahada ve sonuç doğuran bir biçimde işlemesi, yani ihlal varsa yaptırımın gerçekten uygulanması belirleyicidir. Özellikle karışık plastik ve kirli ambalaj akışlarında, “geri dönüşüm” ile “bertaraf” arasındaki sınırın bulanıklaştığı yerler tam da burasıdır.

Dördüncüsü, atık meselesinin emek boyutu merkeze alınmadan sürdürülebilir bir çözüm kurulamaz. Atık sektöründe çalışanların iş sağlığı ve güvenliği, koruyucu ekipman, düzenli sağlık kontrolleri, kayıt dışılığın azaltılması, insanca ücret ve sendikal haklar, çevre politikasının ayrılmaz parçasıdır. Çünkü bu alanda risk sadece çevreye değil, doğrudan bedenlere yazılır; zehirli maddelerle temas eden, dumanı soluyan, yangında ilk zarar gören çoğu kez işçilerdir.

Son olarak, yerel demokrasi olmadan atık yönetimi bir “yer seçimi” kavgasına sıkışır ve toplumun güveni kaybolur. Tesislerin nerede kurulacağı, nasıl işletileceği, hangi koşullarda izin verileceği gibi kararlar, sadece teknik raporların değil, yurttaşın söz hakkının da konusu olmalı. Yerel izleme komiteleri, belediye-şirket sözleşmelerinin şeffaflığı, çevresel etki değerlendirme süreçlerinin göstermelik olmaktan çıkarılması, “kim soluyacak” sorusuna verilecek en somut yanıtlardandır.

Çözüm, çöpü daha hızlı taşımak değil; çöpü kaynaktan azaltmak, maliyeti üreticiye yüklemek, denetimi şeffaflaştırmak, emekçiyi korumak ve yerel karar süreçlerini demokratikleştirmektir. Çöp yönetimi, kent yönetiminin turnusol kâğıdıdır; rengi, kimin hakkının gerçekten tanındığını gösterir.

 

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.