Dünya siyasetinin en ağır masalarından biri kurulduğunda, orada kimlerin oturduğu hiçbir zaman sadece diplomatik bir mesele değildir.
O masada aslında tarihin hangi yöne akacağı da belirir.
Bu nedenle bu yıl Münih Güvenlik Konferansı’nda Suriye’yi temsil eden heyetin içinde Kürt aktörlerin yer alması, sıradan bir diplomatik görüntü değildi. Uzun bir tarihsel boşluğun kırılması anlamına geliyordu.
Heyette bulunan Mazlum Abdi ve İlham Ahmed, sadece SDG temsilcileri olarak değil, yüzyıldır kurulan masalara çağrılmayan bir halkın fiili varlığını taşıyarak o salona girdiler.
O salona giren iki isimden ibaret değildiler.
Dışarıda bırakılmış bir tarihin ta kendisiydiler.
Tam da bu noktada içeride ve dışarıda yükselen bazı seslere bakmak gerekiyor.
Suriye’de daha müzakere ihtimali konuşulmaya başlar başlamaz her şeyi “çöküş”, her gelişmeyi “kaybediş” olarak sunan, felaket senaryolarını dolaşıma sokanları dinledik.
Sanki siyaset bir zafer grafiğinden ibaretmiş gibi…
Oysa siyasal mücadele düz bir çizgi değildir. Bazen geri çekilme, bazen durma, bazen yeniden kurma anları içerir.
Her tökezleme de son değildir, her sessizlik de yenilgi anlamına gelmez.
Kürt siyaseti, bölgesel dengeler, uluslararası güçlerin sert hegemonya mücadelesi ve savaşın yarattığı zorluklar içinde kararlarını vermek ve yönünü belirlemek zorunda kalıyor.
Bunları görmeden yapılan değerlendirmeler, ya doğru olmuyor ya da çok haksız oluyor.
Siyaset çok aktörlü bir zeminde yürür ve o zemin bazen daralır, bazen açılır.
Bugün sahada ve diplomaside belirginleşen şey, hamasi söylemlerle değil, ağırbaşlı bir akıl ve sabırla mücadele eden Kürt siyasetidir.
Kürtler arası ilişkilerde de dünyanın geri kalanıyla kurulan temaslarda da giderek öne çıkan irade, uzun soluklu ve çatışmasız bir geleceğin nasıl kurulacağına odaklanan bir yönelim gibi görünüyor.
Çünkü Kürt meselesi birkaç kültürel düzenleme, birkaç reform başlığıyla çözülebilecek bir mesele değil.
Kürtlerin siyasal ve hukuki olarak tanınıp tanınmadığı meselesi.
Başka bir ifadeyle mesele hep aynı soruya çıkıyor.
Kürtler masada mı değil mi?
Münih’te ortaya çıkan tablo bu yüzden sembolik değil, yapısal bir değişime işaret ediyor.
Dün “sahadaki aktör” diye tarif edilen bir gerçeklik, bugün uluslararası güvenlik düzeninin konuşulduğu yerde söz kuruyorsa, artık bu varlık yok sayılarak siyaset yapılamaz.
Düne kadar davet edilmeyenlerin kendi sandalyelerini alıp gelmesidir bu.
Ortadoğu’nun demokrasi üretemeyeceği, halkların birlikte yaşayamayacağı yönündeki eski ezberler de burada anlamını kaybediyor.
Birlikte yaşam iddiası teorik metinlerle değil, temsille ve kurulan ilişkilerle hayat bulur.
O masadaki varlık, bu coğrafyanın sadece krizlerin değil, yeni siyasal arayışların da mekanı olduğunu gösteriyor.
Ama bütün bunların kalıcı bir anlam kazanması için asıl düğümün çözüldüğü yer başka bir zemin olacak.
Eğer Kürtlük hala birçok yerde hukuken tanımsız, siyaseten tartışmalı ve tarihsel olarak askıda bırakılmış bir kimlik olarak kalırsa, dünyanın herhangi bir kentinde kurulan masaya oturmak kalıcı bir çözüm yaratmaz.
Uluslararası masalar, hukukla tamamlanmadıkça eksik kalır.
Kürtlük hukuk içine girmeden Kürtçe kamusal güvenceye kavuşamaz mesela.
Bugün Münih’te görülen şey belki de ilk kez bu gerçeği bu kadar açık biçimde ortaya koydu:
Kürtler artık masaya çağrılmayı beklemiyor, masasız bırakıldıkları her yerde yeni masanın nasıl kurulacağını gösteren bir özne.
Düne kadar kendilerini katliamla tehdit eden Şam geçici hükümetinin temsilcileri ile aynı heyette yer almaları ve kabul görmeleri tarihi bir andır.
Kürtler olmadan meşru bir Suriye olamayacağını herkese kabul ettirdiler.
Asıl mücadele şimdi başlıyor.
Türkiye’de de Suriye’de de Kürt meselesi bir sözleşme ihlali değil, sözleşme dışılık hali çünkü.
Çünkü sorun bir haklar meselesi değil, hak öznesi olarak tanınmama meselesi.
O uluslararası masada bizzat mücadele ederek elde edilen sandalye, Kürtlerin yaşadığı tüm coğrafyaların hukukunda ve siyasal düzeninde de karşılığını bulabilecek mi?
Yüz yıldır dışında bırakıldıkları masanın da değişmesi gerek çünkü.




