Düzeni koruma retoriğiyle normalleştirilen baskıcı rejimler, korkuyu bir yönetim tekniğine dönüştürürken insanların birbirine temas edebildiği kamusal alanı sessiz ve sinsi biçimde daraltır. Bu yazı, kötülüğün yalnızca ‘hastalıklı bir zihnin’ ürünü olmadığı; aksine modern iktidar mekanizmaları içinde kurumsallaşarak bir siyasal rasyonaliteye dönüştüğü fikrini psiko-politik bir çerçevede özetleme çabasından ibarettir.
Malign (habis) narsisizm, yalnızca kıyıcı bir kişilik örüntüsü değil; güçle kurulan ilişki içinde şekillenen, empati eksikliği ile şişirilmiş benlik algısının iç içe geçtiği bir psikopatoloji olarak tanımlanır. Başkalarının varlığını eşit bir özne olarak tanımakta zorlanan bu “kişilik örgütlenmesi”, en makul eleştiriyi tehdit, farklılığı ise zayıflık olarak algılama eğilimindedir. Siyasal alana taşındığında ise bireysel bir patoloji olmaktan çıkar ve toplumsal ilişkileri biçimlendiren, duyguları ve algıları yöneten güçlü, etkili ve kıyıcı bir iktidar diline dönüşür.
Malign narsisizmin siyasal alana nüfuz ettiğinde liderlik, yalnızca bir yönetme biçimi olmaktan çıkar; toplumların üzerine düşen karanlık bir gölgeye dönüşür. Bu gölge, hakikatin yerini alan bir sahne ışığı gibidir: gerçekliği aydınlatmak için değil, tek bir iradenin büyütülmüş siluetini görünür kılmak için yanar. Böyle zamanlarda gezegen, yalnızca ekonomik ya da ekolojik krizlerin değil, baskıcı rejimlerin ürettiği karanlık bir siyasal atmosferin ağırlığını taşır. Çünkü malign narsist liderlik, dünyayı ortak bir yaşam alanı olarak değil, sürekli teyakkuz hâlinde tutulması gereken bir güç alanı olarak görür; farklılıkları zenginlik değil, susturulması gereken bir uğultu gibi işitir. Ve tam da bu yüzden, kamusal olan yavaşça solarken, sessizlik konforlu bir düzen vaadi gibi parlatılır; gölge büyüdükçe hakikat geri çekilir, geriye yalnızca tek bir sesin yankısı kalır.
Bu liderlik biçimi çoğu zaman kaba zorbalıkla değil, düzen ve istikrar söylemiyle örülmüş bir rasyonalite aracılığıyla işler. Krizler, yalnızca yönetilmez; aynı zamanda yeniden üretilir. Toplumlar, güvende kalabilmek adına özgürlüklerinden küçük parçalar koparmaya razı edilirken, siyasal akıl yavaş yavaş korku merkezli bir mantığa dönüşür. Böylece baskıcı rejimlerin ürettiği kötülük, bir patlama anında değil; gündelik hayatın içine yerleşmiş, makul görünen yönetim teknikleri aracılığıyla yayılır. Onu tehlikeli kılan şey, açıkça ilan edilen bir zulüm değil; çoğu zaman “düzeni koruma” adı altında normalleştirilmiş bir siyasal akıl haline gelmesidir.
Baskıcı rejimlerin karanlığı, dışarıdan gelen bir fırtına gibi değil, içeriden ilerleyen bir aşınma gibi çalışır. Kurumlar görünürde varlığını sürdürebilir, kanunlar yürürlükte kalabilir; fakat kamusal alanın ruhu yavaşça zehirlenmeye başlar. İnsanların birbirine temas ettiği, ortak bir insanlık hissinin yeşerdiği zemin daraldıkça, siyaset bir diyalog alanı olmaktan çıkar ve tek sesli bir yankı odasına dönüşür. Bu süreçte kötülük, büyük ve dramatik hamlelerle değil; alışkanlıklarla, sessizlikle ve giderek olağanlaşan bir karanlıkla ilerler. Gürültüyle değil, gündelik hayatın içine sızan küçük uyum jestleriyle kendini kalıcı hale getirir.
Psiko-politik açıdan bakıldığında malign narsist liderlik, bireysel bir kişilik örüntüsünün sınırlarını aşarak kolektif ruh haliyle kurduğu karşılıklı bağımlılık üzerinden işleyen bir iktidar tekniğine dönüşür. Toplumsal kaygılar ve belirsizlikler, karizmatik ve neredeyse kutsallık atfedilen lider figürü etrafında yeniden örgütlenir; güvenlik arayışı ile itaat arasında örtük ama zorlayıcı bir bağ kurulur. Liderin kutsanmış ve büyütülmüş benliği, toplumun korkularına anlam veren bir çerçeve sunarken eleştirel düşünce geri çekilir; yerini itaat ve sadakatin ürpertici boşluğuna bırakır. Böylece baskıcı rejimlerin ürettiği karanlık yalnızca kurumsal bir düzenek olmaktan çıkar, aynı zamanda paylaşılan bir duygusal gerçekliğe dönüşür.
Oysa toplumları ayakta tutan yalnızca kurumlar değildir; insanların birbirine temas edebilmesi, ortak bir anlam çizgisinde buluşabilmesidir. Baskıcı rejimlerin ürettiği kötülük ise tam da bu bağı içeriden çözer. Bir anda değil, yavaş yavaş; kriz retoriğiyle, güvenlik söylemiyle ve normalleşmiş itaat pratikleriyle ilerler. Tam da bu yüzden anlatılan sadece bireysel kötülükler değil; kötülüğü mümkün ve makul kılan bir yönetme mantığıdır.
Belki de en zor olan, bu karanlığın gürültüsünü değil sessizliğini fark etmektir. Çünkü baskıcı rejimler en güçlü hallerine, kendilerini olağanlaştırdıkları eşikte ulaşırlar. Bu olağanlık perdesi aralandığında görünen şey ise açıktır: gezegeni yaşanmaz hâle getiren yalnızca krizler değil, krizleri yönetme biçimidir. Özetle; bugün ihtiyaç duyulan şey, insanlık fikrini yeniden kurmak; korku yerine teması, tahakküm yerine farklılığın göz kamaştırıcı zenginliğini inşa eden bir dil üretmek ve bizi birbirimize bağlayan bağların bir kıyafetin ilmikleri gibi görünmez ama vazgeçilmez olduğunu yeniden hatırlamaktır.
Muhsin Bilal, Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi, İstanbul Üniversitesi Psikoloji bölümünde ve Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde eğitim gördü. Halen avukatlık yapıyor.




