Başlangıç tarihini iç savaşın başladığı noktaya veya Şam’ın HTŞ güçlerine teslim edildiği zamana ya da 10 Mart mutabakatından itibaren alalım, Suriye’de ve Ortadoğu’da büyük bir dönüşüm yaşanıyor. Özellikle de son bir yıllık dilimde Kürtlerin geleceğini derinden etkileyecek alt üst oluşlar yaşandı ve yaşanmaya devam ediyor.
Batı ittifakı, yani kısaca NATO ve İsrail, Suriye’nin İran etkisinden çıkması ve Sunni bloğun bir parçası olması için HTŞ’nin Şam’ı ele geçirmesine alan açtı ve destekledi. Terör listelerinde para ödülüyle aranan Selefi Cihadistlere ışık hızında meşruiyet sağlandı, Beyaz Saray’da, BM Genel Kurulunda ağırlandılar. Birçok ülkenin üst düzey yetkilileri Şam’ı ziyaret edip terörist dedikleri Colani’ye desteklerini bildirdiler.
Bu hüsn-ü kabulün altında yatan, HTŞ’nin Ortadoğu dizaynında kullanışlı bir aparat olması ve verilecek talimatlara itiraz edebilecek gücünün olmamasıydı. Ve aynı zamanda Sunni hattın operasyonel aparatı olacak HTŞ’nin Suriye’de mutlak iktidarını sağlaması gerekiyordu ki Kürtlerin varlığı ve kontrol ettikleri alan bu planı aksatıyordu.
Dolayısıyla Kürtleri denklem dışına çıkarmak, mümkün olan en etkisiz konuma geriletmek için Halep’ten başlayan operasyonlara izin verildi. Kürtlerin bu saldırılara direncini sınırlayan birkaç açmazı vardı. SDG içinde ittifak halinde oldukları Arap unsurlarla hukukları hala devam ediyordu ve bu ittifakı bir anda bitirmek sadece Kürtlerin verebileceği bir karar değildi. Nihayetinde o ittifak bizatihi Arap unsurlar tarafından bozulunca Kürtler kendi alanlarına çekilip yeni baştan bir savunma hattı oluşturdular. Bu süreçte yaşananlar, Arap unsurların topraklarından hızlı geri çekilme, bir bozgun psikolojisi oluşmasına sebep oldu. Oysa Kuzeydoğu Suriye ve SDG, iç savaş koşullarında oluşmuş, bazı zorunlulukların dayattığı bir ittifaktı ve ilanihaye sürmesi pek de mümkün değildi. Dolayısıyla Rojava olarak hayat bulan, Kuzeydoğu Suriye’ye evrilen ve SDG bünyesinde sevk ve idare edilen yapı, zeminini yitirince tekrar Rojava’ya dönerek aslına rücu etti.
Kuzeydoğu Suriye’de kurulan yapı ve uygulanan sistem belki de Suriye’deki halkların bir arada yaşaması için olabilecek en demokratik ve özgürlükçü yapıydı. Ancak bu yapı Suriye’ye Batı ittifakı tarafından biçilen rol için kullanışlı değildi ve engel teşkil ediyordu.
Kürtlerin ikinci açmazı, Kürt nüfusun yaşadığı alanın coğrafi bütünlüğünün olmaması ve Halep’te, Afrin’de, Kobani’de, Serekaniye’de yaşayan Kürtlerin bir anlamda rehin gibi tutulabilmesiydi. Bu durum Kürtlerin hareket alanlarını ve askeri olarak da yapabileceklerini kısıtlayıcı etki yaptı. Ki bu yazı yazıldığında Kobani kuşatması hala tam anlamıyla bitmiş değil.
Bu süreçte askeri taktik ve stratejilerin eksikliği, diplomaside yaşanan yetmezlikleri tartışmak mümkün ama bunun gerçekliğini gösterecek olan zamandır. Akut durumlarda ve duyguların yoğun olduğu dönemlerde serinkanlı değerlendirmeler yapmak zordur. Bazı hamlelerin sonuçlarını görmek için beklemekten başka çare yoktur.
Tüm bu geri çekilme, alan kaybetme ve kuşatmalar altında bir şey daha oldu. Bölgede ve dünyada ayağa kalkan Kürtler, hem sınırları anlamsızlaştırdı hem de siyasetler üstü bir Kürt birliği ruhunu oluşturdu. Dünyanın her yerinde sokaklara taşan Rojava’yı sahiplenme ve direniş ruhu, emzikli çocuklardan saçlarını ören kadınlara kadar dünya gündemini salladı. Kürtler bu yüzyılda bir Kürt katliamına izin vermeyeceklerini çok net bir şekilde gösterdiler. Evet Kürtler Rojava’ya yani evlerine çekilmişti ama evlerini koruyacaklardı.
Bu sahiplenmeye dünya kamuoyunun bigâne kalması mümkün değildi. Nihayetinde HTŞ’nin patronları da hesaplarını gözden geçirmeliydi ve öyle de yaptılar. Bugün içinde bulunduğumuz düzlem, Kürtlerin revize ettirdiği hesapların sonucudur. Bu, Öcalan’dan Barzani’ye, Talabani’ye, Mazlum Abdi’ye kadar bütün Kürt siyasi liderlerinin emeğinin olduğu ama özünde yüzde yüz Kürt aklı ve üretimiyle gerçekleşmiş bir sonuçtur.
Geçtiğimiz bir buçuk ayın sahada pratik olarak deneyimlediğimiz gerçekliği kısaca böyle özetlenebilir. Elbette bölgesel ve uluslararası güçlerin etkisi, Ortadoğu’daki diğer gelişmelerin Rojava üstündeki gölgesi ve en önemlisi Türkiye’nin süreç boyunca tutumu üzerinde çok konuşulacak şeyler. Ancak konunun belki de üzerinde durulması en elzem olan yönü, bu yaşanan sürecin muhataplarında yarattığı düşünsel değişim etkisidir. Bu yazının meramı da budur aslında.
Olmayacak olanın kabulü
Bir sorunun çözümünde tarafların gerçeklik zemininde kalması, mümkün olanın öncelenmesi yaşamsaldır. Mümkün olanı öncelemek, olmayacak olanın kabulüdür yani makulde kalmaktır.
Öcalan; “mükemmel olanı değil, rasyonel olanı tercih etmeliyiz”, diyor. Bu soğuk bir realizmdir, duygudan arınmıştır. Ve Öcalan tam da duygular üzerinden tartışılıyor şu an. Tartışmayı başlatanların ortaya koyduğu bir perspektif yok, duygular var. Oysa Ortadoğu’da siyaset, derin bir duygusallığa sarmalanmış sert bir gerçekliktir.
Olmayacak olan bertaraf edilmediği müddetçe aralanacak olan Kürtler için katliam kapısıdır. Olmayacak olan, zaman, zemin ve konjonktür meselesidir. Dünya 1900’lerin dünyası değildir. Kürtlerin bu konuda deneyimi ve hafızası vardır. Olmayacak olanın bertarafı, mümkün olana alan açar. Mümkün, makul olandır, üzerine gelecek inşa edilir.
Son bir buçuk aylık süreçte Kürtlerin liderleri makulde buluşmuş, mümkün olanı yaratmıştır. Özellikle Öcalan ve Barzani’nin çabaları muhataplarını da bu makuliyet zeminine çekmiştir. 29 Ocak mutabakatından önceki temaslar ve sonrasında Münih konferansında oluşan hava, mümkün olana alan açmıştır. Çünkü makuliyet zemininde kalma zorunluluğu sadece Kürtler için geçerli değildir.
Kürtlerin birincil muhatabı olan içinde yaşadıkları devletler ve dolaylı muhatabı olan uluslararası güçler de bu süreçte olmayacak olanı gördüler diyebiliriz. Bu gerçeklik, Kürtlerin bu yüzyılda topraklarından, kimliklerinden vazgeçmeyeceği ve katliamlara karşı direnecekleridir. Kürtler bu olmazı bertaraf etmiş ve muhatapları da bunu kabullenmek zorunda kalmıştır.
Dünyanın kural temelli ilişki biçiminden, güç temelli ilişki biçimine son hızla geçtiği bir düzlemde öncelikli olan Kürtlerin güvenliğini sağlamak ve siyasi bir özne olarak varlığını devam ettirmesidir. Bu Kürtlerin birlikte yaşadıkları toplumlarla demokratik ilişkiler kurmasıdır. Öcalan bunu “demokratik cumhuriyet ve demokratik ulus” olarak adlandırıyor. Mümkünü inşa etmeye çalışıyor.
Mümkün, üstünde yürünmekte olan zeminin, içinde bulunulan düzlemin realize edilmesidir. Zemin ve düzlem değiştiği müddetçe, mümkün yeniden inşa edilir. Mükemmel hep bir yerlerde durur, duyguları besler. Ancak inşa edilecek olan, makul olandır.




