Barış affetmek değil dönüştürmektir
Sevda Çetinkaya 25 Şubat 2026

Barış affetmek değil dönüştürmektir

Çatışmanın sona ermesi çoğu zaman yanlış bir soruyla tartışılıyor:
“Silah bırakanlar affedilecek mi?”

Oysa modern çatışma çözümü deneyimleri bize şunu söylüyor ve öğretiyor:

Mesele af değildir.

Mesele, şiddetin bittiği yerde hayatın nasıl yeniden kurulacağıdır.

Dünyada bunun adı DDR modelidir: silahsızlanma, terhis ve yeniden entegrasyon.

Yani silahlar bırakılır, silahlı yapı feshedilir. Sonra silah bırakanlar, tüm yurttaşlar gibi toplumsal hayata katılır, siyaset yapar, sözünü demokratik kanallardan söyler.

Bu süreç bir bağışlama değildir.
Bir cezasızlık tartışması hiç değildir.

Bunun adı çatışmayı ve şiddeti sona erdirmektir.

DDR’nin amacı geçmişi örtmek değil, gelecekte yeniden silaha dönüşü imkansız hale getirmektir.

Çünkü kalıcı barış, silahlı çatışmayı ortaya çıkaran siyasal ve toplumsal koşulların ortadan kaldırılmasıyla mümkündür.

Mesele birilerini o yakışıksız ifadeyle “topluma geri kazandırmak” değil, zaten bu toplumun parçası olan insanların eşit ve özgür yurttaşlık temelinde ortak hayatın içinde yer almasını sağlamaktır.

Silah bırakma meselesini bireysel bir “eve dönüş” çağrısına indirgemek, çatışmanın siyasal niteliğini görmezden gelmektir.

Silahı bırakan insanlar yalnızca bireysel tercihler yapmış kişiler değildir, belirli bir tarihsel ve siyasal sorunun içinden çıkmışlardır.

Bu nedenle çatışma çözümü terminolojisinin kavramlarıyla söylersem; negatif barış sürecinin tamamlanması teslimiyet diliyle değil, sonrasında nasıl bir demokratik alanın kurulacağının güvenceye alınmasıyla mümkündür.

Düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüğünün gerçekten sağlandığı, demokratik siyasetin kriminalize edilmediği; sorunların siyaset zemininde çözülebileceğine dair güvenin tesis edildiği bir ortam yaratılmadan, silahsızlanma tek başına barış anlamına gelmez.

Eğer burada bir adalet tartışması yapılacaksa, bu tartışma klasik ceza hukuku çerçevesinde yürütülemez.

Daha fazla yargılama ya da daha ağır cezalar, toplumsal barış üretmez. Tarih bunun tersini defalarca gösterdi.

Bu nedenle çatışma sonrası süreçlerde hakikat ve yüzleşme mekanizmaları devreye girer.

Hakikat komisyonları, geçmişte ne yaşandığını açığa çıkarmak, mağduriyetleri tanımak, sorumluluğu görünür kılmak ve toplumun birlikte yaşama zeminini yeniden kurmak için oluşturulur.

Bu mekanizmalar geçmişi unutturmaz. Tam tersine inkarın yerine kamusal hafızayı koyar. Çünkü yüzleşilmeyen hiçbir tarih kapanmaz. Bastırılır, ertelenir ama siyasal gerilim olarak varlığını sürdürür.

Türkiye’de kayıp yakınlarının yıllardır dile getirdiği eleştiriler de bu ihtiyacı açık biçimde ortaya koyuyor.

Bu süreçlerde anlatılan hakikatlerin ve adalet taleplerinin örneğin Meclis çözüm komisyonunun raporuna yansımaması, zorla kaybetmeler gibi ağır ve sistematik ihlallerin yok sayılması, yalnızca geçmişe dair bir eksiklik değildir.

Cezasızlık tartışılacaksa buradan tartışılmalı.

Hakikat tanınmadığında acının da adalet talebinin de ortadan kalkmadığı aksine daha derin bir güvensizlik yarattığı aşikar.

Bu çerçevede dile getirilen talepler, intikamcı bir adalet çağrısı değil, bağımsız ve etkili bir hakikat komisyonunun kurulması, kayıpların akıbetinin açıklanması, sorumluların korunmasına yol açan cezasızlık uygulamalarının sona ermesi, ulusal ve uluslararası hukuk kararlarının eksiksiz uygulanması gibi, birlikte yaşamın ahlaki ve hukuki temelini güçlendirmeye dönük öneriler olarak öne çıkıyor.

İşte bu onarıcı adalettir.

Onarıcı adalet cezayı reddetmez ancak cezayı tek başına çözüm olarak görmez. Amaç yalnızca yargılamak değil, bozulan toplumsal ilişkiyi onarmaktır.

Çünkü savaş yalnızca bir hukuk dışılık değil, toplumsal bağın kopmasıdır. Barış ise o bağı yeniden kurma iradesidir.

Silah bırakanları çatışmalı dönemin geçmişiyle tanımlamak, çatışmayı başka bir biçimde sürdürmek anlamına gelir.

Onu sorumluluğu ile birlikte demokratik hayatın içine dahil edecek yolları açmak ise şiddetin döngüsünü kırar.

Bu affetmek değil, siyaseti ve ortak yaşamı yeniden işler hale getirmektir.

Dolayısıyla mesele şu:

Barış bir tarafın kazancı değil ortak hayatın yeniden kurulmasıdır.

Toplumsallaştığı anda artık bir müzakere başlığı değil, gündelik hayatın kendisi haline gelir.

“Tamam bugün ilan ediyoruz barış oldu” denilerek bunun mümkün olacağını düşünmüyor kimse di mi?

İnsanların gündelik hayatında karşılık bulması lazım bu barışın.

Hukuki karşılığının olması şart, bu olmazsa olmazı elbette. Ama bu yetmez, sokakta hissedilmesi lazım bu barışın.

Türkiye’nin acil meselesi silah yerine demokratik siyaseti seçenlerin ve bu sürecin baş müzakerecesi Abdullah Öcalan’in hukuki ve siyasi statüsünü netliğe kavuşturmak.

Sonrasında ise gerçek bir sınav bekliyor hem siyaseti hem toplumu:

Sadece sözlerle mi devam edilecek, yoksa eşitlik ve özgürlük temelinde adil ve eşit bir birlikte yaşam kurulabilecek mi?

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.