Barışa ‘evet’, ama nasıl?

Barışa ‘evet’, ama nasıl?
  • Yayınlanma: 26 Şubat 2026 10:17
  • Güncellenme: 26 Şubat 2026 10:20

Raporun ardından sosyal medyada yükselen temkinli ses

Barış ve Kardeşlik Komisyonu raporu bir hafta önce açıklandı. Metin kamuoyuna sunuldu, ardından tartışmalar başladı. Fakat tartışmalarda asıl dikkat çekici olan şey raporun kendisinden çok, raporun etrafında oluşan duygu iklimi.
SAMER saha araştırmaları merkezinin sosyal medya analizi bu iklimin bağlamlarını gözler önüne seriyor… Sosyal medyada atılan yüzlerce tweet bize şunu söylüyor:
Kürt kamuoyu barış fikrine karşı değil. Ama koşulsuz da değil.
Aslında mesele tam burada düğümleniyor.

Rapor öncesi: Umut var, ama hafıza daha güçlü

Merkezin analizine göre; Rapor açıklanmadan önce sosyal medya paylaşımlarında en baskın duygu güvensizlik! Fakat bu güvensizlik, barışa karşı ideolojik bir reddiye değil. Daha çok, geçmiş deneyimlerden süzülen kolektif bir temkinlilik.
“Kaç bahar geçti?”
“Aynı senaryo.”
“Ortada süreç yok.”
Bu cümleler yalnızca bugünü değil, hafızayı konuşuyor.
Barış tartışması umutla birlikte yürüyor ama araya mesafe koyarak. İnsanlar bir metnin yayımlanmasını değil; geri dönülemez, somut, hukuki adımlar görmek istediklerini söylüyor. Çünkü meşruiyet, artık sözle değil, güven üreten icraatla ölçülüyor.

Barış mı, suskunluk mu?

Rapor açıklandıktan sonra eleştiriler daha somut hale geldi. En temel itirazlardan biri şu: Kürt meselesi hâlâ “terör/terörsüzlük” parantezi içinde mi ele alınıyor?
Tweetlerde sıkça karşılaşılan bir cümle şuydu:
“Terörsüzlük adı altında barış değil, suskunluk.”
Bu tepkiyi anlamak zor değil. Eğer bir mesele yalnızca güvenlik başlığına indirgenirse, onun siyasal ve tarihsel boyutları görünmezleşir. O zaman barış, eşitlik üreten bir dönüşüm değil; sessizliğe davet gibi algılanır.
Kürt kamuoyunun önemli bir kısmı için barış, yalnızca silahların susması değil. Kimliğin tanınması, hukuki güvence, anayasal eşitlik ve adaletle birlikte anlam kazanan bir şey.
Bu yüzden “Barış kimin için, adalet kimin için?” sorusu sosyal medyada bu kadar yaygın.

Adalet meselesi: İsme indirgenmeyen bir talep

Rapor öncesi ve sonrası tartışmalarda hukuki başlıklar özellikle öne çıktı. Umut hakkı, genel af ve özellikle Selahattin Demirtaş’ın durumu sıkça gündeme geldi.
Fakat burada dikkat çekici olan şu: Talep yalnızca bir kişinin serbest bırakılması değil. Daha geniş bir kolektif adalet beklentisi var. İnsanlar barışı bir “jest” olarak değil, eşitlikçi bir hukuk düzeni olarak görmek istiyor.
Barış, eğer adalet üretmiyorsa, eksik kabul ediliyor!

Temsil krizi: “Biz nerede duruyoruz?”

Rapor sonrası en sert tartışma başlıklarından biri temsil meselesi olmuşa benziyor. Özellikle DEM Parti üzerinden yürüyen bir eleştiri hattı bu fikri belirgin kılıyor.
Sorular net:
“Bu süreç bize anlatıldı mı?”
“Biz nerede duruyoruz?”
Burada doğrudan bir parti karşıtlığından çok daha derin bir mesele var: Kürt seçmenin özne olma talebi. Sürecin siyasal aktör arasında oldukça kapalı yürütüldüğü algısı, dışlanmışlık duygusunu güçlendiriyor.
Temsil yalnızca sandıkla kurulmuyor; katılım ve şeffaflıkla pekişiyor.
Eğer insanlar kendilerini sürecin parçası değil, izleyicisi gibi hissederse, en iyi metin bile mesafeyle karşılanır.

Şerh kararı: Teknik mi, çelişki mi?

Bir diğer tartışma da şerh kararı üzerine yoğunlaşıyor. “Madem şerh verilecekti, neden başta onaylandı?” sorusu sosyal medyada yaygın.
Burada ilginç olan, teknik bir prosedürün kamusal algıda siyasal tutarsızlık gibi okunması. Bu da bize şunu gösteriyor: Barış süreçlerinde yalnızca metnin içeriği değil, karar alma biçimi ve zamanlaması da meşruiyet üretiyor ya da zedeliyor.
Şeffaflık eksikliği, en küçük prosedürel detayı bile güven krizine dönüştürebiliyor.

Sonuç: Reddedilen barış değil, belirsizlik

Sosyal medya verileri açık bir tablo ortaya koyuyor:
Barış fikri kategorik olarak reddedilmiyor.
Ama şu koşullarla kabul ediliyor:
• Güvenlik dilinin aşılması,
• Hak temelli açık bir demokratikleşme hattı,
• Somut ve bağlayıcı hukuki düzenlemeler,
• Adalet ve yüzleşme mekanizmaları,
• Toplumsal katılım ve şeffaflık.
Yani mesele barışa “evet” mi “hayır” mı sorusu değil.

Mesele şu: Nasıl bir barış?

Eğer barış eşitlik, adalet ve dahil edilme üretmiyorsa; yalnızca bir metin olarak kalır.
Ama eğer güven üretirse, o zaman temkinli bekleyiş yerini sahiplenmeye bırakır.
Bugün sosyal medyada gördüğümüz şey bir reddiye değil.
Koşullu bir kabul.
Ve belki de en gerçekçi barış tartışması tam olarak burada başlıyor.

Not: SAMER’in raporuna şu linkten erişebilirsiniz;

BARIŞ VE KARDEŞLİK KOMİSYONU RAPORU ÖNCESİ VE SONRASINDA SOSYAL MEDYA PAYLAŞIMLARI ANALİZİ