Barış sürecinin ilerleyebilmesi, niyet beyanlarının ötesine geçen somut hukuki ve siyasal adımların atılmasına bağlıdır.
Bir süredir bu köşede barış arayışını farklı metaforlar üzerinden tartışıyoruz. Kimi zaman kapılardan, kapanlardan; kimi zaman gölgede kalan fırsatlardan söz ettik. Aradan geçen bir yıllık sürede sürecin beklenen hızda ilerlediğini söylemek zor olsa da, diyalog ihtimalinin tamamen ortadan kalkmadığını da teslim etmek gerekir. Bugün geldiğimiz noktada temel soru hâlâ geçerliliğini koruyor: Bir yılın sonunda barış neden arzu edilen mesafeyi kat edemedi?
Bu sorunun yanıtı yalnızca eksikliklerde değil, aynı zamanda açığa çıkan irade işaretlerinin nasıl değerlendirileceğinde de saklıdır. Zira süreç, ilk aşamasında ortaya konan niyet beyanlarının ötesine geçmeyi; sorumluluk üstlenen ve somut adım atma cesareti gösterebilen bir siyasal yaklaşımı zorunlu kılmaktadır.
Sürecin gereklilikleri bir yıllık süre içerisinde sıkça yazılıp çizildi; tekrara gerek yok. Fakat durumu tarif eden en çarpıcı cümle, zaten iktidar cenahından gelmişti: “Barış kuşu tek kanatlı uçmaz.” Bir yıl sonra dönüp baktığımızda tablo şu: Kuş gerçekten tek kanatlı kaldı. Üstelik uçmaya çalışan o kanat da zaman zaman yaralandı.
27 Şubat’taki Demokratik Toplum ve Barış Çağrısı, yalnızca silahların susmasına değil, meselenin güvenlik ekseninden çıkarılıp demokratik siyaset zeminine taşınmasına işaret ediyordu. Sayın Öcalan’ın bu yöndeki perspektifi, çözümü “tasfiye” mantığında değil; demokratik temelde sağlanacak, yasal ve anayasal güvenceli bir entegrasyon fikrinde arıyordu.
Başta PKK’nin aldığı fesih ve silahsızlanma kararları olmak üzere Kürt siyasi hareketinin attığı adımlar, sembolik olmaktan öte tarihsel bir eşik anlamı taşıyordu. DEM Parti ve diğer aktörler, bu eşiği demokratik siyaset lehine değerlendirme iradesi gösterdi. Türkiye sınırları içinde çatışmalı süreçten kaynaklı can kayıplarının büyük oranda durması da bu bağlamda önemli bir gelişmeydi.
Buna rağmen süreci nihai sonuca taşıyacak daha cesur tutumlar geliştirilemedi. Barış süreçlerinde genelde tek taraflı cesaret yeterli değildir. Devletin ve iktidarın atması gereken asgari hukuki ve siyasi adımların gecikmesi, sürecin en kırılgan noktasını oluşturmaya devam ediyor. Kezâ Rojava’ya dönük “tasfiye” arayışlarından vazgeçilmemesi de öyle. Meclis Komisyonu’nun çalışma yöntemi ve nihai raporu, bu handikapları gidermek yerine bizzat kendisi yeni handikaplar üretince işler daha sıkıntılı bir hâl aldı. Oysa Kürt meselesi yeni düğümler yaratarak değil, mevcut düğümleri açarak çözülebilecek bir meseledir.
Hukuk alanında da tablo köklü biçimde değişmiş değil. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmaması; Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ başta olmak üzere siyasetçilerin tutukluluk hâlinin sürmesi; hasta tutsaklar ve infazı yakılanlara ilişkin uygulamalar, demokratik siyasetin alanını genişletmek yerine daraltan bir etki yaratmaktadır. Barışın dili ile güvenlik refleksinin dili arasındaki gerilim, toplumsal güven duygusunu zayıflatmayı sürdürmektedir.
Ancak hakkını teslim etmek gerekir ki, sürecin tamamen iradesiz kaldığını söylemek de gerçeği eksik okumak olur.
Son dönemde yapılan açıklamalar ve parlamenter zeminde yürütülen temaslar, henüz somut karşılığını bulmamış olsa da siyasal düzlemde yeni bir tartışma alanının oluştuğuna işaret etmektedir. Uzun yıllar boyunca mutlak bir tabu olarak görülen, Sayın Öcalan’ın hukuki ve siyasi statüsünün ne olacağına dair meselenin kamusal alanda daha açık biçimde telaffuz edilmesi, sürece ilişkin zihinsel eşiklerde kısmi bir değişime işaret etmektedir.
Ne var ki bu başlığın dile getiriliyor olması tek başına yeterli değildir. Barış süreçlerinde belirleyici olan, açıklamaların hukuki ve siyasal karşılık üretip üretmediğidir. Eğer ortaya konan irade ölçülebilir ve geri döndürülemez adımlarla desteklenmezse, açılan tartışma alanı güven artırıcı bir işlev görmek yerine yeni bir beklenti yönetimi krizine dönüşme riski taşır. Bu nedenle mesele, sözün söylenmiş olmasından ziyade o sözün hangi kurumsal ve hukuki zemine oturtulacağıdır.
Burada belirleyici olan husus şudur: Eğer barış kuşunun ikinci kanadı gerçekten açılacaksa, bunun somut hukuki ve siyasi adımlarla görünür hâle gelmesi gerekir. Her şeyden önce hukuk devleti ilkesinin asgari gereklerinin yerine getirilmesi elzemdir. AİHM ve AYM kararlarının uygulanması; siyaset alanını daraltan tutukluluk pratiklerinin gözden geçirilmesi; ifade, örgütlenme ve temsil hakkının genişletilmesi; infaz rejimindeki eşitsizliklerin giderilmesi gibi başlıklar yalnızca bir “iyi niyet göstergesi” değil, barışın altyapısıdır.
İkinci olarak, müzakere ve iletişim kanallarının kurumsallaştırılması gerekir. Süreç kişilere, dönemsel siyasi dengelere ya da taktik manevralara bağlı kaldıkça kırılgan olmaya mahkûm olur. Oysa kalıcı barış, kurumsal güvenceyle mümkündür. Sayın Öcalan’ın mesajlarının kamuoyuna doğrudan ve şeffaf biçimde iletilebileceği koşulların sağlanması — örneğin gazetecilerin adaya götürülmesi — yalnızca sembolik değil, aynı zamanda güven artırıcı bir adım olacaktır. Bu tür bir açıklık, spekülasyon alanını daraltır, toplumsal güveni genişletir.
Üçüncü olarak, sürecin bölgesel boyutuna dair daha rasyonel ve çatışma azaltıcı bir perspektif geliştirilmelidir. Rojava, Şengal ya da Mahmur başlıklarında güvenlik merkezli “tasfiye” yaklaşımının sürdürülmesi, içerideki süreçle çelişen bir görüntü üretmektedir. Oysa barış, coğrafi olarak parçalanamaz bir iklimdir; bir yerde daraltılıp başka bir yerde genişletilemez.
Tüm bu başlıklar, aslında karamsarlık üretmek için değil, umudu gerçekçi bir zemine oturtmak için önemlidir. Çünkü umut, soyut bir temenni değil; somut adımlara dayanan bir irade hâlidir. Barış süreçleri doğaları gereği zikzaklıdır. Dünya örnekleri, ilerlemenin çoğu zaman geri çekilmelerle, krizlerle ve güven bunalımlarıyla iç içe geçtiğini gösteriyor. Fakat belirleyici olan, kriz anlarında tarafların süreci tamamen terk edip etmediğidir.
Bugün Türkiye’de henüz “tam kopuş” anlamına gelen bir eşik yaşanmış değildir. Tersine, tüm handikaplara rağmen diyalog ihtimali bütünüyle kapanmamıştır. Dolayısıyla tabloyu yalnızca “yaralı kanat” metaforuyla değil, “iyileşme ihtimali” üzerinden de okumak gerekir. Kuş hâlâ oradadır. Uçamıyor olabilir; fakat gökyüzü de tamamen kapanmış değildir.
Albert Camus’nün dediği gibi: “Umutsuzluk, insanın sorumluluk üstlenmekten kaçtığı yerde başlar.” Türkiye için bugün mesele tam da budur: Sorumluluk üstlenmek ve ikinci kanadı açacak cesareti göstermek. Aksi hâlde barış ihtimali, uçuş eşiğinde bekleyen bir kuş gibi gökyüzünde asılı kalacaktır.
Eğer irade beyanları somut, ölçülebilir ve geri döndürülemez adımlara dönüşürse, ikinci aşama yalnızca bir takvim değişikliği değil, gerçek bir siyasal eşik olacaktır. O zaman barış kuşu sadece uçmayı denemeyecek; gerçekten havalanacaktır.




