Milli Parklar Kanunu’nda ve doğa korumaya ilişkin pek çok kanunda değişiklik içeren kanun teklifinin görüşmeleri, TBMM’de bu hafta da sürecek. Teklif, doğal varlıkları piyasanın hizmetine sunan kritik düzenlemeler içeriyor. Bu değişiklikler, doğa koruma anlayışında bir geriye gidişi gösterirken, yaşadığımız coğrafyayı algılama biçimimizi de dönüştürecek bir içerik taşıyor.
Türkiye’de elli ayrı milli park bulunuyor. Bu alanların toplam büyüklüğü ülke yüzölçümünün yaklaşık yüzde birine denk geliyor. Ancak Milli Parklar Kanunu, amaç maddesinde de açıkça belirtildiği gibi milli parklar ile birlikte tabiat parkları, tabiat anıtları ve tabiatı koruma alanlarını da kapsıyor. Bu nedenle biyolojik çeşitlilik açısından önemli alanları, yaban hayatı gelişim sahalarını, göller ve dereler gibi su varlıklarını birlikte düşünmek gerekiyor. TMMOB Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi’nin kanun teklifinin geri çekilmesi için yaptığı açıklamada, korunan alanlarımızın tamamı Türkiye yüzölçümünün %9’u civarında görünüyor. Bu rakamlar, doğa koruma çalışmalarında nerede olduğumuzu göstermesi ve dünyanın diğer ülkeleriyle yapılacak kıyaslamalar açısından önem arz ediyor. Ama bu istatistiklerin, bizim için rakamdan çok daha fazla anlamı var.
Türkiye’de doğup büyümüş, bu ülkenin kamu ya da özel okullarında eğitim almış insanlar için Milli Parklar ya da doğal güzelliklerimiz sayısal karşılığından ziyade yaşadığımız coğrafya ile aramızdaki bağın güçlü ifadelerinden biridir. Burada “milli” olan hepimizin ortak zenginliği, kamusal varlıklarımızdır. Yaşadığımız toprakları, bizim için yurt veya ülke haline getiren yerlerdir. Doğal güzelliklerimiz, kapsadıkları yüzdelik oranın ötesinde yurttaşlık bilincimizin ve kültürel kimliğimizin birer parçasını oluşturur.
Uludağ, Kazdağları, Marmaris, Nemrut Dağı, Ağrı Dağı, Hatila Vadisi, Abant Gölü, Kuş Cenneti, İğneada Longoz Ormanları aklımıza hemen gelecek pek çok örnek verebiliriz. Şimdi bu alanlar müştereklerimiz olmaktan çıkartılıp “işletme alanına” dönüştürüyor. Bu alanları korumakla görevli kurum olan Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü(DKMP) ise EPDK veya MAPEG gibi piyasa düzenleyici bir kurum haline getiriliyor. Kanun teklifiyle DKMP’nin yetkilerine eklenen “ya da işlettirilir” ibaresi, kamu hizmetlerinin özelleştirmesinde kullanılan bilindik bir hukuksal formül. Neoliberal politikaların bir izdüşümü olarak doğal varlıklarımız özelleştiriliyor. Bunu denize girmek için mücadele edilen kıyı işgallerine benzetebiliriz. TBMM’den geçmekte olan kanun maddeleri, doğada gezip dolaşmak için her seferinde daha pahalı bilet almak zorunda kalacağımız günlerin kapısını açıyor.
Cumhuriyet tarihi boyunca yaratılan koruma statüleri darmadağın edilirken eş zamanlı olarak mekânsal algılarımız aşınıyor. Milli Parklar ile ilgili gelişmelere paralel şekilde millet bahçesi uygulamalarına hız veriliyor. Artık millet bahçelerinin AKP’nin mekansal politikasının stratejik başlıklarından biri olduğu net bir biçimde görülüyor. Tipik bir AKP propaganda taktiği olarak Osmanlı’nın son dönemlerine referansla kentsel kamusal alanların ticarileştirilmesi hedefleniyor. Oysa Osmanlı’nın son dönemleri ve sonrasında Cumhuriyet dönemindeki millet bahçeleri, Taksim Meydanı ve bugüne Güvenpark olarak kalan alan gibi birer kentsel kamusal alandı. Bugün “millet bahçesi” adı altında yapılanlar ise inşaat şirketlerine noktasal olarak yatırım alanları yaratmaktan ibaret. Şehir Plancıları Odası(ŞPO) tarafından yıllar öncesinden “Millet bahçeleri, iktidar ideolojisinin mekansal boyutta yeniden üretilmesinin bir aracıdır” diyerek açtığı davaları hatırlamakta yarar var. Gerçekten de yeşil kamuflajla yürürlükte bulunan plan kararları bozularak şirketler lehine servet transferi yaratacak şekilde kentler dönüştürülüyor.
Milli parklar ile millet bahçeleri AKP’nin mekânsal dönüşüm stratejisinin kırsal ve kentsel alandaki ayaklarıdır. Bütün ülkeyi kapsayan aynı mekânsal politik programın parçalarıdır. Milli parklarımız, millet bahçesine dönüştürülüyor.




