8 Mart Dünya Kadınlar Günü nedeniyle dünyanın dört bir yanından kadınlar, aynı anda eşitlik, özgürlük ve savaşsız bir dünya talebiyle alanlarda olacak. Artan militarizasyon hem kamusal tartışma zeminini hem de kadınların gündelik hayatını belirleyen temel başlıklardan biri haline gelmiş durumda.
Savaş ve güvenlik eksenli politikaların gölgesinde kadınlar ve feminist örgütleri, barış ve eşitlik taleplerini yükseltiyor.
8 Mart’ın mimarlarından biri olan Rosa Luxemburg’un savaş ve militarizme karşı verdiği mücadeleyi devralan kadınlar, kararlılıkla yola devam ediyor.
Almanya merkezli çalışmalarını sürdüren Rosa Luxemburg Vakfı’nın (RLS) İsrail Tel Aviv Ofisi Proje Yöneticisi Donia Abbas ile 8 Mart dolayısıyla MA’ya değerlendirmelerde bulundu.
8 Mart’ın küreselleşmesinin “kadınlığın kurumsallaşmış bir kutlaması” olmadığını belirten Donia Abbas, kapitalizmin kadınların sömürülmesini ve mülksüzleştirilmesini sınırların ötesine taşımasına karşı cevap veren enternasyonalist mücadele olduğunu söyledi.
‘8 Mart hiç bir zaman sembolik bir gün olarak tasarlanmadı’
“Kadınları ezen küresel sermaye ve ataerkil sistemlerin pasaportu yoktur” diyen Donia Abbas, kadınların karşı karşıya kaldıkları sorunlar farklı olsa da bunları şekillendiren yapıların birbiriyle bağlantılı olduğunu söyledi. Donia Abbas, şunları söyledi:
“Dünya Kadınlar Günü hiçbir zaman sembolik bir gün olarak tasarlanmadı. Uluslararası bir mücadele günü olarak tasarlandı. Gücü, tam da ikili karakterinde yatıyor. Ortak bir siyasi ufuk, birçok yerel talep. Burada ücretler için mücadele eden bir kadın, orada eğitim için mücadele eden bir kadın, başka bir yerde işgalden veya otoriter kontrolden kurtulmak için mücadele eden bir kadın. Bunlar ayrı mücadeleler değil, aynı egemenlik sistemin farklı ifadeleri. Masada bir yer talep eden ‘liberal’ taleplerin ötesine geçtik. Soru, adaletsiz yapılara nasıl dahil olunacağı değil, bu yapıların nasıl dönüştürülmesi gerektiğidir? Kadınları birleştiren şey, soyut bir ‘kardeşlik’ değil, kurtuluşun yapısal ve kolektif olduğu bilincidir. İşgal, sömürü, savaş ve yoksulluk bazılarının hayatını belirlediği sürece, diğerlerinin özgürlüğü sadece rahatlatıcı bir yanılsamadır.”

‘Demokratik hak ile ilgili somut bir siyasettir’
Sistemin, kadınlara bakım, hayatta kalma ve duygusal dayanıklılığı yüklediğini ancak hiçbir zaman siyasi bir güç olarak tanımadığını vurgulayan Donia Abbas, şöyle devam etti:
“Bu yüzden feminist grev geleneği bu kadar önemlidir. ‘iş’ tanımını ücretin ötesine genişletir. Bakım işini, üreme işini, toplumsal hayatta kalma işini ve şiddetle mücadele işini, özellikle kriz dönemlerinde toplumların işleyişinin merkezinde yer alan işler olarak adlandırır. 8 Mart, küçümseyici anlamda ‘kimlik siyaseti’ değildir. Bu, gıda, barınma, ücretler, güvenlik, bedensel özerklik, göç ve yaşam koşullarını şekillendirme demokratik hak ile ilgili somut bir siyasettir.”
Donia Abbas, kadın mücadelesinin Rosa Luxemburg’un ruhuna uygun olarak doğası gereği enternasyonalist olduğunu ve güvenliğin orduların gücü veya sürekli olağanüstü hal mantığı ile tanımlanmasını reddettiğini söyledi. Donia Abbas, “Gerçek güvenlik sosyaldir. Sağlık hizmetleri, eğitim, ekonomik saygınlık ve demokratik katılımla ölçülür. Bu nedenle 8 Mart net bir mesaj veriyor; kadınlar artık savaş ve imparatorluk sistemlerinin ayakta kalmasını sağlayan sessiz temel olmaya devam etmeyecek. Kriz zamanlarında toplumu ayakta tutmamız bekleniyorsa, dönüşüm zamanlarında da onun geleceğini şekillendirme hakkına sahibiz” diye konuştu.
Demokratik alan daralıyor
8 Mart’ın Ortadoğu başta olmak üzere savaşın gölgesinde karşılandığını vurgulayan Donia Abbas, çatışmalara bakıldığında savaşın “kaçınılmaz” değil “seçilmiş” göründüğünü ve gücünü pekiştirmek isteyen liderler tarafından sürdürüldüğüne dikkati çekti. Donia Abbas, şunları da ifade etti:
“Gördüğüm şey ‘güvenlik’ kavramının ne kadar kolay bir şekilde daha fazla şiddeti meşrulaştıran bir dil haline geldiği. Demokratik alan daralıyor. Eleştiri meşruiyetini yitiriyor. Korku siyasi bir kaynak haline geliyor. Bu koşullar altında otoriter eğilimler derinleşiyor ve militarizasyon siyasi hayatı yeniden şekillendiriyor. Bu gerçeklik içinde yaşarken, sadece savaşın fiziksel güvensizliğini değil, tırmanışlar arasında ortadan kalkmayan işgalin devam eden yapısını da deneyimliyorum. Buradaki kadınlar bu mantığı reddediyor ve olağanüstü baskı altında örgütleniyorlar. Mücadeleleri işgale karşı çıkıyor, otoriter eğilime direniyor ve giderek korku yoluyla yönetilen bir sistemden hesap sorulmasını talep ediyor. Bu sembolik bir direniş değil. Gücün nasıl organize edildiği ve kullanıldığına yönelik siyasi bir meydan okumadır. Bu anlamda savaş zamanında 8 Mart kutlama günü değil, reddetme günü. Gerginliğin normalleşmesini reddetme, işgali ve sürekli olağanüstü halin yaşam koşulları olarak kabul etmeyi reddetme ve otoriterliğin geleceğimizi belirlemesine izin vermeyi reddetme günü.”

Kadınların örgütlenmesi
Kadınların Rosa Luxemburg’un ruhuna uygun olarak bugünde kurdukları örgütlenmenin mevcut iktidar yapılarına dahil olmakla ilgili olmadığını dile getiren Donia Abbas, siyasi alanın kasıtlı olarak daraltıldığı bu dönemde örgütlenmenin bu alanı genişletmekle ilgili olduğunu söyledi. Donia Abbas, şunlara da dikkat çekti:
“Luxemburg, gereklilik adına muhalefeti susturan her türlü siyasete karşı uyarıda bulunmuştu. Kalıcı olağanüstü halin normalleştiği bağlamımızda, kadınlar güvenlik adına demokrasinin süresiz olarak askıya alınamayacağını ısrarla savunuyorlar. Kadınlar bir ‘sektör’ olarak değil, iktidarın yoğunlaşması ve kullanılmasına meydan okuyan bir siyasi güç olarak örgütleniyorlar. Bu örgütlenme işgale karşı çıkıyor, otoriter eğilime direniyor ve militarizasyonun istikrara giden tek yol olduğu varsayımını sorguluyor. Milliyetçi dışlayıcılığı ve ataerkil kontrolü reddeden dayanışma ağları, hukuki savunuculuk, feminist siyasi eğitim ve topluluklar arası ittifaklar kurar. Mevcut ataerkil sisteme verilen mesaj, koruma için ahlaki bir çağrı değildir. Bu, siyasi bir taleptir; meşruiyet egemenlik üzerine kurulamaz. Güvenlik, eşitliğin yerini alamaz ve hiçbir hükümet, katılım ve muhalefet alanını daraltırken demokratik otorite iddiasında bulunamaz. Bu anlamda, kadınların bugünkü mücadelesi, özgürlüğün kolektif, katılımcı ve iktidar karşısında korkusuz olması gerektiği şeklindeki Luxemburg’un en kalıcı görüşünü somutlaştırmaktadır.”
Vakfın İsrail’de yürüttüğü çalışmalar
Donia Abbas son olarak RLS tarafından İsrail’de yürütülen çalışmalara değinerek, şöyle devam etti:
“RLS siyasi bir vakıftır. Rolümüz özellikle savaş ve otoriter eğilimler sivil alanı daralttığında, siyasi eğitim, eleştirel analiz ve ilerici örgütlenmeyi güçlendirmektir. Şu anda bu, kendimizi sembolik anma törenleriyle sınırlamak yerine feminist ve ilerici siyasi yaşamın altyapısını savunmak anlamına geliyor. Siyasi yapılar içinde militarizme ve ataerkil otoriteye karşı çıkan Demokratik Kadın Hareketi gibi yerel kadın örgütleri ve girişimlerle ortaklık yapıyoruz. Scene 48 gibi kadınlar tarafından yönetilen bağımsız medya platformlarını destekliyoruz çünkü muhalefetin daraldığı durumlarda anlatı alanının bir savaş alanı haline geldiğini biliyoruz. Ayrıca Isha L’Isha gibi feminist örgütleri ve Mada AL Carmel gibi kadınlar tarafından yürütülen araştırma girişimlerini destekliyoruz. Bu girişimler kadın hakları, sosyal eşitsizlik ve devlet politikası üzerine titiz analizler üretiyor. RLS, finansman sağlamanın ötesinde siyasi bir alan yaratmaya çalışıyor. Ofisimiz, giderek artan bir şekilde sindirme ve meşruiyetini yitirmeyle karşı karşıya kalan ilerici aktivistler için bir buluşma yeri işlevi görüyor. Eleştirel seslerin görünür kalmasını sağlamak, savaşın yoğunlaştırdığı parçalanmaya direnmenin bir parçasıdır. Bu nedenle 8 Mart civarında RLS’nin çalışmaları kutlama ile ilgili değildir. Feminist aktörlerin kamusal hayata müdahale etmek için gerekli kaynaklara ve platformlara sahip olmasını sağlamakla ilgilidir. Savaş zamanlarında, siyasi katılım koşullarını savunmak başlı başına bir direniş biçimidir.” (MA)




