• Ana Sayfa
  • Manşet
  • ÇEVİRİ | Yık, yerinden et, parçala: İsrail’in Gazze doktrini Lübnan’a taşınıyor

ÇEVİRİ | Yık, yerinden et, parçala: İsrail’in Gazze doktrini Lübnan’a taşınıyor

Jonathan Whittall, Al Jazeera’daki makalesinde İsrail’in Gazze’de uyguladığı yıkım modelinin şimdi Lübnan’da devreye sokulduğunu savunuyor. Whittall’a göre bu strateji, sivilleri kitlesel biçimde yerinden etmeyi, sivil altyapıyı hedef almayı ve yönetim yapısını parçalayarak kalıcı bir istikrarsızlık üretmeyi amaçlıyor.

ÇEVİRİ | Yık, yerinden et, parçala: İsrail’in Gazze doktrini Lübnan’a taşınıyor
  • Yayınlanma: 16 Mart 2026 13:20
  • Güncellenme: 16 Mart 2026 13:21

Jonathan Whittall

İsrail, iki haftadan kısa bir sürede Lübnan’da yaklaşık 600 kişiyi öldürdü ve 750 binden fazla insanı yerinden etti. Bu, İsrail’in Gazze doktrininin yeni bir cephede sahnelenmesinin ilk perdesi.

Formül hep aynı:
Yerinden et – ya insanlara bölgeyi terk etmelerini emrederek ya da yaşam araçlarını yok ederek.

Sivil altyapıyı yık – insanların geri dönüşünü imkansız hale getirmek ve “tampon bölgeler” adı verilen alanlar üzerinden kontrol edilen toprağı genişletmek için.

Yönetimi parçala – toprakları birbirinden kopuk küçük bölgelere ayırarak, düşük yoğunluklu askeri operasyonların sürdüğü yönetilemez enklavlar yarat.

İsrail tarafından sınır dışı edilmeden önce Filistin’de üç yıl çalıştım. Bu doktrinin gerçek zamanlı olarak nasıl geliştiğine tanıklık ettim. Şimdi ise Beyrut’tan, aynı stratejinin yeniden üretildiğini izliyorum.

Batı Şeria’da İsrail onlarca yıl boyunca Filistin topraklarını parçalamaya ve coğrafi bütünlüğü ortadan kaldırmaya çalıştı. Su kuyuları betonla kapatıldı, imkansız hale getirilen ruhsatlar gerekçe gösterilerek evler yıkıldı, çobanlar yasa dışı yerleşim karakolları tarafından topraklarından sürüldü.

Gazze’de ise aynı mantık çok daha hızlı ve çok daha şiddetli biçimde uygulandı.

Ekim 2023’te İsrail, Gazze Vadisi’nin kuzeyindeki tüm Filistinlilerin derhal bölgeyi terk etmesi gerektiğini ilan etti. Bundan birkaç gün önce ise İsrail savunma bakanı tam bir kuşatma duyurmuştu.

Elektrik yok, gıda yok, su yok.

Bütün bir nüfusu ‘düşman’ olarak damgalayarak İsrail, harcanabilir bir insan sınıfı yarattı.

Ordu, Gazze’yi numaralandırılmış bloklara ayıran haritalar yayımladı. Numaranız açıklandığında bölgeyi terk etmek zorundaydınız.

Tahliye emirleri, ardından gelen suçların mazereti haline geldi.

İnsanlar, İsrail’in ‘güvenli bölge’ ilan ettiği el-Mevasi adlı kıyı şeridine yönlendirildi. Yüz binlerce insanın çadırlarda yaşadığı bu alanda hava saldırıları devam etti. Zorunlu tahliye bölgeleri boşaltıldı ve ardından sistematik biçimde yok edildi.

Klasik karşı-ayaklanma doktrini “temizle, tut ve yeniden inşa et” şeklinde işler.

İsrail’in yaklaşımı ise radikal biçimde farklıydı: Yık, yerinden et, parçala.

Amaç bir bölgeyi pasifize etmek değil, onu boşaltmaktı.

Hem Gazze’de hem de Güney Lübnan’da İsrail, sivil nüfusu direnişçilerden ayırt edilmez kabul etti. Onların yerinden edilmesi stratejinin hedefi haline geldi. Siyasal temsilin çökmesi ise kalıcı hale getirilmek istenen bir koşul oldu.

Bu, yerleşimci-sömürgeci mantığın modern askeri biçimidir.

Şimdi aynı plan Lübnan’da uygulanıyor.

Ancak önceki İsrail operasyonlarından önemli bir fark var.

1980’lerdeki ilk Lübnan savaşında İsrail kendisine yakın bir hükümet kurdurmayı hedeflemişti.

Gazze deneyimi gösterdi ki İsrail artık bu hedefi terk etmiş durumda.

Amaç artık kimin yöneteceğini belirlemek değil, hiçbir bütünlüklü yönetimin var olmamasını sağlamak.

Bu yaklaşımda İsrail yalnız da değil. Birleşik Arap Emirlikleri’nin Yemen ve Afrika Boynuzu’ndaki politikaları ve Gazze’de İsrail’e verdiği destek aynı şekilde parçalanmış, izole bölgeler tercihine dayanıyor.

Böylece ortaya çıkan şey, uyumlu güçler arasında paylaşılan bölgesel bir parçalama doktrini oldu.

İsrail, Güney Lübnan’ın tamamı ve Beyrut’un güneyi için tahliye emri verdi.

Geçen hafta Beyrut’ta ekranımda beliren harita, Gazze’de gördüklerimizin aynı tasarıma ve aynı ölümcül belirsizliğe sahipti. Açıklanan tahliye bölgeleri haritadaki bölgelerle örtüşmüyordu.

Gazze’de görünmez sınırları geçenler öldürüldü.

Şimdi yüz binlerce insan yeniden yollarda.

Okullar sığınaklara dönüştü. Sağlık çalışanları öldürüldü. İnsanlar, iki gece önce bir çadırın bombalandığı sahil şeridinde uyuyor.

İsrail ayrıca, Lübnan hükümeti Hizbullah’a karşı harekete geçmezse devlet altyapısını hedef alacağını açıkladı. Böylece strateji, yerinden etme ve altyapı yıkımının ötesine geçerek devletin zorla istikrarsızlaştırılmasına doğru genişliyor.

Lübnan hükümeti ise Hizbullah’ın ateş açmasını yasakladı.

Bu durum, İsrail’in stratejisinin tetiklemeyi hedeflediği iç parçalanmanın tam da kendisi.

Ancak Lübnan Gazze değil.

Hamas, kuşatma altındaki dar bir bölgede sınırlı ve doğaçlama bir cephanelikle savaşıyordu. Buna rağmen İsrail’e ciddi meydan okudu.

Hizbullah ise daha gelişmiş silahlara, sağlam altyapıya ve onlarca yıllık hazırlığa sahip.

Ağır darbelere göğüs gerebildiğini ve karşılık verebildiğini gösterdi. Bu da hem İsrail’i hem de dış gözlemcileri şaşırtan bir kapasite derinliğine işaret ediyor.

Güney Lübnan ve Bekaa’daki İsrail kara operasyonları önemli direnişle karşılaştı.

İşte doktrinin sınırları burada ortaya çıkabilir.

Bu sınırlar diplomatik baskıyla değil, ki böyle bir baskı henüz ortaya çıkmış değil, asimetrik askeri gerçeklikle çizilebilir.

İran da Lübnan’ın kaderini ateşkes hesaplarının parçası haline getirdiğini açıkça belirtti. Bu durum, İsrail’in zayıfladığını düşündüğü cephelerin yeniden birleştiğini gösteriyor.

Cezasızlık varsayımı üzerine kurulu bu doktrin, sözde “kurallara dayalı uluslararası düzenin” konferans salonlarında ciddi bir dirençle karşılaşmadı.

Gazze doktrini, İsrail’in daha önce “Dahiyeh Doktrini” dediği şeyin genişletilmiş halidir.

Sivil altyapıya karşı ezici güç kullanımı.

Ancak bugün bu strateji daha büyük bir amaç için kullanılıyor.

Bölgenin coğrafyasını, demografisini ve siyasi düzenini kalıcı biçimde yeniden çizmek.

Bu doktrin hesap verilebilirliğin olmadığı bir boşlukta gelişti.

Uluslararası Adalet Divanı görmezden gelindi.

Güvenlik Konseyi felç oldu.

Hükümetler ise İsrail’le ticareti sürdürerek kabul edilemez olanın giderek normalleşmesine izin verdi.

İsrail ordusunun uluslararası hukuk bölümünün eski başkanı Daniel Reisner bunu açıkça şöyle ifade etmişti:
“Bir şeyi yeterince uzun süre yaparsanız dünya onu kabul eder… Uluslararası hukuk ihlaller yoluyla ilerler.”

Amerika Birleşik Devletleri bu başarısızlığın sadece seyircisi değil, aktif bir katılımcısıdır.

Bu yıl Münih Güvenlik Konferansı’nda ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, transatlantik ittifakı etno-milliyetçi terimlerle tanımladı ve sömürgeciliği Batı’nın bir başarısı olarak sundu.
Tel Aviv’de düzenlenen bir etkinlikte ABD Büyükelçisi Mike Huckabee ise Washington’un Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni ve Uluslararası Adalet Divanı’nı “etkisiz hale getireceğinden” emin olduğunu söyledi.

Yani hesap sorulabilecek kurumların kendisini.

Lübnan’da yaşananlar, devam eden bir yerleşimci-sömürgeci projenin siyasi devamıdır.

Tahliye emirleri, geri dönüşü imkansız hale getirmek ve coğrafyayı kalıcı biçimde değiştirmek için tasarlanmış kitlesel yıkımın ön adımlarıdır.

Ortadoğu’da istikrar, parçalanmış halkları yönetmeye yarayan ve düşük yoğunluklu savaşın sürmesine izin veren ateşkes anlaşmalarından daha fazlasını gerektirir.

Gerekli olan şey uluslararası hukukun koşulsuz uygulanması,
bu doktrini uygulayanların tam hesap verebilirliği,
ve Beyt Hanun’dan Beyrut’a kadar geri dönüş ve yeniden inşa hakkının tanınmasıdır.