Orta Doğu savaşları neden bitmeyecek?
Bextiyar Elî 18 Mart 2026

Orta Doğu savaşları neden bitmeyecek?

Sıradan bir insan ile bir faşist arasındaki temel farklardan biri, belki de en iyi Hamlet’in o kararsız benlik duygusunda ve “Olmak ya da olmamak…” şeklindeki o peşini bırakmayan sorusunda özetlendi. Shakespeare’in kahramanının trajik çöküşü, onu kendi varlığını sorgulamaya iten derin bir tefekkürden, varoluşsal bir felaketten kaynaklanır. Bu sorgulayıcı tavır faşistler için hiçbir zaman var olmamıştır; dolayısıyla kendi varlıklarının mantığı asla masaya yatırılmaz.

Ancak, faşistler arasındaki bu ortak “mutlakiyet” duygusuna rağmen, faşizmin temelinde yatan ırkçılığın Batı’da ve Doğu’da formüle ediliş ve uygulanış biçiminde temel bir fark var.

Hem Batı’da hem de Doğu’da faşistler, “ezeli ve doğal” bir kimliğe ait olduklarına inanırlar: Temsil ettikleri ulusal veya dini varlığın kökleri zamanın derinliklerindedir; kimlikleri tarih boyunca vardı, şimdi var ve var olmaya devam edecek. Onların ulusu, belirli bir aşamada ortaya çıkmış geçici bir olgu değil; aksine kan bağıyla birbirine bağlı, biyolojik doğaya sahip organik bir birimdir. Faşizm, Hamlet’in sorusunu yeniden formüle eder ve her zaman başkalarına yöneltir: “Var olmalı mısın, olmamalı mısın?”

Batı faşizmi ve Batı düşüncesi

Faşistler için yok sayma, silme ve imha etme birçok biçim alır. Bu süreç temel hakların reddiyle başlar, ötekine hayvan muamelesi yapmaya kadar uzanır ve onları tamamen silme ve yok etme çabalarıyla doruğa ulaşır.

Faşist, “var olanlar” ve “var olması gerekenler” ile “var olmaması gerekenler”i ayıran kesin bir harita çizer. Avrupa’da, Avrupa tarihi boyunca ırkçılığı ve onun faşist uzantılarını işaret etmek zor değildir. Arthur de Gobineau sözdebilimsel ırk teorisini formüle etmeden çok önce bile, David Hume, Kant ve Hegel gibi isimler Avrupa dışındaki halkları açıkça ayrı, aşağı ve vahşi ırklar olarak görüyorlardı. Bu özel Batılı bakış açısıyla Holokost ve Yahudileri tamamen silme girişimi, temeli Avrupa üstünlüğü fikrine dayanan bir düşünce akımının doğal bir gelişimi gibi görünür.

Tarih boyunca Avrupalı faşistler, beyaz ve sözde “üstün” Avrupa ırkının aşağı ırklar ve uluslarla karışarak gerilemesini önlemek için kalın bir duvar örerek kendilerini diğer kimliklerden ayırmaya çalışmışlardır. Irkçı, varlığını tanımlamak ve ayırt etmek için inşa ettiği duvarların yıkılmasından ve Avrupalı “ben”in insanlığın daha geniş olan “biz”i içinde eriyerek diğer ırklar üzerindeki egemenliğini kaybetmesinden sürekli korkar.

Ancak bu, Batı’nın sadece bir yüzüdür ve sadece buna odaklanmak yanlış bir anlayışa yol açar. Batı’nın, bu faşist eğilimi dizginleyen ve “öteki” olarak kabul edilenlerin kapsamını daraltmaya çalışan çok daha güçlü bir yanı vardır.

Örneğin, İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden bu yana Batılı uluslarda ideolojiler ve dinler arasındaki çatışmalar, bir tarafın varlığının diğerinin yok oluşuna bağlı olduğu varoluşsal mücadeleler noktasına nadiren ulaşmıştır. Batı sistemi, aşırı sağın siyasi kazanımlar elde ettiği şu anki dönemde bile, mümkün olan en geniş siyasi ve sosyal kimlik çeşitliliğini kendi bünyesine katmaya ve daha büyük bir Avrupa “ben”i yaratmaya çalışmaktadır. Başka bir deyişle, daha geniş Batı kimliği içinde çok sayıda alt kimliği kucaklamak için büyük bir çaba sarf edilmektedir.

Avrupa Birliği’nin kendisi, ulusal kimliklerin ulusun ötesinde daha genel ve ortak değerlerin yeniden keşfedileceği şekilde dışa açılmasının bir ürünüdür. Kapıların göçmenlere açılması ve milyonlarca göçmenin Avrupa’ya yerleşmesi, çok kültürlü ve çok kimlikli bir toplum inşa etme çabasının bir sonucudur.

Bugün, Avrupa’nın siyasi partilerinin büyük bir kesimi açısından bir din olarak İslam, yeni Avrupa kimliğinin bir parçası olarak görülmektedir; yani İslam’ın kendisi reddedilecek bir şey değildir (aşırı sağ partiler burada istisnadır). Bunun yerine tehdit edici görülen ve dışlanması gerekenler Selefiler, cihatçılar ve teröristlerdir. Burada Avrupa kimliğinin, “öteki” tanımını daraltabilmek için genişleme yoluyla işlediği açıktır. Avrupa kimliği, şu ana kadarki genel yönelimiyle içe kapanmaya odaklı değildir. Aksine içselleştirme ve entegrasyon yoluyla, bu sürecin karşılaştığı büyük zorlukları göz ardı etmeden, en büyük farklılıkları ve çelişkileri tek bir çatı altında toplamaya çalışmaktadır.

Peki bu dinamik Avrupa dışında nasıl işliyor? Orta Doğu ırkçılığı ne tür bir biçim alıyor?

Doğu faşizmi ve Batı faşizmi arasındaki fark

Doğu’da her türlü farklılık, iki tarafı birbirinden ayıran bir kama olma potansiyeline sahiptir; bir taraf var olma hakkını yalnızca kendisi için tekelleştirir, diğerlerini dışlar ve onları aşağı, değersiz ve ölümü hak eden varlıklar olarak görür.

Avrupa faşizminin entelektüel temeli haline gelen Avrupa tarzı ırkçılık, insanları ırk, renk ve kültüre göre bölmüştür. Belirli farklılık biçimlerini dünya görüşünün temeli haline getirmiş, insanları belirli bir şekilde sınıflandırmış ve bu sınıflandırmaya dayanarak onlar hakkında hükümler vermiştir. Bu tür bir ırkçılık Doğu’da ya hiç yoktur ya da çok daha zayıf bir biçimde mevcuttur.

Doğu ırkçılığı daha geniş ve korkutucu bir biçim alır. Doğu’da her türlü farklılık, bir tarafın var olma hakkını sadece kendisine ayırdığı, diğerlerini dışladığı ve onları aşağı, değersiz ve ölmeyi hak eden varlıklar olarak gördüğü bir ayrışmaya dönüşme potansiyeline sahiptir.

Ulusal, dini veya ideolojik her türlü uyumsuzluk biçimi, sürekli olarak en uç noktasına çekilir ve kanlı, soykırımcı bir mücadeleye dönüşür.

Örneğin Araplar, Farslar ve Türkler gibi Doğu’nun egemen ulusları, Kürtlere karşı “Olmak ya da olmamak?” veya “Var olmalı mı yoksa olmamalı mı?” mantığıyla hareket etmişlerdir. Burada Kürtlerle olan fark ırk, kültür, din veya ten rengine değil, yalnızca dilsel farklılığa ve ulusal kimliğe dayanmaktadır. 20. yüzyıl tarihine bakıldığında verdikleri cevap nettir: “Var olmamalılar”.

Ancak ırkçı ayrımlar ulusal farklılık düzeyinde durmaz. Eğer durmuş olsaydı, Doğu faşizmini anlamak daha kolay olurdu ve Doğu faşizminin, kendi “üstün” ulusunu “aşağı” bir ulusla karşılaştırma temeline oturduğunu söyleyebilirdik. Oysa sıkça gözlemlediğimiz şey, her türlü farklılığın -Şii ve Sünni arasındaki mezhepsel çatışmalarda ve hatta partizan çatışmalarda olduğu gibi- imha savaşlarını ve etnik temizliği körükleme potansiyeline sahip olduğudur.

Doğu tarihini dikkatle okuyanlar, “ötekinin” tamamen silinmesi ve yok edilmesinin, 20. ve 21. yüzyıldaki pek çok savaş ve çatışmayı körükleyen temel dürtüler arasında olduğunu görürler. Doğu’daki siyasi güçler, siyasi hayallerini çoğu zaman “ötekilerin” tasfiyesi ve silinmesi üzerine inşa etmişlerdir. Yahudilerin denize dökülmesi, Kürtlere yönelik Enfal soykırım kampanyası, Şii ve Sünnilerin birbirini silme çabaları, Irak’ın Kuveyt’i silme ve ilhak etme girişimi, IŞİD’in Ezidileri silme ve yok etme girişimi ve liste uzayıp gider.

İşte burada Batı ve Doğu ırkçılığı arasındaki derin fark netleşmektedir.

Batı’da genellikle dışlanmak üzere seçilen belirli bir “öteki” -siyahiler veya yabancılar gibi- varken, Doğu’da herhangi bir muhalif, farklı kimliğe sahip herhangi biri bir silme hedefi haline gelebilir; “öteki” her biçimiyle tehdit edici bir varlık olarak görülür. Batı stratejisi genellikle “öteki” muamelesi görebileceklerin sayısını azaltmaya çalışırken, Doğu’daki güçler ve kimlikler her farklılığı, yabancı ve “öteki” olarak kabul edilenlerin sayısını artırmak için bir bahneye dönüştürme eğilimindedir.

Her çatışmada, güçlü olan taraf doğrudan diğer kimlikleri silme ve tamamen yok etme projesini benimser. Örneğin Arap, Sünni ve Emevi kimliğinin baskın hale geldiği yeni Suriye’de, atılan ilk adım Dürzi, Alevi, Hristiyan, Kürt, Çerkes, Komünist, feminist, Şii ve diğerlerini silme projesini hayata geçirmek oldu ve hepsi şimdi varoluşsal bir savaş tehdidine katlanmak zorunda.

Bu çatışmanın kaynağı nedir?

Peki bu derin düşmanlık nereden geliyor? Neden Batı’da “ötekini” kucaklamaya ve düşmanlığın kapsamını daraltmaya çalışan bir güç varken, Doğu’da bu kapsam genişlemeye devam ediyor?

Sömürge sonrası (dekolonyal) düşüncenin tanınmış teorisyenlerinden Arjantinli filozof Enrique Dussel, Hegel’i ve tüm diyalektik yöntemi birçok önemli noktada eleştirir; bu yöntemi “ötekinin” yadsınması ve silinmesi yoluyla işleyen bir yöntem olarak görür.

Dussel, Hegel’den itibaren Batı’nın kendi tarihini ve dünya tarihini birleşik bir bütün olarak gördüğüne dikkat çeker. İnsanlık tarihi, “Mutlak Ruh”un (Geist) gelişim tarihi haline gelir. Bu Ruh farklı aşamalarda gelişir ve mutlak, mükemmel durumuna Avrupa formunda ulaşır. Kısacası, dünya tarihi tek bir tarih olarak görülür; biz ve ötekiler hepimiz tek bir evrensel sürecin içindeyizdir. Tek fark, biz Avrupalıların bu tarihin eksiksiz ve gelişmiş kısmı, diğerlerinin ise aşağı ve ilkel kısmı olarak görülmesidir.

Dussel bu görüşün temellerinin Avrupa sömürgeciliğine dayandığını düşünür. Dussel’e göre Avrupa merkezcilik, “ötekilerin” ve tarihlerinin reddi üzerine inşa edilmiştir. Bu temelde Dussel, dekolonyal teori yanlılarının çoğuyla birlikte “evrensellik” kavramına karşı çıkar; zira “evrensellik” aracılığıyla Batı, kendi düşünce biçimini tüm “ötekilere”, onların perspektiflerinin ve dünya görüşlerinin ortaya çıkmasına ve konuşmasına izin vermeden dayatır.

Yine de evrensellik kavramı, Avrupa merkezcilik içinde olumlu bir rol de oynamış, Avrupa kimliğinin kendi içinde büyük miktarda farklılığı soğurmasına olanak tanımıştır. Bu Hegelyen sentez sadece “ötekinin” silinmesi değil, aynı zamanda onu “benliğin” içine dahil etme çabasıdır. “Öteki”yi mutlak bir yabancı veya sürgün olarak değil, herkesi kapsayan daha büyük bir ruhun parçası olarak hayal etmek, Batı’da demokratik ve hümanist bir boyutun gelişmesinin önünü açmıştır ki bu boyut Doğu kültürlerinde büyük ölçüde eksiktir.

Freud’un 1917 tarihli Psikanalizin Yolundaki Bir Güçlük makalesinde Kopernik, Darwin ve Freud devrimleri olarak tanımladığı Batı düşüncesindeki büyük devrimlere bakarsak, Batı düşüncesinin kendi kabuğuna çekilmediğini, aksine sürekli sınırları yıkmaya çalıştığını görebiliriz:

Kopernik devriminden önce Dünya’nın evrenin merkezi olduğuna inanıyorduk. Sonrasında, çok daha büyük bir kozmosun sadece küçük bir parçası olduğumuzu anladık. Darwin ile insanlığın, canlılar dünyasının daha geniş bir parçası olduğunu ve insanın o dünyanın bir uzantısı olduğunu öğrendik. Freud’un kendisiyle birlikte, sadece rasyonel varlıklar olmadığımızı, bilinçaltının davranışlarımızın arkasındaki merkezi bir güç olduğunu, cehalet ve deliliğin de rasyonel bireyselliğin mutlak kontrolü altına alınamayan önemli parçalarımız olduğunu gördük.

Burada açıkça görebiliyoruz ki, Batı rasyonalitesinin sürekli içe kapanmaya çeken faşist, aşırı sağcı bir yanı olsa da, derinlerdeki eğiliminde bu akıl dışa açılmaya ve genişlemeye yöneliktir.

Doğu’da ise süreç bunun neredeyse tam tersidir. Doğu kültürlerinin muzdarip olduğu şey, bu evrensel boyutun kaybı veya yokluğudur. Herhangi bir dini, ulusal veya ideolojik kimliğin kendisini ötekiyle birlikte tek bir birlik içinde görmesi zordur. Doğu’daki hiçbir kimlik, kendisiyle başkaları arasındaki ortak zemini tanımasına izin veren o evrensel bakış açısına gerçekten ve derinlemesine sahip değildir. 20. yüzyıl tarihinde ne Marksist enternasyonalizm ne de İslami enternasyonalizm, uluslar ve mezhepler arasındaki duvarları yıkmayı başaramadı. Evrensel bir boyutun yokluğu, benim varlığımı başkalarının varlığına bağlayan herhangi bir köprünün yokluğu demektir.

Peki ama neden? Büyük soru budur: Neden Doğu’daki pek çok kimlik kendi kabuğuna hapsolmuş durumda ve varlığını ötekinin ölümü fantezisi üzerine inşa ediyor?

Doğu’daki çoğu kimlik kendisini tarih dışı bir varlığa sahip, kadim ve doğal kimlikler olarak kabul eder. Türklerin, Arapların, Farsların ve son zamanlarda Kürt milliyetçilerinin milliyetçi literatürünü okuyan herkes; onların insanlığın ve medeniyetin şafağından beri var olan, zamanın yıkamadığı ve değişime tabi olmayan ölümsüz ve ilksel bir kimlikten bahsettiklerini görecektir. Bu, kendisini bir dizi kutsal duvarla koruyan, kendisini ebedi ve baki olarak tanımlayan bir kimliktir. Her türlü iç değişimden korkar, başkalarına açılmaktan korkar ve dış dünyayla temas onda bir tür fobi tetikler.

“Öteki” fobisinin bölgedeki neredeyse tüm grup ve güçler arasında patolojik bir şekilde yayıldığını kabul etmedikçe modern Doğu tarihini anlayamayız. Hamlet’in evrensel mantığı “Olmak ya da olmamak”, Doğu’da aynı şekilde işlemez. Bunun yerine geçerli olan şudur: “Ben var olduğuma göre, sen var olmamalısın.”

Bu yazı The Amargi’de yayımlanmıştır.

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.