• Ana Sayfa
  • Haber Zamanı
  • Resul Emrah Şahan: CHP açısından Kürt meselesi tali bir başlık değil, tarihsel bir sorumluluk alanı

Resul Emrah Şahan: CHP açısından Kürt meselesi tali bir başlık değil, tarihsel bir sorumluluk alanı

Marmara Cezaevi’nde tutuklu bulunan Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan, İlke TV’nin sorularını yanıtladı. Tutukluluğuna, yerel yönetimlere yönelik müdahalelere ve Türkiye’deki demokratik süreçlere ilişkin kapsamlı değerlendirmelerde bulunan Şahan, yaşananların siyasal ve toplumsal boyutuna dikkat çekti.

Resul Emrah Şahan: CHP açısından Kürt meselesi tali bir başlık değil, tarihsel bir sorumluluk alanı
  • Yayınlanma: 20 Mart 2026 23:20
  • Güncellenme: 20 Mart 2026 23:25

Marmara Cezaevi’nde tutuklu bulunan Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan, İlke TV’den Dilek Odabaş’ın sorularını yanıtlayarak hem kendi durumuna hem de Türkiye’de yerel yönetimler üzerindeki baskılara dair geniş bir çerçeve çizdi. Şahan, tutukluluğunun hukuki değil siyasi bir süreç olduğunu savunarak, bunun yalnızca bireysel bir mesele olarak değerlendirilemeyeceğini, doğrudan seçmen iradesini hedef alan bir müdahale olduğunu ifade etti. Türkiye’de demokratik mekanizmaların işleyişine yönelik kaygılarını dile getiren Şahan, yerel yönetimlerin yetki alanlarının daraltılmasına ve seçilmişlerin görev yapamaz hale getirilmesine ilişkin eleştirilerini de paylaştı. Ayrıca cezaevi koşullarına, kamuoyunun dayanışmasına ve bundan sonraki sürece dair mesajlar veren Şahan, toplumun farklı kesimlerine çağrıda bulundu.

İşte sorular ve cevaplar:

  1. 19 Mart operasyonlarının yıl dönümündeyiz. Bu tarihin sizin kişisel hikâyenizde ve Türkiye toplumunun kolektif hafızasında nasıl bir yeri var? Bugünden geriye baktığınızda bu süreci nasıl anlamlandırıyorsunuz?

19 Mart’ta başlayan operasyonlarla, sandıkta ortaya çıkan tercihin hukuk görüntüsü altında tartışmalı hale getirilmesi, hepimiz açısından son derece sarsıcı bir tabloydu. Ancak toplumların hafızasında sadece acılar kalmaz; o acılara karşı gösterilen direnç de kalır. O yüzden ben 19 Mart’a, demokrasimizin aldığı darbeye karşı toplumun vicdanının ve demokrasiye sahip çıkma iradesinin görünür olduğu bir dönem olarak da bakıyorum.

Üzerinden bir yıl geçtikten sonra, zorlu bir sınavı olabilecek en iyi şekilde verdiğimizi düşünüyorum. Demokrasinin, hukukun ve halk iradesine olan inancın uğradığı bir sınav bu. Ben Şişli Belediye Başkanıyım, Şişli’nin iradesini temsil ediyorum. Ekrem İmamoğlu ise 15,5 milyon insanın aday gösterdiği bir Cumhurbaşkanı adayı. Şimdi biz, bir oydan başlayarak milyonlarca oyun getirdiği demokratik meşruiyeti hedef alan bir operasyona karşı direncimizi koruyoruz, demokrasinin yeniden ayağa kalkması için sonraki adımları düşünüyoruz.

Benim için buradan çıkan en temel sonuç şu: Koşullar ne kadar zor olursa olsun, yılmadan mücadele etmek bir beka meselesidir. Toplum açısından vicdani ve tarihsel bir sorumluluktur. Bu da siyasetin ta kendisidir.


Resul Emrah Şahan, 2 Eylül 2024’te Dilek Odabaş’ın sunduğu Konuşma Zamanı’na konuk olmuştu.

  1. Aradan geçen zamanda 19 Mart’ın siyasal ve toplumsal etkileri nasıl şekillendi? Özellikle Saraçhane süreci ve sonrasında ortaya çıkan toplumsal refleksi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu operasyonların, Türkiye’de zaten bir süredir büyüyen güvensizlik duygusunu daha da derinleştirdiğini düşünüyorum. Çünkü siyaset alanı daraltıldığında, hukuk tartışmalı hale geldiğinde ve halkın sandıkta ortaya koyduğu irade idari ya da yargısal müdahalelerle etkisizleştirildiğinde, mesele birkaç kişiyi ilgilendiren bir konu olmaktan çıkıyor. Toplumun devlete, kurumlara ve adalete duyduğu güven yara alıyor.

Peki toplum bu güvensizlikle ne yapıyor? Önemli olan soru bu. Ben insanların tüm yaralarına, sıkıntılarına, kendi dertlerine rağmen bu süreçte sorumluluk aldığını gördüğümde çok etkilendim. Bu çok önemli bir gerçeği de ortaya çıkardı: Toplum, adalet duygusu açık biçimde zedelendiğinde ses çıkarmaktan geri durmuyor. Bazen geç konuşuyor, bazen temkinli davranıyor, bazen farklı dillerle itiraz ediyor ama mutlaka bir yerden ses veriyor. Saraçhane’de ve sonrasında ortaya çıkan tablo da buydu.

Elbette Saraçhane’de süreci başlatan kıvılcım, Ekrem Başkan’ın diploma iptali ve hemen sonrasında onun ve bizlerin tutuklanmamız idi. Ancak tepki sadece bunlara karşı verilmedi. Daha temel bir hassasiyet vardı. Hukuka sahip çıkma, demokratik meşruiyeti savunma ve seçilmiş iradenin yerine idari tasarruf geçirilmesine itiraz etme hassasiyeti. Aynı zamanda Ekrem Başkan’ın şahsında simgeleşen demokratik iradeye ve CHP’nin halkla birlikte kurduğu meşru siyasal hatta sahip çıkma kararlılığı da çok güçlü biçimde ortaya çıktı.

Bence burada asıl önemli olan şu: Bu tür operasyonlar çoğu zaman toplumu dağıtacağı, insanları yalnızlaştıracağı ve korkuyu büyüteceği varsayımıyla kurgulanıyor. Ama halkın vicdanını, birikmiş adalet beklentisini ve eşitlik arzusunu hesaba katmadığınızda, kâğıt üzerinde güçlü görünen planlar toplumsal meşruiyet karşısında zayıflar. Saraçhane bize biraz da bunu gösterdi.

Bu yüzden 19 Mart’ın etkilerine tek yönlü bakmıyorum. Evet, hukuk güvenliğine, kurumsal itibara ve toplumsal huzura ciddi zarar veren bir dönemden söz ediyoruz. Ama öte yandan bu süreç, toplumdaki adalet talebinin ve demokrasi ihtiyacının ne kadar güçlü olduğunu da görünür hale getirdi.

Ayrıca bu hafızanın öfkeyle değil, olgunlukla kurulmasını önemsiyorum. Çünkü Türkiye’nin bugün en çok ihtiyaç duyduğu şey kesinlikle bir rövanş duygusu değil. Herkes için geçerli bir hukuk düzeni ve herkesin kendini ait hissedebileceği ortak bir demokratik zemin kurabileceğini gösteren kim olursa, sandıkta da, yurttaşın gönlünde de o kazanır. 

  1. Hakkınızda yürütülen yargı süreçlerinin hukuki zemini ve siyasal arka planı hakkında ne düşünüyorsunuz? Uzun tutukluluk, iddianamenin gecikmesi ve Kent Uzlaşısı dosyasında tahliye ihtimali doğduğu anda ikinci bir soruşturma üzerinden yeniden tutuklanmanız, adil yargılanma hakkı ve hukuk güvenliği bakımından size ne söylüyor; bunun Türkiye’nin demokratik itibarı açısından sonuçları ne olabilir?

Açık söyleyeyim; hakkımda yürütülen süreçlerin ne hukukun evrensel ilkeleriyle ne de bir hukuk devletinin asgari ölçüleriyle bağdaştığını düşünüyorum. Zaten asıl sorun da burada başlıyor. Hukuk, yurttaş için bir güvence olması gerekirken, bugün bizzat tartışmanın konusu haline gelmiş durumda.

Burada iki ana amacın olduğunu görüyorum; ilki Türkiye’ye umut olmaya başlayan ve ciddi toplumsal karşılığı olan bir ekibin, düşüncenin, inanışın, siyasetin yargı sopasıyla depase edilmeye, siyaset dışına atılmaya çalışılması. İkincisi ise Chp ile Kürtler arasında çok uzun yıllardır oluşan ayrılığı gidermek istememize ket vurulmak istenmesi. Bizim “Türkiye İttifakı”, arkadaşlarımızın “Kent Uzlaşısı” dediği politik yakınlaşmanın önüne geçilmek istenmesi…

Bu anlamda ilk tutuklanma sebebim olarak gösterilen Kent Uzlaşısı da sanki başlı başına suçmuş gibi lanse edildi. Oysa bu, demokratik siyasetin en doğal, en meşru yollarından biridir. Farklı toplumsal kesimlerin, farklı siyasi çevrelerin bir araya gelmesi, konuşması, ortaklaşması, kent üzerine birlikte söz kurması neden suç olsun? Demokrasi dediğimiz şey zaten tam da budur. Siz bunu kriminalize ettiğinizde, kendinize yarayacak bir siyaset mühendisliği yaptığınızı zannediyor olabilirsiniz. Ama demokratik siyasetin alanını bu şekilde hedef alırsanız, ondan sonraki bütün uzlaşı çabalarını da riske atarsınız. Hep birlikte kurmaya çalıştığımız barışın toplumsallaşmasını da sağlayamazsınız.

Dolayısıyla, bu yaşananları kişisel olarak Resul Emrah Şahan’a yönelik bir hukuk operasyonu, ya da sadece Şişli’ye kayyum atanması için yapılmış bir hamle olarak görmem mümkün değil. Daha geniş çerçevede yerel demokrasiyi güçlendiren muhalefet belediyelerine, Ekrem İmamoğlu’nun temsil ettiği demokratik çizgiye ve CHP’nin giderek genişleyen, Kürt seçmenden de çok ciddi teveccüh gören, kapsayıcı siyaset anlayışına dönük kapsamlı bir siyasi operasyonun parçası olarak okuyorum. Burada mesele, yerelde güçlenen ve demokratik meşruiyet üreten bir siyasi hattın, müesses nizamı yerinden oynatması, yeni bir siyasi kültür yaratma imkânını aralamasıdır.

Üstelik bir dosyada tahliye ihtimali doğduğu anda, sizin de belirttiğiniz gibi, başka bir dosya üzerinden cezaevinde tutulmaya devam edilmek de toplumda doğal olarak “kişiye göre hukuk” duygusunu büyütüyor. Çünkü insanlar burada hukuki tutarlılık değil, sonucu baştan belirlenmiş bir yaklaşım görmeye başlıyor. Hukuk öngörülebilir olmalıdır. İnsanlar kuralların kişiye, kimliğe ya da siyasi pozisyona göre değiştiğini düşünmeye başladığında, mesele artık yalnızca bir dava olmaktan çıkar; adalet düzeninin kendisi tartışılır hale gelir.

Toplumun kaygısı da tam burada büyüyor zaten. İnsanlar hukukun herkese eşit ve tarafsız işlemediğini düşündüğü anda, adalet duygusu zedeleniyor, kurumlara güven sarsılıyor, ortak yaşam fikri yara alıyor. Hiç kimse kendisi için ayrıcalık istemez; ama hiç kimse kendisi için istisna hukuku da istemez. Toplumun beklentisi aslında çok açık. Herkes için aynı hukuk, herkes için aynı güvence.

Bu yalnızca içeride yaşanan bir güven sorunu da değil. Yargı süreçlerinin siyasallaştığı yönündeki algı, Türkiye’nin demokratik itibarı açısından da ağır sonuçlar doğurur. Çünkü bir ülkenin demokratik ilkelere bağlılığı, ne sıklıkta seçim yaptığıyla belirlenmez. Hukukun üstünlüğüne, yargı bağımsızlığına ve temel haklara ne kadar sahip çıktığıyla ölçülür. Bu da Türkiye’yi güçlü, dayanıklı bir devlet kılar. Otoriter popülistlerin propagandasına inanıp, güçlü devleti, demokratik devletin karşısına koyamazsınız.

Ama asıl mesele dışarıdan nasıl göründüğümüzden önce, kendi toplumumuza nasıl bir hukuk düzeni layık gördüğümüzdür. Güçlü ve saygın bir ülke olmanın yolu da buradan geçer. Türkiye’nin güçlenmek için ihtiyacı demokratik kanalları daraltmak değil, tam tersine genişletmektir. Daha çok hukuka, daha çok adalete, daha çok demokrasiye ihtiyacımız var. Çünkü adalet zayıflarsa demokrasi de zayıflar. Demokrasi zayıfladığında da hepimizin geleceği yara alır.

  1. Kayyum uygulamaları ve yerel yönetimlere dönük artan müdahaleler karşısında, Türkiye’de yerel demokrasi ile merkezi vesayet arasındaki ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı sizce burada gerçek bir çıkış imkânı sunuyor mu?

Kayyum uygulamaları demokratik meşruiyet açısından çok ağır sonuçlar doğuruyor. İnsanların siyasete, seçime ve temsil mekanizmalarına olan inancını zedeliyor.

Yerel seçimler, genel seçimden farklıdır. Demokratik değişim de her zaman yerelde başlar. Çünkü bir kentte insanlar belediye başkanı seçerken, aynı zamanda kendi yaşam alanlarının nasıl yönetileceğine dair bir irade ortaya koyuyor. Siz seçimle oluşmuş ve o kentte gündelik hayatın her aşamasında yer alan bir yönetimi seçim dışı yollarla devre dışı bıraktığınızda; halkla yerel yönetim arasında kurulmuş temsil ilişkisini de kesintiye uğratıyorsunuz. Bu da yerel demokrasinin ruhuna aykırıdır.

Türkiye’nin uzun zamandır taşıdığı temel sorunlardan biri de zaten bu: aktörleri değişen ama yapısı değişmeyen merkezi vesayet geleneği. Devlet, yereli çoğu zaman kendi denetimi altında tutulması gereken bir alan gibi görüyor. Oysa ben güçlü devlet ile güçlü yerel demokrasinin birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısı olduğuna inanıyorum. Yerel yönetimlerin güçlenmesi devleti zayıflatmaz; tam tersine, yurttaşla devlet arasındaki bağı daha sağlıklı, daha şeffaf ve daha hesap verebilir hale getirir.

Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nı da bu nedenle önemli buluyorum. Çünkü burada mesele yalnızca teknik bir yetki devri meselesi değil. Asıl mesele, kararların yurttaşa en yakın yerde alınması; katılımın, şeffaflığın ve hesap verebilirliğin güçlenmesi. Yerel halkın kendi kenti üzerinde daha fazla söz sahibi olması, demokrasinin aşağıdan yukarıya doğru kurulması demektir.

Ben yerel demokrasiyi, Türkiye’nin genel demokratikleşme meselesinden ayrı düşünmüyorum. Eğer bir ülkede insanlar yaşadıkları kente dair söz söyleyemiyor, seçtikleri temsilcilerin iradesi kolayca devre dışı bırakılabiliyorsa, orada demokrasi eksik kalır. Bu yüzden yerelin güçlenmesi mahalleden başlayarak ulus devletin en geniş kapsamına kadar adalet, temsil ve toplumsal barış meselesidir. Türkiye’nin ihtiyacı da yerelden korkan bir yönetim anlayışı değil; yereli tanıyan, ona güvenen ve onu demokrasinin kurucu bir parçası olarak gören bir yaklaşımdır.

  1. Bugün Türkiye’de Kürt meselesi etrafında şekillenen siyasal atmosferi nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu tablo size çözüm, demokratikleşme ve toplumsal barış açısından ne söylüyor?

Bugünkü atmosfere baktığımda tutarlı, istikrarlı bir tablo çizmek mümkün değil. Bir yandan çözüm perspektifiyle çelişen ve zaman zaman toplumsal güveni zayıflatan gelişmeler görüyorum. Bunu görmeden sağlıklı bir değerlendirme yapmak mümkün değil. Ama öte yandan, herkesin farklı isimlerle tarif ettiği bu dönemin yeni demokratik eşikler kurma ve yeni diyalog zeminleri açma ihtimali taşıdığını da düşünüyorum. Ben bu ihtimalin küçümsenmemesi gerektiğine inanıyorum. Çünkü Türkiye artık Kürt meselesini erteleyerek, üzerini örterek ya da yalnızca güvenlik eksenine sıkıştırarak yoluna devam edebilecek bir yerde değil.

Kürt meselesinin demokratik, adil ve kalıcı biçimde çözülmesi, sadece Kürt yurttaşların haklarının teslim edilmesi anlamına gelmez. Aynı zamanda Türkiye’nin hukuk devleti olma iddiasını güçlendirmesi, eşit yurttaşlık fikrini gerçek anlamda hayata geçirmesi ve toplumsal barışı daha sağlam bir zemine oturtması anlamına gelir. Böyle bir çözüm Kürtlerin, Alevilerin, dışlananların, ötelenenlerin, sesi tam duyulmayan herkesin nefes alabileceği daha demokratik bir ülkenin kapısını aralar. Bu tarihsel sorun gerçekten çözülebildiğinde; bu ülkenin ortak geleceğini daha adil, daha eşit ve daha huzurlu bir temelde yeniden kurma imkânı da yaratmış olacağız.

  1. CHP’nin Kürt meselesine yaklaşımını ve bu alanda üstlenebileceği kurucu rolü nasıl değerlendiriyorsunuz? Partinizin demokratik haklar, kültürel tanınma ve siyasal katılım başlıklarında ortaya koyduğu yönelimi nasıl görüyorsunuz?

CHP’nin Kürt meselesine yaklaşımını, Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında daha demokratik, daha kapsayıcı ve daha adil bir ülke kurma arayışının çok önemli bir parçası olarak görüyorum. CHP açısından da Kürt meselesi tali bir başlık değil, doğrudan tarihsel bir sorumluluk alanıdır.

Ben partimizin bu konuda geçmişin yüklerinden öğrenmeye çalışan, toplumsal gerçekliği daha dikkatle okuyan ve çözüm zeminini demokratik siyaset içinde kurmaya çalışan kurucu bir irade taşıdığını düşünüyorum. Hele ki içinden geçtiğimiz bu koşullar altında bu yaklaşımı inanılmaz kıymetli buluyorum. Özellikle eşit yurttaşlık, hukuk devleti ve toplumsal barış fikrinin daha güçlü biçimde sahiplenilmesi, CHP’nin bu meseleye artık çok daha kurucu bir yerden baktığını gösteriyor.

Bu iradenin son yıllarda CHP içinde daha görünür hale gelmesinde, Ekrem Başkan’ın temsil ettiği kapsayıcı demokrasi anlayışının, toplumun farklı kesimleriyle doğrudan temas kuran siyaset tarzının ve partimizin değişim arayışının da önemli bir payı olduğunu düşünüyorum. Çünkü Türkiye’de artık eski ezberleri sorgulayan, toplumun bütün kesimlerini duymaya çalışan, yeni bir ortak gelecek dili kurmaya çalışan bir siyasal hatta ihtiyaç var. CHP’nin son dönemde verdiği en önemli mesajlardan biri de bence bu.

Toplumsal Barış ve Demokrasi Konferansı gibi girişimleri de bu açıdan son derece önemli buluyorum. Çünkü bu tür adımlar, CHP’nin toplumun farklı kesimleriyle hakikatli bir temas kurmaya, ortak bir gelecek fikri etrafında yeni bir demokratik zemin örmeye çalıştığını gösteriyor.

Elbette böylesine köklü bir meselede toplumsal güvenin güçlenmesi zaman, emek ve süreklilik ister. Ama ben partimin doğru bir istikamette ilerlediğine inanıyorum. Demokratik haklar, kültürel tanınma ve siyasal katılım başlıklarında kurulan dilin daha açık, daha kapsayıcı ve daha güven verici hale gelmesi bile başlı başına önemli bir eşiğe işaret ediyor. Cumhuriyet’in kurucu partisi olarak CHP, bugün de demokratik cumhuriyeti daha eşitlikçi, daha çoğulcu ve daha özgür bir zeminde güçlendirebilecek siyasal kapasiteye sahiptir.

  1. Bugün herkesin farklı biçimlerde adlandırdığı bu süreci, toplumsal barışın yeniden kurulması, demokratik yurttaşlığın güçlenmesi ve farklı kesimler arasında güvenin yeniden inşa edilmesi açısından nasıl tanımlıyorsunuz? Sizce hem devlet hem toplum hangi adımları atmalı?

Ben bu dönemi sıradan bir siyasi geçiş süreci olarak görmüyorum. Bana göre Türkiye çok önemli bir eşikte duruyor. Önümüzde duran asıl mesele şu. Bu ülke, önümüzdeki dönemi daha fazla kutuplaşmayla mı geçirecek, yoksa barışı, ortak aklı ve birlikte yaşama iradesini mi büyütecek? Bugün belirleyici olacak şey tam da budur.

Çünkü artık çok açık bir gerçek var: Türkiye, kendi iç barışını güçlendirmeden, toplumun farklı kesimleri arasında güveni yeniden kurmadan yoluna sağlam biçimde devam edemez. Farklı kimlikleri, inançları ve hayat tarzlarıyla bu ülkenin insanları kendini eşit, güvende ve bu ortak geleceğin parçası olarak hissedemiyorsa, orada kalıcı bir huzur da kurulamaz.

Üstelik bunu sadece iç siyasetin sınırları içinde de düşünemeyiz. Çok sert bir dönemden geçiyoruz. Bölgemiz adeta ateş çemberine dönmüş durumda. Ortadoğu’da savaşlar, çatışmalar, belirsizlikler büyüyor. Dünyada da dengeler daha kırılgan, daha sert ve daha öngörülemez hale geliyor. Böyle bir tabloda Türkiye’nin içeride kendi fay hatlarını daha da germesi, kendi toplumsal barışını zayıflatması çok ağır sonuçlar doğurur. İçeride barışı kuramayan bir ülke, dışarıdaki fırtınalar karşısında da güçlü duramaz. O yüzden bugün toplumsal barış ve demokrasi, bir memleket meselesidir; ortak geleceğimiz meselesidir.

Toplumsal barış, insanların birbirinden korkmadığı, devlet karşısında kendini eşit hissettiği, hakkının korunduğuna inandığı bir düzende mümkündür. İnsanlar seslerinin duyulduğunu, iradelerinin yok sayılmadığını, kimlikleri yüzünden dışlanmadıklarını hissettiklerinde güven yavaş yavaş yeniden kurulur. Mesele en temelde adalet, güven ve eşitlik meselesidir.

Devletin burada yapması gereken ilk şey, toplumu ayıran, kuşku büyüten, insanları makbul olanlar ve olmayanlar diye bölen dilden uzak durmaktır. Bu konuda sorumluluk alan tüm aktörler; bütün yurttaşlarına aynı mesafede durmalı, aynı hukuku uygulamalı ve herkese aynı güveni vermelidir. Hukuk öngörülebilir olmalı, adalet duygusu güçlenmeli, ifade özgürlüğü, siyaset yapma hakkı ve seçilmiş iradeye saygı tartışma konusu olmaktan çıkmalıdır. İnsanlar ancak o zaman devlete yeniden güven duymaya başlar.

Ama mesele sadece devletle de bitmiyor. Toplumun da birbirini gerçekten duymaya ihtiyacı var. Birbirinin acısına, hafızasına, korkusuna ve talebine daha açık bir vicdanla yaklaşmaya ihtiyacı var. Çünkü barış yukarıdan kurulan bir şey olduğu kadar, aşağıda, gündelik hayatta da kurulur. Acıları yarıştırmadan dinleyebilmek gerekir. Sadece kendi sözümüze değil, karşımızdakinin hikâyesine de kulak verebilmek gerekir.

Benim inandığım şey şu: Türkiye’nin geleceği, birbirinden korkan insanların değil; konuşabilen, dinleyebilen ve birlikte yaşama iradesini koruyabilen toplum kesimlerinin omuzlarında yükselecek. Kalıcı barışın yolu da buradan geçiyor. Daha fazla adaletten, daha güçlü hukuktan, daha açık bir diyalogdan ve birbirimize daha fazla yer açabilmekten geçiyor.

  1. Bu bağlamda hem bireysel olarak hem de bir siyasetçi olarak sizin rolünüzü nasıl tanımlıyorsunuz?

Ben şu anda büyük bir motivasyonla Belediye Başkanı olmuş ve hem siyasette hem icraatta eşit, adil, kapsayıcı işler yapmak isteyen, Türkiye’deki siyasetçi yaş ortalamasına göre genç bir siyasetçiyim. Bu açıdan, yerel yönetimden başlayan siyasi yolculuğumda, bu toplumun ortak vicdanına, birlikte yaşama arzusuna ve demokratik geleceğine karşı sorumluluk taşıyorum. Benim için siyaseti anlamlı kılan yönetme iradesini ele geçirmek değildir. Merkeziyetçi değil, ortak akla dayanan kapsayıcı siyasete inanıyorum. Farklı kesimler arasında köprü kurabilmek, kırılmış bağları onarmaya çalışmak ve ortak bir geleceğin mümkün olduğuna dair inancı ayakta tutabilmektir. Biz olmaktır.

Köklerimi, kültürümü ve insanlık değerlerini rehber edinerek şuna inanıyorum: Bu ülkenin en büyük ihtiyacı, farklılıkları bir arada yaşatabilecek demokratik zemini güçlendiren bir siyaset anlayışıdır. Ben de hem bireysel olarak hem de siyasal sorumluluğum açısından kendimi tam bu noktada görüyorum. Barış için, demokrasi için, adalet için insanlar arasında temas kuran; duvarları yıkıp köprüler örmeye çalışan bir yerde.

Bu benim için aynı zamanda ahlaki ve kültürel bir sorumluluk. “Dostun evi gönüldür, gönülde baki kalır” der geldiğim geleneğin sözü. Ben bu sözü siyasete bakışımın özü olarak taşıyorum. Çünkü geride makamlar kalmayacak. Arkamızda bırakacağımız en güçlü miras, birbirimize güven, dayanışma ve gönül bağıdır.

  1. Cezaevi süreci ve dışarıdaki toplumsal dayanışma, sizin siyaset yapma biçiminizi ve geleceğe dair kararlılığınızı nasıl etkiledi? Bu dönemde kendinize, topluma ve mücadeleye dair neyi daha derinden gördünüz?

Cezaevi süreci bana siyaseti yeniden, hem de en yalın haliyle düşünme imkânı verdi. İnsan gündelik hayatın hızından, makamın ağırlığından, görevin koşturmasından uzak kaldığında kendine ister istemez şu soruyu daha derinden soruyor: Geriye ne kalıyor? Benim gördüğüm geriye insanın vicdanı, hafızası ve inandığı değerler kalıyor.

Bu yüzden de bu süreç beni daha net, daha sakin ama daha derin bir kararlılığa taşıdı. Hayatın, siyasetin ve insan ilişkilerinin özünü daha farklı görmeye başladım. Dayanışmanın ya da dışarıda sıradan sandığımız bazı şeylerin, içeride insanı ayakta tutan en büyük dayanaklara dönüştüğünü gördüm.

Bu yüzden bugün siyasete bakışımda daha fazla sabır ve daha fazla hakikat ihtiyacı var. Çünkü gördüm ki siyaseti güç mücadelesine indirgemek, insanlığa haksızlık olur. İnsanın yarasını görmek, toplumun hafızasını duymak ve en zor zamanlarda bile ortak iyiyi savunabilme cesaretidir siyaset.

Benim için bu süreç, ne için mücadele ettiğimi daha net gördüğüm, sözümle vicdanım arasındaki bağı daha da güçlendiren bir eşik oldu.

  1. Bu yıl Ramazan Bayramı ile Newroz’un aynı döneme denk gelmesi sizce toplumsal barış, birlikte yaşama kültürü ve ortak gelecek fikri açısından nasıl bir anlam taşıyor? Bu konuda topluma vermek istediğiniz mesaj nedir?

Bunu güzel ve anlamlı bir tesadüf, bir karşılaşma olarak görüyorum. Bence bu durum, toplumsal barış, birlikte yaşama kültürü ve ortak gelecek fikri açısından güçlü bir hatırlatma taşıyor.

Bugün Türkiye’nin bu fırsatı en iyi şekilde kullanması için bir kapı aralandı. Birbirine mesafe koyan değil, birbirine yer açan bir anlayış. Birbirini tehdit gibi gören değil, bu ülkenin ortak geleceğinin parçası olarak gören bir yaklaşım. O yüzden ben bu takvim buluşmasını, toplumsal barış ve birlikte yaşama iradesi açısından da kıymetli bir fırsat olarak okuyorum.

Topluma vermek istediğim mesaj çok açık: Demokrasi, adalet, barış ve çoğulculuk birbirinden ayrı düşünülemez. Bu ülkenin geleceği, korkuları büyüterek değil umudu büyüterek kurulabilir. Dışlayarak değil kapsayarak, susturarak değil konuşturarak kurulabilir. Umudumu da şartlara değil, bu ülkenin insanlarına bağlıyorum. Çünkü bu toplumun vicdanına, adalet duygusuna ve birlikte yaşama iradesine inanıyorum.

Bu vesileyle Ramazan Bayramı’nı da, Newroz’u da yürekten kutluyorum. Bayramın huzurunun, Newroz’un umudunun; bu ülkenin geleceğinde barışa, adalete ve demokrasiye vesile olmasını diliyorum. Newroz pîroz be. Bayramımız mübarek olsun.