• Ana Sayfa
  • Manşet
  • Dr. Rojin Mukriyan: İran saldırıları küresel bir dizaynın parçasıdır

Dr. Rojin Mukriyan: İran saldırıları küresel bir dizaynın parçasıdır

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik operasyonlarını değerlendiren Dr. Rojin Mukriyan, mevcut süreci mikro düzeydeki nükleer pazarlıkların ötesinde, şekillenmekte olan yeni dünya düzeni ve İsrail’in bölgesel hegemonyası üzerinden okumak gerektiğini belirtti.

Dr. Rojin Mukriyan: İran saldırıları küresel bir dizaynın parçasıdır
Dr. Rojin Mukriyan: İran saldırıları küresel bir dizaynın parçasıdır
Haber Merkezi
  • Yayınlanma: 26 Mart 2026 09:47

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik 28 Şubat 2026’da başlatılan geniş çaplı hava saldırıları devam ediyor.

İran’ın başkenti Tahran başta olmak üzere birçok kentte askeri ve stratejik hedeflerin vurulmasıyla başlayan savaş, İran’ın petrol ve doğalgaz üreticisi Körfez ülkelerindeki ABD üslerini, enerji üretim tesislerini hedef alması ve petrol ve doğalgaz ihracında önemli role sahip olan Hürmüz Boğazı’nı kapatması, küresel bir enerji tedariki sorununu da beraberinde getirdi.

Bu sorunun, dünya siyasetini etkileyecek bir ekonomik ve enerji krizine dönüşüp dönüşmeyeceği henüz belirsizliğini korurken, taraflar yeniden “uzlaşma” mesajları vermeye başladı.

ABD ve İsrail’in İran’a dönük saldırıları ve bölgede ki olası gelişmeleri Mezopotamya Haber Ajansı’na (MA) değerlendiren İrlanda Üniversitesi Siyaset Felsefesi Öğretim Üyesi Dr. Rojin Mukriyan, ABD ve İsrail’in İran’a dönük saldırılarını iki eksen üzerinde ele alınması gerektiğini belirtti.

Rojin Mukriyan,”Bu sorunu iki temel eksen üzerinden ele alarak daha sağlıklı bir şekilde değerlendirmek mümkündür. Birinci eksen, meseleyi mikro düzeyde, yani daha somut gelişmeler ve aktörler üzerinden incelemeyi içerir. İkinci eksen ise makro düzeyde bir analiz yapmayı, başka bir ifadeyle uluslararası siyaset ve küresel güç dengeleri perspektifinden değerlendirmeyi gerektirir. Mikro düzeyde bakıldığında, bilindiği üzere Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasında, İran’ın nükleer programına ilişkin müzakereler 6 Şubat tarihinde başlamıştır” dedi.

Üç temel talep 

Washington yönetiminin Tahran’dan uranyum zenginleştirmeyi durdurmasını, füze programını sonlandırmasını ve bölgedeki milis gruplara desteğini kesmesini istediğini kaydeden Rojin Mukriyan, Söz konusu taleplerin, taraflar arasındaki müzakerelerin seyrini belirleyecek en önemli başlıklar arasında yer aldığını söyledi. Rojin Mukriyan,”Bu müzakereler sürecinde ABD, İran’a yönelik bir dizi önemli ve kapsamlı talepte bulunmuştur. Bu taleplerin içeriğine bakıldığında üç temel başlık öne çıkmaktadır. Birincisi, İran’ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerini tamamen durdurması yönündeki taleptir. İkincisi, İran’ın füze ve roket programlarını sonlandırması gerektiğine dair beklentidir. Üçüncü ve son olarak ise İran’ın Ortadoğu’daki çeşitli milis gruplara sağladığı mali ve askeri desteği kesmesi istenmiştir” ifadelerini kullandı.

‘ABD taleplerinde ısrarcı’ 

ABD’nin bu 3 talebinin İran tarafından kırmızı çizgi olarak tanımlanarak reddedildiğini söyleyen Rojin Mukriyan,”İran, özellikle hem uranyum zenginleştirme programının hem de balistik füze kapasitesinin, ülkenin varlığını sürdürmesi ve kendisini dış tehditlere karşı koruyabilmesi açısından vazgeçilmez olduğunu vurgulamıştır. Bu bağlamda İranlı yetkililer, ‘Eğer ABD bizden bu konularda geri adım atmamızı talep ederse, bu durum doğrudan doğruya ülkemizin iç işlerine müdahale anlamına gelir’ şeklinde açık bir tutum ortaya koymuştur. Bu gelişmeler ışığında ABD ve İsrail, İran’ın mevcut durumda tarihsel olarak en zayıf konumlarından birinde bulunduğunu değerlendirmektedir. Bu değerlendirme belirli açılardan gerçeğe de dayanmaktadır. Nitekim 7 Ekim 2023 tarihinde gerçekleşen saldırıların ardından, İran’ın Lübnan ve Gazze hattında inşa ettiği ve ‘Şii Hilali’ olarak adlandırılan etki alanı önemli ölçüde zayıflamıştır” diye konuştu.

Yeni dünya düzeni

Sürecin Ortadoğu’daki dostluk ve düşmanlık ilişkilerinin yeniden tanımlanmasına yönelik daha geniş kapsamlı bir stratejinin parçası olduğunu kaydeden Rojin Mukriyan, “Buna ek olarak, 2024 yılında Beşar Esad’ın iktidardan düşürülmesiyle birlikte, İran’ın ‘Direniş Ekseni’ olarak tanımladığı yapı içerisindeki kara bağlantısı da ciddi biçimde zarar görmüş ve büyük ölçüde ortadan kalkmıştır. Bu durum, İran’ın bölgesel nüfuzunu sürdürme kapasitesini önemli ölçüde sınırlandırmıştır. Öte yandan İran ekonomisi giderek daha kırılgan bir hale gelmekte, ekonomik sorunlar derinleşmekte ve bu durum doğrudan toplumsal alana da yansımaktadır. Devlet ile toplum arasındaki güven krizi büyümekte, halk ile yönetim arasındaki mesafe her geçen gün daha da açılmaktadır. Tüm bu gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde, ABD ve İsrail, İran’ın oluşturduğu tehdidi zaman içerisinde zayıflatabileceklerine ya da tamamen ortadan kaldırabileceklerine inanmaktadır. Ancak meseleyi yalnızca bu dar çerçevede ele almak yeterli değildir. Makro düzeyde bakıldığında, bu sürecin Ortadoğu’daki dostluk ve düşmanlık ilişkilerinin yeniden tanımlanmasına yönelik daha geniş kapsamlı bir stratejinin parçası olduğu görülmektedir. Aynı zamanda bu süreç, şekillenmekte olan yeni dünya düzeniyle de doğrudan bağlantılıdır” şeklinde konuştu.

ABD’nin liderllik kurma hedefi 

Saldırıların ABD Başkanı Donald Trump’ın ülkesine küresel ölçekte biçtiği misyonla doğrudan alakalı olduğunu dile getiren Rojin Mukriyan, “Bu yeni küresel düzende ABD, geçmişte sahip olduğu tek kutuplu güç konumuna yeniden ulaşmayı hedeflemektedir. Özellikle Donald Trump’ın siyasi vizyonu, Amerika’nın uluslararası sistemde tek belirleyici aktör olduğu dönemi yeniden canlandırma arzusuna dayanmaktadır. Ancak günümüz koşullarında Amerika, Çin’in hızla yükselen ekonomik gücüyle karşı karşıya kalmış durumdadır. Bu nedenle mevcut stratejilerini gözden geçirmek ve yeni koşullara uyum sağlayacak şekilde yeniden yapılandırmak zorundadır. Bu stratejik dönüşüm, Orta Doğu ve çevresindeki ülkelerin politikalarının ve yönelimlerinin de yeniden şekillendirilmesini beraberinde getirmektedir. ABD, bu hedef doğrultusunda bölgedeki mevcut dengeleri ve koşulları kendi lehine olacak şekilde değiştirmeye çalışmaktadır. Amerika ve İsrail’in temel beklentilerinden biri, İran’ın İsrail’i birincil düşman olarak görme politikasından vazgeçmesiydi, ancak bu beklenti bugüne kadar gerçekleşmemiştir” diye konuştu.

‘Amaçları İsrail’i belirleyeci güç haline getirmek’ 

ABD’nin bölgede etkisini sürdürmeye çalıştığının altını çizen Rojin Mukriyan, şöyle devam etti:

“Amerika’nın uzun vadeli stratejik planı, İsrail’i Ortadoğu’da baskın ve belirleyici bir bölgesel güç haline getirmektir. Her ne kadar Amerika zaman zaman Orta Doğu’da askeri varlık bulundurmanın artık kendi çıkarlarına tam olarak hizmet etmediğini dile getirse de bu durum bölgedeki etkisinin sona erdiği anlamına gelmemektedir. Aksine, Amerika askeri yöntemlerin yanı sıra siyasi, ekonomik ve diplomatik araçlarla bölgedeki etkisini sürdürmeyi amaçlamaktadır. Bu bağlamda İsrail, Amerika açısından son derece kritik ve stratejik bir müttefik konumundadır. ABD bölgedeki nüfuzunu kalıcı hale getirmek istiyorsa, bir yandan rakip aktörleri zayıflatmalı, diğer yandan da İsrail’i daha güçlü bir konuma taşımalıdır.”

‘ABD’nin amacı rejim değişikliği değil’ 

ABD’nin İran’da rejim değişikliğinden ziyade kendi çıkarlarına göre bir hükümet kurmak istediğini ancak İsrail’in ise hegemonik bir aktör olmaya çalıştığına vurgu yapan Rojin Mukriyan, şunları kaydetti:

“Dolayısıyla Amerika’nın temel hedefi, İran’daki rejimi doğrudan değiştirmekten ziyade, bu rejimin davranışlarını ve politikalarını kendi çıkarları doğrultusunda dönüştürmektir. Donald Trump’ın yaklaşımı da bu yöndedir. İran rejiminin tamamen ortadan kaldırılmasından ziyade, onun tutumunun Amerika’nın stratejik çıkarlarına uyum sağlayacak şekilde değişmesi amaçlanmaktadır. Ancak İsrail açısından durum biraz daha farklıdır. Çünkü İsrail, doğrudan bölgenin içinde yer alan ve gelişmelerden anlık olarak etkilenen bir aktördür. Buna karşılık Amerika daha çok dışarıdan müdahil olan küresel bir güçtür. Bu nedenle İsrail’in hedefi, Ortadoğu’da yalnızca güçlü bir aktör olmak değil, aynı zamanda siyasi anlamda hegemonik bir konuma ulaşmaktır. Bu hedef doğrultusunda ise İran gibi bölgesel ölçekte güçlü ve etkili devletlerin zayıflatılması stratejik bir gereklilik olarak görülmektedir.”