Türkiye’de Kürtçe tiyatro yapmak; bir hafızayı diri tutmak, bir dili kamusal alanda savunmak ve bitmek tükenmek bilmeyen engellere karşı bir “yol arayışı” içinde olmak demek. 27 Mart Dünya Tiyatro Günü’nden bu arayışın iki kadın ismi, Rûgeş ve Berfin Zenderlioğlu konuştuk. Sahne üzerindeki yirmi yılı aşan serüvenlerini anlatırken ikisinin de buluştuğu nokta aynıydı: Tiyatro, onlar için politik ve kişisel bir inat alanı.
Yirmi yıllık bir yolculuğun başlangıcı: Nereden, nereye?

Rûgeş, Tenê Ez adlı oyunda
Her iki sanatçı da profesyonel hayatlarının yirmi yılını geride bırakmış durumda. Rûgeş, bu süreci anlatırken doğrudan Kürt toplumunun yaşadığı değişim ve dönüşümlere referans veriyor. Onun için tiyatro, profesyonel bir iş kolu olmanın çok ötesinde bir varoluş mücadelesi.
Rûgeş: “Benim için bu yirmi bir yıl aslında Kürtlerin hikayesi gibiydi. Kürt sanatının, Kürtlerin hikayesinden bağımsız ele alınabileceğini düşünmüyorum. Dolayısıyla inişli çıkışlı, zorlu, yasaklı, sansürlü ama bir o kadar da bir yol arayışıyla geçen bir süreçti. Hem kendi tiyatrosunu hem de seyircisini oluşturan bir yolculuktu. Tabii bu yolculuk benden önce başladı. Türkiye’de Kürt tiyatrosunun geçmişi daha eskiye dayanıyor. 1991’de Teatra Jiyana Nû’nun kurulmasıyla birlikte başlayan bir süreçten söz edebiliriz. Benim dahil olmam ise 2000’lerden sonra oldu. Yani benden önce oluşmuş bir altyapı ve birikim vardı. Biz de bu birikime kendi deneyimlerimizi katarak, hikayeyi büyütmeye çalıştık.”

Berfin Zenderlioğlu, ‘Ez Eyşe Şan’ isimli oyunun provasında.
Berfin Zenderlioğlu ise tiyatroyla olan bağını daha çok bir “öğrencilik” ve “bitmeyen bir yol” olarak tarif ediyor. 2004 yılında başlayan bu süreç, onun için sürekli bir devinim.
Berfin Zenderlioğlu: “Tiyatro benim için sürekli öğrenilen ve kendimi her zaman bir öğrenci olarak hissettiğim bir süreç. Çünkü sanat ya da tiyatro tamamlandı diyebileceğimiz bir alan değil. Benim için bu bir yolculuk. O yüzden bu yolculuk, ben tiyatroda inat etmeyi bırakıncaya kadar devam edecek.Şunu unutmamak lazım. Herkes tarihi kendisinden yazıyor ama sizden önce de bir tarih vardı. Bizim biraz bunu hatırlamamız ve gelecek kuşağa da bunu anlatmamız lazım. Benden önce de bu tiyatroyu yapanlar oldu. Abilerimiz, ablalarımız ya da arkadaşlarımız vardı. Birileri bir şeyler oluşturdu ve biz de aslında o oluşturduğu şey üzerinden başka bir şey yarattık. Bu şuna benziyor; Bir tohum atıldı, o tohum filize dönüştü. Sonra bir ağaca dönüştü, meyvelerini verdi. Bu anlamda yapılan her şey kıymetli. Nereye evrildiğini iyi bilmek lazım.”
‘Yasaklı dilde, yasaklı tiyatro’

Berfin Zenderlioğlu
Sahnede kalabilmek, Berfin Zenderlioğlu için tek bir kelimeyle özetleniyor: İnat.
Berfin Zenderlioğlu: “Artık sanatta değişimden çok dönüşümün mümkün olduğuna inanıyorum. Ve aslında bu dönüşüm de biraz bizim inadımız sayesinde mümkün oluyor. Üretim alanına girebilmek, kendimizi var edebilmek ve dertlerimizi sahnede buluşturabilmek bir inat meselesi. Bizde yerel ağızda ‘inat bir murattır’ denir. Yani inanmadıkça, o inanç doğrultusunda yürümedikçe, o yola çıkmadıkça bu sürecin var olamayacağını düşünüyorum. Çünkü karşımıza çok fazla sorun çıkıyor, kaotik durumlarla karşılaşıyoruz. Bunların üstesinden ancak inadımızla gelebiliyoruz.”
Berfin Zenderlioğlu, Kürt tiyatrosunun resmi eğitimin dışında tutulmasını bir sistem eleştirisi olarak masaya yatırıyor. Ona göre Kürtçe tiyatro, anayasal ve kurumsal bir güvencesi olmadığı için her zaman “el yordamıyla” var olmaya mahkûm bırakılıyor:
“Kürt tiyatrosunda her şey el yordamıyla oluşturulmaya çalışılıyor. Bu halkın hala resmi anlamda bir konservatuvarı yok. Kürtçe, Anayasal güvence altında değil. O yüzden diğer tiyatrolarla aynı kategorilerde değerlendirilemeyiz. Bizler ısrarla bir alanı var etmeye çalışıyoruz ama bu sadece bireysel inatla nereye kadar gidebilir?”
Rûgeş’e göre Türkiye’de Kürtçe tiyatro yapmanın kendine has bir “katmanlı sorunları” var. Bu yapı, sanatçıyı her adımda devletin ve siyasetin refleksiyle de karşı karşıya getiriyor. Rûgeş, bu baskının üretim sürecini nasıl “ketlediğini” şu sözlerle vurguluyor:
Rûgeş: “Bir yanda kendi yolculuğumuz var; yaptığımız işin yeterliliği ya da yetersizliği meselesi. Bir yanda işin politik boyutu var. Bir de Türkiye’de bu işi yapmanın kendine özgü koşulları var. Kürt sanatı Kürtlerin genel hikayesinden ayrı ilerlemedi. Yasaklamalar, sansürler hep vardı ve çok yakın zamana kadar da devam etti. Hatta hiçbir zaman ‘artık bunlar geride kaldı’ diyemedik. Bu mücadele hep sürdü. Bir projeyi hayata geçirirken sadece sanatsal değil, aynı zamanda politik koşullara göre de hareket etmek zorunda kaldık. Bu sadece tiyatro için değil; sinema ve müzik için de geçerli. Yasaklı bir dilde, yasaklı bir tiyatro yapıyorsun. Bu da doğrudan üretim sürecini etkiliyor. Yasaklandığımız dönemde söylemiştim: Korkmayın Kürt tiyatrosu ısırmaz. Hala aynı. Kendi ana dilimle tiyatro yapmak temel bir insani haktır. Başka milletler İngiliz tiyatrosu yapıyorum, İspanyol tiyatrosu yapıyorum demezken biz ‘Kürtçe yapıyoruz’ deme zorunluluğu hissediyoruz çünkü bu politik bir duruşa dönüştü. Dilin bile problem olduğu bir coğrafyada sanatın politikliğini tartışmayı yersiz buluyorum. Politiktir tabii ki.””

Rûgeş
Siyasetin içine eleştirel bir bakış: ‘Kültür-sanat pek fazla desteklenmiyor’
Rûgeş, devletten gelen baskıların yanında Kürt siyasi hareketinin kültür ve sanata bakışına da eleştirel yaklaşıyor. Ona göre, toplumsal mücadelenin temel taşlarından biri olması gereken sanat, siyasi ajandaların içinde bazen geri planda kalıyor.
Rûgeş: “Zaman zaman politik iklime bağlı olarak yumuşamalar ve sertleşmeler oldu. Ama hiçbir zaman tamamen özgür, açık bir alan oluşmadı. Bu sadece Türkiye’nin genel politikasıyla ilgili değil. Aynı zamanda Kürt siyaseti içinde de kültür-sanatın yeterince desteklendiğini düşünmüyorum. Bu benim eleştirel bakışım. Kültür-sanat çok temel bir alan olmasına rağmen yeterli politikaların geliştirilmediği kanaatindeyim.”
Tiyatro’da kadın olmak: ‘Çarp üçle, dörtle’
Kürt bir kadın tiyatrocu olmanın getirdiği yük, her iki sanatçı için de “çok cepheli bir mücadele” anlamına geliyor. Hem toplumsal cinsiyet rolleriyle hem de sanatsal üretimdeki “erkek akılla” çarpışmak zorundalar.
Berfin Zenderlioğlu: “Cinsiyetten baktığınız zaman her şeye iki katı eforla ulaşmak zorundasınız. Ataerkil bir düzlem var ve sistem bunun üzerine kurulu. Kadın olduğunuz zaman zaten görünmüyorsunuz. ‘Ben de buradayım’ demek zor. Yönetmen denildiğinde insanların aklına ilk etapta bir erkek figürü geliyor. Söylem başka ama içselleştirmek ancak pratikle mümkün. Kadınların hala ayrımcılığa uğradığını hem Kürt siyasetinde hem Kürt sanatında görebiliyoruz. Biz daha önce nesneydik, şimdi özne olmaya başladığımız mecralarda tartışmalar çoğalıyor.”
Rûgeş: “Kürtsün, tiyatrocusun, kadınsın. Hadi çarp üçle, çarp dörtle. Mücadele ettiğin cepheler artıyor. Daha çok efor harcamak zorundasın. Sadece sanatını yapmıyorsun; o cins bilincini hem kendinde hem etrafında beslemeye çalışıyorsun. Yanındaki ‘bu meseleleri aştığını düşünen’ erkek arkadaşının, yoldaşının da bu pencereyi açmasını sağlamak için mücadele ediyorsun.”

Rûgeş, Tenê Ez adlı oyunda
‘Mekan yoksa göçebesiniz’
Kürt tiyatrosunun yirmi yıllık serüveni politik engellerin yanında derin bir mekansızlık ve ekonomik yalnızlıkla da sınanıyor. Rûgeş’in “sanatçıların kendi kaderine terk edildiği” tespiti, Berfin Zenderlioğlu’nun “göçebe tiyatroya dönüşmek” uyarısıyla birleşince, Kürtçe tiyatro yapmanın maddi bedeli daha da belirginleşiyor.
Berfin Zenderlioğlu, Beyoğlu’nun ara sokaklarında yedi yıl boyunca var etmeye çalıştıkları o sahnede (Şermola Performans) verilen emeği, aslında bir kurumsallaşma çabası olarak görüyor.
Berfin Zenderlioğlu: “Mekan her zaman için size kurumsal bir kimlik kazandırır. Kurumsal kimlik kazandırılabilmesi için mekanların oluşturulması gerekiyor. Mekan yoksa göçebe bir tiyatroya dönüşüyorsunuz. Aslında seyircinin de o zaman kemikleşebilmesi biraz zor oluyor; düzenli bir seyirci oluşturamıyorsunuz. Yedi yıl Beyoğlu’nda bir ara sokakta tiyatro yaptık; haftanın üç günü Kürtçe oyunlar, diğer günler farklı dillerde oyunlar oynandı. Biz bunda ısrar ediyorduk. Ama icracıyız biz; bu, bir fikir yaratmak isteyenlere alan açmak isteyen iş insanlarının kafa yorması gereken bir şey.”

Ez Eyşe Şan oyununun Diyarbakır sahnesinden bir kare
Röportajda öne çıkan en kritik meselelerden biri de, Kürt sermayesinin Kürt sanatıyla kuramadığı o köprü. Zenderlioğlu, bu kopukluğun sanatçıyı “organizatör” olmaya zorladığını ve enerjisini böldüğünü savunuyor:
“Kürt iş insanlarının, Kürt sanatçılarıyla bir araya gelememesi bir problem. Biz icracıyız, sanatçıyız; işimizi yapmalıyız. Diğeri bu işi organize edenlerin işi olmalı. Biz aynı anda birçok şeye el attığımız için enerji bölünüyor. O zaman çok sağlıklı bir kurumdan bahsedemiyorsunuz. Herkes kendi yağında kavrularak bir şey üretmeye çalışıyor. İş insanlarının desteklemesi, sponsorlarımızın olması gerekiyor. O anlamda başka halklarla koşullarımız eşit değil. Mekan yoksa göçebesiniz ve o zaman seyirciyi tutamıyorsunuz.”
‘Sevme inadı’
Berfin Zenderlioğlu, bunca zorluğun ortasında neden hala sahnede olduğunu, on yıl önce yaşadığı ve hayatını değiştiren o talihsiz kazayla anlatıyor. Bu kaza, onun için tiyatroyla olan bağının derinliğini keşfettiği bir kırılma noktasına dönüşmüş:
“Bundan yaklaşık on yıl önceydi… Yağmurlu bir gün, ayağımda spor ayakkabılar vardı. Merdivenlerden kayıp düştüm. Sırtımda o korkunç ağrıyı hissederken bir ses duydum; kemiklerimden gelen o sesi. O an, canımın acısından çok ağlayarak verdiğim ilk tepki şuydu: ‘Ben bir daha tiyatro yapamayacak mıyım?’ Tiyatroyu ne kadar çok sevdiğimi o güne kadar ben de bilmiyormuşum; o düşüş anında anladım.
Bugün şunu biliyorum; ben tiyatroyu sadece sevdiğim için yapıyorum. Kendimi orada var edebildiğim, dertlerimi sahneye aktarabildiğim ve birilerine dokunabildiğim için… Kendi içimde iyileşebildiğim ve belki de başkalarının iyileşmesine vesile olabildiğim için seviyorum bu alanı. Tiyatro benim için tüm sanat disiplinlerinin tek bir noktada, ‘total’ bir biçimde buluşması demek. Sevmek çok büyük bir eylem ve benim için tiyatronun asıl karşılığı bu: Sevmek. İşte benim bütün bu serüvenim, bu inadın bir özeti: Sevme sanatı değil, bir sevme inadı olarak tiyatro.”

Ez Eyşe Şan, 26 Ekimde İstanbul Kadıköy BOA Sahne’de
Portre
Berfin Zenderlioğlu: Bitlis doğumlu, İstanbul Üniversitesi Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji Bölümü mezunu tiyatro yönetmeni, oyuncu ve eğitmen. Destar Theatre ve Şermola Performans’ın kurucuları arasında yer alır. Kürt tiyatrosu, dramaturgi ve hikaye anlatıcılığı üzerine atölyeler düzenleyen Zenderlioğlu, tiyatro alanındaki çalışmalarıyla yönetmen ve oyuncu olarak tanınmaktadır.
Rûgeş: Varto doğumlu, kimya mühendisliği eğitimi almasına rağmen tiyatroya yönelen oyuncu ve yönetmendir. 2003’ten beri Teatra Jiyana Nû bünyesinde Kürtçe tiyatro yapan Rûgeş, birçok tiyatro oyunu, kısa ve uzun metrajlı filmde yer almıştır.




