“Almanya Filistinli yazarları sansürledi.”
Geçtiğimiz hafta böyle haber başlıkları okuduk. Ama olayın 5N1K’sı çok daha karmaşık bir durumu anlatıyordu.
Alman Kültür Fonu, Mahmud Derviş ve Gassan Kanafani gibi Filistinli şair ve yazarların eserlerini kapsayan bir projeye verdiği mali desteği, “siyasi müdahale” sonrasında askıya aldı.
Projenin yürütücüsü olan çevirmen Miriam Rainer ise kendisine yapılan “dengeleme” önerisini reddederek projeyi geri çekti. Rainer’dan, Filistinli yazarların yanına İsrailli Yahudi yazarları da eklemesi istenmişti.
Berlin’in “sakıncalı” bulduğu bu yazarların kitaplarını bugün Tel Aviv’deki kitapçılarda bulmak mümkün. İsrail, çoğu zaman “düşmanını tanı” yaklaşımıyla da olsa Arap edebiyatını okumaya ve anlamaya çalışıyor. Sanatın sansürle durdurulamayacağını çoktan öğrenmiş durumdalar.
Erich Maria Remarque’ın Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok romanını basarken, yanına “denge olsun” diye Alman ordusunu öven bir kitap koyabilir misiniz?
Tom Amca’nın Kulübesi’ni yayımlayanlara, bir de köleliği savunan metin eklemesini önerebilir misiniz?
Avrupa’da bu tartışmalar sürerken, yarım asırdır Filistin şiirine ses veren müzisyen Ahmad Kaabour vefat etti.
Kaabour, hem Lübnan müziğinin hem de Filistin davasının en simge isimlerinden biriydi.
Mahmud Derviş onunla tanıştığında, “Filistin’in neresindensin?” diye sormuştu. Bir hemşerisiyle karşılaştığından emindi.
Oysa Kaabour Beyrutluydu. Ama ruhuyla ve müziğiyle bir Filistinliydi.
En bilinen şarkısı “Ounadikum”u (Size Sesleniyorum), 1975’te Lübnan iç savaşının en karanlık günlerinde, elektrikleri kesik bir odada besteledi.
Sözleri Filistinli şair ve Nasıra Belediye Başkanı Tevfik Ziyad’a aitti.
Şarkı kısa sürede Filistin mücadelesinin marşı hâline geldi.
Mülteci kamplarına, ABD’deki öğrenci eylemlerine ulaştı.
Farklı dillerde ve tarzlarda yorumlandı. Bugün de sosyal medyada tıklanma ve alıntılanma rekorları kırıyor.
“Ounadikum”un yanı sıra, yine toplumsal direnişi anlatan “Alou al-Bayariq” (Sancakları Yükseltin), Beyrut halkının acılarını anlatan “Nihna An-nas” (Biz İnsanlar) ve çocuklara ithaf ettiği “Ya Sitti” (Ninem) gibi eserleriyle Arap müziğinde derin izler bıraktı.
Kaabour sadece müzisyen değildi. Pek çok televizyon programına sunucu ve yapımcı olarak katkı verdi. Çakal Carlos filminde Filistinli lider Wadih Haddad’ı canlandırdı.
Siyasi konserlerden fırsat buldukça çocuklara kukla tiyatrosu yaptı.
Ona göre “Bir çocuğun gülümsemesiyle bitmeyen savaş, kaybedilmiş bir savaştır.” Gassan Kanafani’nin Umm Saad hikâyesinden etkilenerek oğluna “Saad” adını vermişti.
Pandemi günlerinde ve kanser tedavisi gördüğü hastane odasında, mülteci kamplarına ve katılamadığı konserlere video mesajlar gönderdi.
En sevdiği şarkısı sorulduğunda hep aynı yanıtı verirdi:
“Henüz yazmadığım şarkı.”
Acaba Nâzım’ın o şiirini biliyor muydu?
Ahmad Kaabour, İsrail’in Lübnan’ı tekrar vurduğu günlerde aramızdan ayrıldı.
Bugün Berlin’de Derviş’i ve Kanafani’yi “denge” adı altında susturmaya çalışanlar, aslında Kaabour’un sesindeki o çıplak hakikatten korkuyor. Onun müziği, pasaportlardan, sınırlardan ve gümrük duvarlarından daha güçlü.
Güle güle Beyrutlu kuklacı, güle güle “Filistinli Ahmad”.
Henüz yazmadığın o en güzel şarkıyı, mülteci kamplarındaki çocuklarla birlikte söyleyeceğiz
Çünkü biz hâlâ buradayız ve hâlâ sesleniyoruz.
Yeri gelmişken, en sevdiğim “Ounadikum” yorumlarından biri Bandista’nındır:
“Unadikum / kalmam sesinden mahrum /
omzun omzumda / hürriyet yakın /
ez ji hevalım…”




