Anne ve toprak arasında derin bir anlam benzerliği vardır. İkisi de doğurgandır, ikisi de şefkatlidir ve ikisi de varoluşumuzun temelidir. Annemizin bir parçası olarak var oluruz, onun bedeninin bir uzantısı ve devamlılığıyız bir anlamda. Bir hücrenin çoğalmasıyla başlayan ve bir kordon bağı ile devam eden o bütün olma hali, bir şekilde hayat boyu devam eder.
Şefkate, sıcaklığa, sevgiye ihtiyaç duyduğumuz her an, kırıldığımızda, içimiz üşüdüğünde, yalnız kaldığımızda aradığımız annemizdir. Ne kadar gökyüzünde süzülürse süzülsün, illa ki yuvasına dönmek zorunda olan bir kuş gibiyizdir. Anne, yuvamızdır.
Toprak da anne gibi, hayatla, dünyayla kurduğumuz ilişkinin, o ilişkiyle şekillenen var olma halimizin mekânıdır. Tenimize akseden güneş, gökyüzünün altında serilen topraktan yansıyan ışıktır. Ufukta yükselen dağlardan gelir yüzümüzü okşayan rüzgâr. Ve o toprağın soğuğu kadar sert, sıcağı kadar naif, ırmağı gibi coşkunuzdur.
Toprağından kopmak, annenin kaybı gibidir. Öncesiz kalmak, bir boşluğa savrulma haline benzer annemizi yitirmek. Varlığımızın neşet bulduğu o bağ ansızın ortadan kalkar ve tesadüfen bir araya gelmiş zerreciklere döneriz bir anda. Manevi hayatımızın mültecisi oluruz.
Babamı kaybettiğimde ilk defa karşılaştım Dilşad ve Dildar’ın mezarlarıyla. Ölümün yarattığı boşluğu farkedemediğimiz ilk birkaç gün geçtikten sonra, babamla vedalaşmak için mezarını ziyaret ettiğimde gördüm onları.
Çocuklarımıza verdiğimiz isimler, onlar için hayal ettiğimiz hayatlardır biraz da. Dilşad ve Dildar için aşkla dolu bir yürek dilemişti anne babaları. Gönülleri şenlendirecek, gönülleri kendine bağlayacak bir mutluluk hâli umut etmişlerdi.

Dilşad’ın mezar taşına bir kelebek figürü işlenmiş, Dildar’ın taşında bir lale resmedilmişti. Ölümün soğukluğuna inat, kırmızının, yeşilin, sarının çıvıltısıyla renklendirilmiş kelebeğin ve lalenin görüntüsü beni cezbetmiş, isimlerin ahengi dikkatimi çekmişti. Doğum tarihlerine bakınca ağlamaklı olduğumu hatırlıyorum. Dilşad beş yaşında, Dildar üç yaşında kopup gitmişti bu hayattan.
Her hayatın bir hikâyesi olduğu gibi, her ölümün de bir hikâyesi vardır elbette. Hatta her mezar taşının, o taşın kütlesinden çok daha ağır bir hikâyesi. Dilşad ve Dildar’ın isimleri ve doğum tarihleri Latin harfleriyle yazılmıştı kaidenin üst tarafına. Diğer yazılar ve dualar Arap harfleriyle yazılıydı. Bir de aile isimleri yazılıydı hikâyeyi tamamlayan; İrandost.
Kendi topraklarında hayatları gaspedilip, zulmün ve yokluğun kıskacından kurtulma umuduyla düştükleri yollarda, dağlarda, sınır boylarında muhtemelen sırtlarında taşımışlardı çocuklarını.
Sonra kendi topraklarında hayatlarını gaspedenlerin, tel örgülerin bu tarafındaki ortakları taramışlardı bindikleri kaçakcı minübüsünü. Dilşad ve Dildar’ın mülteciliği orada sona ermişti, en azından yaşarlarken. Ve çocuklarına ev değil, mezar yapabilmiş bir babanın, Abbas İrandost’un diktiği anıt, haykırdığı ağıdıydı karşımda duran.
Yıllar sonra, aynı mezarlığa annemi defnetmeye gittim bu kez. Kişisel tarihimin sürekliliğinin kırılıp, öncesizliğin boşluğuna savrulmanın acemiliğinde debelenirken, Dilşat ve Dildar’ın mezarlarına denk geldim yeniden. Acının, özlemin ve annesizliğin kendine özgü yurtsuzluğunda, bir daha baktım mezar taşlarına. Zamanın insafsız rüzgarlarında taşlar soluklaşmış, kelebeğin ve lalenin cıvıltısı silinmişti. Ve Dilşad ile Dildar, daha ayırdına varamadıkları bir mülteciliğin savurduğu o soğuk toprağın bağrındaydılar hala.
Neredeyse yirmi beş yıl önce beni ağlamaklı yapan mezar, bu kez teklifsiz ağlattı. Kendi topraklarından uzağa savrulmuş ve açılmaya vakit bulamamış iki tomurcuğun mülteciliğini düşündüm. Ve iki tomurcuğunu sığınmak zorunda oldukları topraklara defnetmek zorunda kalan anne babanın kimsesizliğini, çaresizliğini.
Kemalettin Kamu’nun şiirini mırıldandım içimden:
“Gurbet o kadar acı
Ki ne varsa içimde
Hepsi bana yabancı
Hepsi başka biçimde”
Toprağından koparılmışlığın, bir başınalığın,çaresizliğin ikliminde acının katmerleşip omuzlara çöktüğü bir zaman vardır. Gölgesinde huzur bulduğun ağaç, karla kaplı doruğuna baktığın dağ, kıyısında serinlediğin ırmak, çiçeğini derdiğin çayır çok uzaktadır. Elinde mermer sertliğinde bir hüzün kalır ve ancak mezar taşı yaparsın onu.
Sararmış otlar, paslanmış demir parmaklıklar ve soluklaşmış mermer kaidesiyle bakımsız ve muhtemelen sahipsiz bir mezar kalmıştı geçen yirmi beş yılda. Arkalarında yaşatamadıkları iki çocuk ve sahipsiz bir mezar bırakan anne babanın mülteciliği hangi gökyüzünün altında, hangi toprağın yüzünde sürüyor bilmiyorum.
Bildiğim, kendi toprağından koparılmış hayatların, başka bir toprakta erken nihayetlenmiş hikâyesini ömür boyu taşımak ve hatırlamakla lanetlenmiş olduklarıydı.
Ben orada, o mezarlıkta, babamı, annemi, Dilşat ve Dildar’ı bırakıp geldim. Toprağından koparılmış iki çocuğun mülteci ölümlerini, beni bu hayatta ölüme yaklaştıran yalnızlığıma, annesizliğime attığım ilk adımla bırakıp geldim. O bakımsız mezar, ölümün mültecilerini bağrında saklayarak eskimeye devam ediyor hâlâ. O soğuk taşın bağrına çizilmiş kelebek, o kaideye işlenmiş lale, o yalnızlık ve kimsesizlikle beraber.




