İstanbul’da LGBTİ+’lar, geçtiğimiz hafta kulaktan kulağa yayılan bir çağrıyla bir araya geldi.
26-29 Mart tarihleri arasında gerçekleşen Bahar Pride’ında, alışıldık Onur Haftası takvimlerinin dışına taşan bir buluşma yaşandı.
Etkinliğin ortaya çıkışı, yıllardır Haziran ayına sıkışan lubunya buluşmalarına yeni bir alan açma ihtiyacıydı. Sosyal medya kullanılmadan ‘fısıltı gazetesiyle’ örgütlenen Pride’da, İstanbul’un farklı yerlerine bırakılan afişler, birebir temaslar ve kulaktan kulağa yayılan çağrılarla insanlar birbirini buldu.
Pride aynı zamanda sokağa da taştı. 27 Mart Dünya Tiyatro Günü’nde Kadıköy’de bir yürüyüş gerçekleştirildi. Mehmet Ayvalıtaş Parkı’nda bir araya gelen lubunyalar, tiyatrocuların etkinliğine ‘sızarak’ sokakta yürüdü. Burada yapılan basın açıklamasında sahnenin yalnızca tiyatroya ait olmadığı, hayatın kendisinin bir sahne olduğu vurgulandı. Açıklamada, “bize tek bir rol yazanlara inat rollerimizi geri alıyoruz” denildi.

(Fotoğraflar: Bahar Pride)
Bahar Pride nedir?
‘Haziran’a sıkışıp kalıyoruz’
Etkinliği örgütleyen isimlerden Caker, Bahar Pride’ın çıkış hikayesini İlke TV’ye anlattı.
“Yıllar yıllar önce, yaklaşık belki de 15-20 yıl önce, güz zamanı yapılan ‘Güztanbul’ diye bir buluşma vardı. Bu, Onur Haftaları dışında da insanların bir araya geldiği, etkinlikler yaptığı bir alandı. Biz bunu ‘Yine mi yapsak?’ dedik. Özellikle LGBTİ+’lara yönelik son dönemdeki baskılar sonrası Haziran’a sıkışıp kalıyoruz, başka zamanlarda da insanların bir araya gelebileceği alanlar açsak, etkinlikler yapsak iyi olmaz mı diye düşündük.
Kendi aramızda, İstanbul LGBTİ+ Pride ve Trans+ Pride gönüllüleri, daha önce aktivizm yapmış insanlarla bir araya gelip konuştuk. Aslında ilk yapmak istediğimiz şey güz zamanıydı. Fakat zamanlarımızı uyduramayınca hop, bahara kaldık. Biz de hem baharın gelişini, bizim için önemini, yavaş yavaş yeşermeyi, insanların heyecanlanmasını önemseyip ‘bahar zamanı bir Bahar Pride yapalım mı?’ diye birkaç kişi bir araya geldik. Amacımız, birkaç gün boyunca insanların bir araya gelmesi ve alanlarının artmasıydı. Konuşacak konularımızı tartışalım istedik. Zaten kendi kişisel hayatlarımızda aktivizm yaparken, ayrıca yaptığımız konular üzerinden de bir araya gelelim dedik. Mesela birimiz ailesine bakım veriyorsa, bakım vermekle ilgili lubunyalarla bir etkinlik yapsın, diğeri hormon dağıtımıyla ilgileniyorsa ve bu konuda bir örgütlenmeye ihtiyaç varsa, onun etkinliğini yapsın diye düşündük. Aslında daha çok kişisel, samimi bir yerden ama aynı zamanda hepimizin örgütlenebileceği, derdi olan etkinlikleri bir araya getirmeye çalıştık.”

Nasıl bir araya geldiler?
‘Birbirimize fısıldadık’
“Biz bunu yaparken bir deney yapmak istedik. Dedik ki, acaba biz sosyal medya kullanmazsak, bu araçları kullanmazsak, ne kadar tanıdığımıza, sevdiğimize, kolimize, aşkımıza, yoldaşlarımıza ulaşabiliyoruz? Fısıltı gazetesiyle; herkesin tanıdığına söylemesiyle bunu yaptık. Biz aslında İstanbul’da aktivizm yapan ve onlarla dost olan çevreye bir Pride gerçekleştirmiş olduk. Dolayısıyla sosyal medyayı hiç kullanmadık. Sokaklara afişler yapıştırdık. Ne olduğunu açıkça söyleyen bir yerde değildi. O yüzden insanlar bunu biraz gizemli sandı. Ama gizemden ziyade bizim derdimiz sosyal medyasız olmaktı. İnsanlara ulaştığımızı, etkinliklerin kalabalık geçmesinden anladık. O yüzden ‘başarılı oldu’ diyebiliriz.”

Yasaklar ortamında yapıldı
“Haziran ayında yapılan Onur Haftası etkinliklerinde zaten aktivistler kolluk tarafından takip ediliyor son yıllarda. Kolluk kuvvetleri öncesinde kim nereye gidiyor, ne yapıyor, hangi etkinlikleri takip ediyor, bunları izliyor. Arkadaşlarımız, daha etkinlik öncesinde bir yere gitse bile evinin kapısında kolluğu görebiliyor. Bu etkinliği de tabii ki aktivistleri takip ederek yine bulabilirlerdi, ama bu etkinliğin zaman aralığına dair bir fikirleri yoktu. Ama muhtemelen duysalar gelirlerdi.”
Nasıl geçti?
Kolektif emek: Herkes elini taşın altına koydu
“Biz zaten çok az kişi olarak sadece organizasyon konusunda inisiyatif aldık. Etkinlik vakti geldiğinde ortaya çıkan kolektivite gerçekten bizi çok mutlu etti. Perşembe günü açılış etkinliğini kurmaya gelenler, birlikte destek olanlar… En son Pazar günü kapanış partisinde, gecenin bir yarısında 20-25 kişi kalıp her yeri birlikte temizledik. Beklemediğimiz bir şeydi ve çok mutlu olduk. Zaten süreç boyunca destek olan çok kişi vardı. Bu zaten iki-üç kişinin yapabileceği bir şey değil, birinin kapıyı açması, diğerinin bir şeyi toparlaması, bir başkasının insanları organize etmesi… Herkes bir şekilde elini taşın altına koydu.
Katılanların çoğu da tanıdığımız, bildiğimiz, çevremizden insanlardı. Biraz daha tanıdık yoldaşlıklar üzerinden gerçekleşti. O yüzden herkes bir şekilde Onur Haftası kültürünü, derneklerin kültürünü, önceki deneyimleri içselleştirmiş insanlardı. Bu da organizasyonu bizim için daha akışkan ve rahat kıldı. Etkinlikler bir anlamıyla dolu doluydu. İnsanlar samimi bir şekilde sohbet etmek, temas kurmak istiyordu. Konular da insanları içine çeken, saran konulardı. O yüzden genel olarak iyi geçti diyebilirim.”

Yürüyüş gerçekleştirildi
‘Tatlı bir sızma eylemiydi’
27 Mart Dünya Tiyatro Günü’nde gerçekleştirilen yürüyüşün hikayesi ise şöyle:
“Sokakta yürüyüş yapmak bizler için her zaman biraz gergin, çünkü Onur Yürüyüşleri genelde müdahaleyle karşılaşıyor. O yüzden tedirgindik. Ama o gün tiyatrocuların şenliğiyle bizim şenliğimiz birleşince ortam bir anda rahatladı. Hiç saklanmadan, gizlenmeden, doğrudan mekandan çıkıp görünür bir şekilde, tüm coşkumuzla yürüyerek onların arasına karıştık. Sloganlarımızı da rahatça attık, onlar da eşlik etti.
Lubunya tiyatrocular bizi anladı, kim olduğumuzu, ne yaptığımızı bir şekilde yakaladılar. Diğer tiyatrocular için aynı şeyi söylemek zor ama zaten biz de karma bir gruptuk: anarşistler, lubunyalar, feministler… O yüzden yürüyüş biraz tatlı bir ‘sızma eylemi’ gibi geçti. Ve açıkçası hepimize iyi hissettirdi diyebilirim.”
‘İki perde yetmez, iki rol yetmez, iki ihtimal yetmez’
27 Mart Dünya Tiyatro Günü’nde okunan basın açıklamasının tamamı şu şekilde:
“Bugün burada, yalnızca bir günü anmak için değil; sahnenin nerede kurulduğunu, kime ait olduğunu ve kimler tarafından yeniden yazıldığını hatırlatmak için bulunuyoruz.
Bugün burada, bize ayrılan yerleri reddeden, koltuklarında fır dönen, kendine çizilen sınırları reddedenler olarak bir araya geldik.
Çünkü biliyoruz ki sahne yalnızca perdelerin ardında değil, hayatın tam ortasında kurulur; bastırıldıkça yer değiştirir, sahne kapatıldıkça başka bir yerden açılır bir hayalet gibi, bazen bir bakışta, bazen bir duvarda, bazen kısacık bir gülümsemede, bir dudakta, kendini ele verir.
Çünkü sahne, yalnızca perdelerin açıldığı yerde kurulmaz; sahne bazen bir sokaktadır, bazen bir meydanda, bazen bir bakışta, bazen de kimsenin bize bırakmak istemediği, elimizden zorla almak istediği hayatlarımızın tam ortasında; tam da o daraltılmış, bastırılmış, susturulmuş alanların içinde kurulur ve beklemediğin anda tam orada genişler.
Bugün burada, rolünü başkalarının yazdığı bir oyunu reddedenler olarak bulunuyoruz; bize ayrılan dar kadroları, tek tip kostümleri, ezberlenmiş replikleri kabul etmiyoruz ve hayatı tek bir role, bedeni tek bir kalıba, arzuyu tek bir dile, varoluşu tek bir tertibe sığdırmak isteyenlere karşı başka bir sahnenin mümkün olduğunu biliyoruz.
Çünkü dünya döner, roller değişir.
Uzun zamandır bu ülkede yalnızca söz değil, nefes de denetlenmek isteniyor; yalnızca meydanlar değil, bedenler de, yalnızca yürüyüşler değil, kahkahalar da, yalnızca itirazlar değil, oluş halleri de.
Ama biz başka bir yerden öğrendik hayatı: inatla yan yana gelmekten, birbirimizi gülüşünde tanımaktan, kayıplarımızı unutmamaktan, kahkahayı da öfkeyi de birlikte bir arada büyütmekten.
Bugün burada, bütün budamalara, karartmalara, sansürlere ve yasaklara rağmen bu oyunun bitmediğini söylemek için bulunuyoruz, sezon finali henüz gelmedi.
Bu yüzden bugün burada yalnızca tiyatroyu değil, hayatın çoğulluğunu, bedenin bilgisini, seslerin taşkınlığını, yas’a rağmen neşeyi, baskıya rağmen dönüşümü ve karanlığa rağmen gözlerimizle birbirimize tuttuğumuz ışığı savunuyoruz.
Ve biliyoruz: dünyanın her yerinde yükselen o sert, dar, buyurgan dil; hayatın dışına itilmeye çalışılanları, ayrık otlarını, yolundan dönenleri, yolluları, taşanları, sığmayanları, itiraz edenleri hedef alırken aynı oyunu yeniden ve yeniden sahneye koymak istiyor.
Biz o oyunu tanıyoruz, metnini çok iyi biliyoruz ve sonunu kabul etmiyoruz.
Çünkü başka bir dramaturji mümkün; başka bir sahne düzeni mümkün; başka bir hayat mümkün.
Bugün burada olanlar, buraya gelemeyenler, uzakta olanlar, sesini alçaltmak zorunda bırakılanlar, yorulanlar, korkanlar, özleyenler ve yas tutanlar bilsin ki hiçbirimiz ne yalnızız ne de yanlış.
Bize tek bir rol yazanlara inat, rollerimizi geri alıyoruz.
Çünkü biz biliyoruz: sahne yalnızca izin verilen yerde kurulmaz, sahne kurulduğu her yerde meşrudur.
Bugün burada tek tip senaryolara, tek tip kostümlere ve tek tip hayata karşı bulunuyoruz.
Çünkü biliyoruz: iki perde yetmez, iki rol yetmez, iki ihtimal yetmez.
Hayat çoğuldur.
Sahne çoğuldur.
Biz çoğuluz.”






