Çözülen küresel düzen, çözemeyen siyaset
Yıldız Önen 6 Nisan 2026

Çözülen küresel düzen, çözemeyen siyaset

The Economist’in son sayısında Çin Lideri Xi Jinping ile Trump’ın yer aldığı kapakta şu ifade dikkat çekiyor: “Düşmanınız hata yaparken asla sözünü kesmeyin (Napolyon’un sözü).”

Derginin Çin’de diplomatlar, danışmanlar, akademisyenler ve mevcut ya da eski yetkililerle yaptığı görüşmelerden çıkan sonuç şu: İran’a karşı savaş, ABD’de “kötü niyetli bir rejimi zayıflatmak, nükleer programını engellemek ve Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmek” olarak anlatılıyordu. İran zaferi ile Çin’e mesaj verilmesi, petrol akışı üzerindeki kontrolün Çin’i nasıl savunmasız bırakabileceğinin gösterilmesi ve askeri üstünlük üzerinden küresel rekabette caydırıcılığın artırılması hedefleniyordu.

Ancak ABD’nin planları ters tepti. Sınırlı ve hedefli bir askeri operasyon olarak sunulan saldırı, kısa sürede çok cepheli ve öngörülemez bir çatışmaya dönüştü.

Savaş kilitlenmiş durumda

Bir aydan uzun süredir devam eden savaşta taraflar birbirlerini bombalamaya devam ediyor. Savaşın kazananı yok. İran’ın kentleri, sanayi tesisleri yoğun bombardıman altında. İran, Körfez ülkelerindeki ABD tesislerini defalarca bombaladı. İsrail, Lübnan’ı işgal ediyor, Irak, Haşdi Şabi tarafından bombalanıyor.

Hürmüz Boğazı, ABD-İsrail bağlantılı gemilere kapalı; diğer gemilere ise sınırlı şekilde açılıyor. İlk kez bir Japon ve bir Fransız gemisi İran’ın izniyle geçiş yaptı. Çin, Pakistan ve Hindistan’a giden sevkiyatlara da kısıtlı izin veriliyor.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde Hürmüz Boğazı’nı açmak için İran’a karşı askeri harekatı öngören tasarı, Rusya, Çin ve Fransa’nın karşı çıkması nedeniyle ertelendi.

Pakistan üzerinden yürütülen ateşkes görüşmelerinde ilerleme yok. İran, ABD’nin 15 maddelik planını reddetti ve kendi 6 maddelik teklifini sundu. Maddeler arasında en ufak bir örtüşme yok.

Trump’ın 4 Nisan’da “İran’a verdiğim süre doluyor, cehennemin üzerlerine inmesine 48 saat kaldı” sözleri ise gerilimin nereye evrilebileceğini gösteriyor.

Bütün bu gelişmeler askeri gücün sınırlarını bir kez daha ortaya koyuyor. ABD ve İsrail yüksek teknolojili kapasiteye rağmen sahayı istedikleri gibi şekillendiremiyor. İran ise ağır baskıya rağmen geri çekilmek yerine çatışmayı farklı alanlara yayarak denge kurmaya çalışıyor.

Avrupa askeri olarak sınırlı, diplomatik olarak etkisiz. Çin ekonomik olarak güçlü ancak doğrudan müdahil olmaktan kaçınıyor. Rusya ise Ukrayna savaşının yükü altında hareket alanı daralmış bir aktör.

Hiçbir aktör krizi durduracak ya da yön verecek bir kapasite ortaya koyamıyor.
Uzun süredir tartışılan “çok kutuplu yeni düzen” kavramı bu noktada anlamını yitiriyor. Karşımızda dengeli bir güç dağılımı değil, parçalanmış ve koordinasyonsuz bir yapı var. Bu parçalanma, kapitalizmin derinleşen krizinin dünyayı yeniden savaş ve istikrarsızlık eksenine sürüklediğini gösteriyor.

Ekonomi üzerinden yayılan kırılganlık

Savaşın etkisi askeri alanla sınırlı değil. Enerji akışındaki kesintiler, taşımacılık maliyetlerindeki artış ve tedarik zincirlerindeki aksaklıklar küresel ekonomide yeni bir kırılganlık dalgası yaratıyor.

Hürmüz Boğazı’ndaki fiili kapanma ile Brent petrolün varil fiyatı kısa sürede 70 dolardan 120 dolara çıktı. Katar’ın Avrupa’ya gönderdiği LNG’nin fiyatı ise megavat saat başına 30 dolardan 100 dolar seviyesine yükseldi.

Bu durum özellikle dışa bağımlı ekonomilerde daha sert hissediliyor. Türkiye gibi enerji ithalatçısı ülkelerde maliyet artışları doğrudan enflasyon baskısına dönüşüyor. Üretimden gıdaya kadar geniş bir alanda hissedilen bu artış, savaşın etkisinin cephe hattının çok ötesine geçtiğini gösteriyor.

Körfez ülkelerinde temel gıda ihtiyacının büyük bölümü ithalata dayanıyor. Deniz trafiğinin aksamasıyla birlikte bazı ürünler hava yoluyla taşınmaya başlandı ve raf fiyatlarında %40 ile %120 arasında artışlar görüldü.

Sorun yalnızca fiyat artışları değil. Bu tür şokları dengeleyecek küresel mekanizmaların zayıflamış olması. Ticaretin kuralları giderek hukuktan ziyade güce dayanıyor. Bir ülke “ulusal güvenlik” gerekçesiyle bir ticaret yolunu kapattığında, bu karar artık ortak kurallara dayanan bir sistem içinde denetlenemiyor; hangi ülkenin ne yapabileceğini belirleyen şey hukuk değil, sahip olduğu güç oluyor.

BM Güvenlik Konseyi de küresel barışın koruyucusu olmaktan ziyade büyük güçlerin birbirini bloke ettiği bir platforma dönüşmüş durumda. Bu da çatışan taraflara, uluslararası yaptırım korkusu olmadan hareket etme alanı açıyor.

Sistem krizi ve siyasal kapasitenin sınırları

Bugünkü krizi derinleştiren temel mesele, siyasal yapıların çözüm üretme kapasitesindeki aşınma. Devletler, sorunları ancak geçici olarak yönetebiliyor; krizleri erteleyebiliyor, maliyetini dağıtabiliyor, fakat kalıcı çözümler üretemiyor.

Clausewitz’in “Savaş, politikanın başka araçlarla devamıdır” sözü bugün tersinden işliyor. Savaş artık politikanın devamı değil, onun yerini dolduran bir araç haline geliyor. Siyasal kapasite geriledikçe, sorunların çözümünde askeri yöntemler öne çıkıyor.

İran savaşında ABD’nin net bir çıkış stratejisi oluşturamaması, askeri zorunluluktan çok hem küresel hegemonyasını sürdürme hem de içerde gücünü koruma arayışına rağmen siyasi sonuç üretememesiyle ilgili. ABD’de “Trump’ın İran savaşı başarılı mı?” sorusunun yanıtı bile ortak bir ölçüte dayanmıyor; siyasal kutuplaşma bu sorunun kendisini bile tartışmalı hale getiriyor. Geçen hafta yayımlanan Pew Araştırma anketi, bu parçalanmayı açık biçimde gösteriyor: Amerikalıların %61’i Trump’ın çatışmayı yönetme biçimini onaylamazken, %37’si destekliyor. Cumhuriyetçilerin büyük çoğunluğu yönetimi desteklerken, Demokrat seçmende destek son derece sınırlı.

Savaş, stratejik bir başarı üretmiyor; ancak iç politikada dar bir tabanı konsolide etmeye yarayan bir araca dönüşüyor.

ABD’de Trump’ın siyasi tarzı, karar alma süreçlerini kurumsal mekanizmalar yerine dar bir çevreye ve kişisel tercihlere indirgerken, Avrupa’da merkez siyaset çözülüyor. Almanya ve Fransa gibi ülkelerde merkez partilerin güç kaybetmesi, AB’nin ortak bir dış politika üretmesini zorlaştırıyor. Birçok ülkede aşırı sağın yükselmesi ve seçmen davranışındaki dalgalanmalar, siyasal sistemlerin toplumsal destek üretmekte zorlandığını ortaya koyuyor.

Bu zayıflama dış politikaya da doğrudan yansıyor. Krizler karşısında uzun vadeli stratejiler üretilemiyor; yerini kısa vadeli, parçalı ve çoğu zaman askeri tepkiler alıyor. Bu yüzden bugün savaşlar, çözülemeyen krizlerin sonucu değil; çözemeyen siyasetin kendisidir.

Kriz artık sistemin geçici bir arızası değil, işleyiş biçiminin parçası haline gelmiş durumda. Pandemi, iklim krizi ve bölgesel savaşlar sistemi yenilemek yerine kaynakları tüketiyor. Geniş kesimler için ikna edici bir gelecek hikâyesi üretilemiyor.

Yaşananlar geçici bir dalgalanmadan çok daha fazlasına işaret ediyor. Küresel sistem çözülürken yerine neyin geleceği henüz netleşmiş değil.

İçinde bulunduğumuz dönem, düzenli bir yeniden yapılanmadan ziyade dağınık ve öngörülemez bir geçiş süreci olarak şekilleniyor.

Savaş bu dönüşümün bir parçası. Ancak asıl mesele, krizlerin artık istisna değil kalıcı hale gelmesi.

Küresel muhalefet sahnede

Buna karşılık dünyanın farklı bölgelerinde toplumsal tepkiler yeniden görünür hale geliyor. Gazze ile başlayan protesto dalgası, İran savaşıyla birlikte daha geniş bir zemine yayılıyor.

Bugün Gazze ve İran savaşına karşı dünyanın birçok yerinde gösteriler düzenleniyor. ABD’de geçen hafta sonu düzenlenen “No Kings” eylemleri ve Avrupa’daki savaş karşıtı protestolar bu tepkinin süreklilik kazandığını gösteriyor. Asya ve Afrika’da ise Hindistan, Bangladeş, Güney Kore, Japonya ve Fas gibi ülkelerde düzenlenen eylemler, bu dalganın Batı ile sınırlı olmadığını ortaya koyuyor.

Bu hareketlilik klasik protesto biçimlerinden ayrılıyor. İnternet sayesinde farklı coğrafyalardaki insanlar aynı anda benzer talepler etrafında buluşabiliyor. Ekonomik krize karşı gelişen tepkiler de bu dalgaya ekleniyor. Savaş karşıtlığı ile ekonomik adalet talebi iç içe geçiyor.

ABD’den Avrupa’ya uzanan bu dalga, yalnızca savaşa değil, aynı zamanda ekonomik sıkıntılara ve temsil krizine de tepki içeriyor. Siyasal yapıların çözüm üretememesi, “hangi partiye oy verilirse verilsin sonuç değişmiyor” algısını güçlendiriyor. Halkın barış talebine rağmen siyasi elitlerin çatışmayı sürdürmesi, siyasetçilere güveni azaltıyor.

Bu süreç, mevcut düzenin hem devletler hem toplumlar düzeyinde sorgulandığını gösteriyor. Bu nedenle bugün asıl belirleyici olacak olan, çözemeyen siyaset değil; onu zorlayan ve dönüştürme potansiyeli taşıyan toplumsal hareketler.

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.