Oyalama mı, irade eksikliği mi?
İdris Baluken 9 Nisan 2026

Oyalama mı, irade eksikliği mi?

Barış süreçleri, doğaları gereği zamana duyarlıdır. Zamanında atılan adımlar süreci ilerletirken, geciken her adım sürecin kırılganlığını artırır. Bu durum çoğu zaman basit bir gecikme olarak görülse de aslında daha derin sonuçlar doğurur: Süreçler kendi dinamikleriyle ilerlemediğinde, dış etkilere daha açık hale gelir. Bu yüzden barış ve çözüm arayışlarında “beklemek” çoğu zaman tarafsız bir tercih değil, sonuç üreten bir pozisyondur.

Bu çerçevede, Devlet Bahçeli’nin “oyalama ve oyalanmanın anlamı yoktur” sözleri, yalnızca güncel bir siyasi değerlendirme değil; aynı zamanda sürecin işleyişine dair önemli bir ilkesel tespit olarak okunmalıdır. Nitekim benzer bir yaklaşım, farklı zamanlarda Recep Tayyip Erdoğan ve hükümet çevreleri tarafından da dile getirilmiş; sürecin zamana yayılmasının hem iç hem de dış müdahalelere açık riskler doğurabileceği ifade edilmiştir. Dolayısıyla burada dile getirilen mesele, yalnızca hız değil; sürecin yönünü ve kontrolünü kaybetme ihtimalidir…

Öncelikle, hakkaniyetli bir değerlendirme için şu noktayı teslim etmek gerekir: Devlet Bahçeli, son dönemde kullandığı dil ve geliştirdiği söylem çerçevesiyle Türkiye siyasetinde uzun yıllar boyunca tabu sayılan birçok başlığın daha rahat tartışılabilmesine katkı sunmuştur. Kürt meselesinin daha düşük gerilimli bir zeminde konuşulabilmesi, bu dil değişiminin önemli sonuçlarından biridir.

Bu katkı yalnızca söylem düzeyinde kalmamıştır. DEM Parti sıralarına giderek tokalaşması, siyasette temasın mümkün olduğuna dair güçlü bir sembolik mesaj üretmiştir. Aynı şekilde “iç cepheyi tahkim etme” vurgusu, sürecin yalnızca iç politika meselesi olarak değil, bölgesel gelişmelerle birlikte ele alındığını göstermiştir.

Ayrıca Bahçeli’nin “barış tek kanatlı bir kuş değildir” ifadesiyle sürecin karşılıklı adımlar gerektirdiğini vurgulaması ve Sn. Öcalan’ın rolüne ilişkin açıcı bir çerçeve sunması, çözüm tartışmalarında önemli bir zihinsel eşik oluşturmuştur. Özellikle Öcalan’ın belirli bir statü çerçevesinde sürece dahil edilmesine yönelik yaklaşım, bu tartışmanın kapsamını genişleten bir unsur olmuştur.

Ancak bu noktadan sonra ortaya çıkan tablo, belirli bir çelişkiyi görünür kılmaktadır. Çünkü bugün gelinen aşamada, Devlet Bahçeli’nin kendi sözleri, sürecin tarafları arasındaki ilerleme düzeyine dair dolaylı ama güçlü bir gösterge haline gelmiştir.

Bu çerçevede bakıldığında,Sn. Öcalan ve Kürt siyasi hareketinin sürecin ilerlemesi adına belirli adımlar attığının kabul edildiği; buna karşılık devlet ya da iktidar kanadının bu adımlara denk düşen somut karşılıkları üretmekte geciktiği yönünde bir tablo ortaya çıkmaktadır. Bu gecikme, yalnızca teknik bir yavaşlık değil; süreci zamana yayan, hatta yer yer oyalayan bir yaklaşım olarak değerlendirilebilir.

Bu durum, Bahçeli’nin “oyalama ve oyalanmanın anlamı yoktur” sözünü farklı bir düzleme taşımaktadır. Çünkü bu ifade, yalnızca genel bir uyarı değil; aynı zamanda sürecin mevcut işleyişine dair içeriden yapılmış bir tespit olarak da okunabilir. Bununla birlikte, aynı Devlet Bahçeli’nin kısa süre önce dile getirdiği “acele etmeye gerek yok” ifadesi, sürecin temposuna dair farklı bir yaklaşımı da ortaya koymaktadır. Bu iki söylem arasındaki fark, sürecin hızlandırılması ile kontrollü biçimde zamana yayılması arasında gidip gelen bir tutumun varlığına işaret etmektedir.

Benzer şekilde, Öcalan’ın rolüne ilişkin açılan alanın ve Selahattin Demirtaş başta olmak üzere bazı isimlere dair normalleşme ima eden ifadelerin, somut bir siyasal çerçeveye dönüşmemiş olması da bu mesafenin pratik karşılığıdır.

Son dönemde yaşanan gelişmeler bu tabloyu daha belirgin hale getirmiştir. Abdullah Öcalan tarafından yapılan çağrılar ve Newroz’da ortaya çıkan toplumsal irade, sürecin ilerlemesi için güçlü bir zemin oluşturmuştur. Bu tür momentler, barış süreçlerinde belirleyici öneme sahiptir. Ancak bunların değerlendirilmemesi, sürecin kendi momentumunu kaybetmesine neden olabilir.

Dolayısıyla bugün gelinen noktada, Devlet Bahçeli’nin pozisyonu, yalnızca bir siyasi aktörün görüşleri olarak değil; aynı zamanda sürecin işleyişine dair önemli bir referans çerçevesi olarak değerlendirilmelidir. Çünkü onun sözleri, iki yönlü bir gerçeği aynı anda ortaya koymaktadır:

Bir yanda sürecin ilerlemesi için atılması gereken adımların kabulü, diğer yanda bu adımlara karşılık üretmesi gereken iradenin gecikmesi… Bu nedenle tartışılması gereken asıl mesele, söylenen sözlerin doğruluğu değil; bu sözlerin hangi ölçüde somut karşılık bulduğudur.

Eğer gerçekten “oyalama ve oyalanmanın anlamı yoktur” deniliyorsa, bu ifade aynı zamanda sürecin mevcut durumuna dair bir ölçü sunmaktadır. Bu ölçüye göre sorulması gereken soru nettir: Süreç ilerliyor mu, yoksa yalnızca konuşuluyor mu?

Barış süreçleri, söylem ile eylem arasındaki mesafenin daraldığı ölçüde güçlenir. Bu mesafe açıldığında ise, süreç yalnızca yavaşlamaz; aynı zamanda yönünü de kaybetme riskiyle karşı karşıya kalır.

(Yazı takvimimde küçük bir değişiklik: Artık Perşembe günleri ilketv.com.tr’deyim.)

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.