Yağmur hırsızlığı hakkındaki son yazıda bu hafta odun hırsızlığı üzerine yazacağımızı belirtmiştik. Bu iki olgu, bambaşka tarihsel kesitlere ait olmakla birlikte her ikisinin temelinde doğal varlıkların mülk edinilmesi sorunu yatıyor. Kamusal varlıklarımız mülkiyet konusu edildiğinde hep aynı soru karşımıza çıkıyor: Kim, kimin malını, kimden çalıyor? Kapitalistlerin emek ve doğa sömürüsünü anlamak için bundan daha elverişli sorular bulmak zor.
1842 yılı, bizim gibi ülkeler için kapitalistleşmenin çok erken aşamalarını anlatabilir. Avrupa’nın pek çok ülkesinde ise bu dönem, kapitalist yasaların bütün yıkıcılığıyla yürürlüğe konulduğu bir evreye denk geliyor. Bu hukuksal düzenlemeler arasında, Prusya Ren Eyaleti Meclisi tarafından çıkarılan ve yoksullarının ormandan yararlanmasını engelleyen yasalar da yer alıyor. Getirilen yeni düzenlemelerle, yoksulların yaşamsal ihtiyaçlarını karşılamak için ormanlardan faydalanmaları kademeli olarak yasaklandı. 1842 yılına gelindiğinde ise ormandaki kuru dalları ve yerdeki çalı çırpıyı toplamak dahi yasak kapsamına alındı.
Köylülerin, ısınmak, yemek pişirmek veya sepet yapmak için ormandan edindikleri malzemeler suç sayıldı. Bu yasaklar, yoksul çocukların karınlarını doyurmak ve aile geçimine katkı sağlamak için yere dökülen meyve veya böğürtlenleri toplamalarını da kapsıyordu. Nihayetinde köylülerin kadimden beri yaşam kaynağı olan ormana girmeleri, mülkiyet gaspı şeklinde suç kabul edildi. Suçun cezası ise, elde edilen orman varlığıyla orantılı hapis ve orman sahipleri yanında angarya çalışmaydı. Böylece ormanı çitleyen sermaye, kendisinin bu yeni yasalarla temellük ettiği bu alanlara girenleri “hırsız” ilan ederken, ormandaki kuru dalları da alınıp satılan bir meta haline getirdi.
Yoksul köylülere ormanın yasaklanmasını öngören bu yasalar üzerine yazıları, Marx’ın entelektüel yaşamında bir dönüm noktası oluşturur. Marx karşısına odun hırsızlığı sorunu “bütün canlı boyutuyla gerçek dünyevi sorun” olarak çıkar. Bu noktadan itibaren, yoksulluğun asıl kaynağı olduğunu utangaç bir şekilde fark ettiği ekonomi politiğin alanına yönelecektir. Kapitalist eleştirinin en büyük müellifinin erken dönem çalışmalarındaki bu sosyal-ekolojik gözlemler, bugün de geçerliliğini koruyor.
Ekolojik felaketler, savaşlar ve ekonomik ve sosyal kriz anlarında, çıplak çıkar ilişkilerinin üzerindeki hukuksal örtüler işlevini yitiriyor. Ortadoğu’daki savaşın yağmur hırsızlığı iddialarını kızıştırmasından önce, Rusya-Ukrayna savaşında odun hırsızlığı konusu, iki yüzyıl sonra aynı topraklarda yeniden hatırlandı. Almanya’da doğalgaz ve elektrik fiyatlarının kısa sürede katlanmasıyla halk odun kullanımına yöneldi. Odun talebindeki bu artış, kaçınılmaz olarak odun hırsızlığı ve dolandırıcılığı haberlerini beraberinde getirdi.
Türkiye’de de odun hırsızlığı, doğal varlıkların mülk edinilmesinin yol açtığı ekolojik tahribatlara ve yasaların yarattığı toplumsal eşitsizliklere karşı mücadelelerde sık sık hatırlanıyor. Kuzey ormanlarını savunurken, orman özelleştirmelerini protesto ederken, Kazdağları’nı korurken, İkizdere’de yaşam alanlarının etrafında hale oluştururken ve Gezi’de olduğu gibi kamusal alanlara yağmalanmasını engellerken aslında hepimizin olan doğal varlıklara ve yaşam alanlarına sahip çıkıldı.
Müşterekler bahsinde, kişisel ve gündelik deneyimlerimiz sahiplenme duygumuzu belirliyor. Köyümüzle, mahallemizle, kentlerin sosyal ve kültürel alanlarıyla daha kolay bağ kuruyoruz. Ama ülkeler, denizler, gökyüzü söz konusu olduğunda, doğa ile kurduğumuz ilişki düşünsel planda uzak mesafelere dönüşüyor. Yazının başında sorduğumuz “kim” sorusu buralarda yeniden anlam kazanıyor. Dünyanın ortak evimiz olduğunu daha çok düşünmeye ihtiyacımız var. Dünya genelinde yavuz hırsız ev sahibini bastırıyor.
ABD ve İsrail’in İran’a saldırılarıyla başlayan savaşın laboratuvarında, bundan sonraki dünya düzenine dair çok dersler çıkartılacak. Savaş teknolojileri ve başta enerji piyasası olmak üzere bölgesel savaşların küresel ekonomik etkileri, savaş devam ederken sınanıyor. Savaşın ekolojik etkilerinin gerçek boyutları ise yeni görülmeye ve konuşulmaya başlanıyor. Muhtemelen en ağır bilanço ekolojik alanda ortaya çıkacak. Bu durumun sorumlularının hesap verebilmesi dünyanın geleceği için çok önemli. Kapitalistler kendi suçlarını ezilenlerin üzerine atmakta çok yetenekliler. Biz “kim” diye sormaya devam edelim.




