• Ana Sayfa
  • Manşet
  • Eksik bir barış hikâyesi: Demir taşın direnci, yüksek dağın asaleti
Eksik bir barış hikâyesi: Demir taşın direnci, yüksek dağın asaleti
İdris Baluken 16 Nisan 2026

Eksik bir barış hikâyesi: Demir taşın direnci, yüksek dağın asaleti

Bazı hikâyeler vardır, eksik yazılmaz; eksik bırakılır. Bu ülkede barış da uzun zamandır böyle bir hikâye. Hep konuşulan ama bir türlü tamamlanmayan…

Taşın bir sabrı vardır derler. Dağın da bir duruşu. Kolay kolay yerinden oynamaz, kolay kolay eğilmez. Belki de bu yüzden, bu hikâyenin tam ortasında duran iki insanı anlatmanın en sade yolu budur: Biri demir bir taş gibi direniyor, diğeri yüksek bir dağ gibi ayakta duruyor. Bu yüzden mesele sadece iki siyasetçinin tutukluluğu değil. Mesele, Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın neredeyse on yıla yaklaşan bir süredir zindanlarda tutulmasıyla birlikte, bu ülkede barışın ne kadar sahici kurulmak istendiğiyle ilgili. Çünkü ikisini tanıyanlar bilir: Onlar hiçbir zaman meseleyi kendileri üzerinden kurmadı. Ne yaşadıkları acıları büyüttüler ne de başlarına gelenleri kişisel bir hikâyeye dönüştürdüler. Hep aynı yerde durdular: Halkların birlikte yaşayabileceği, eşit ve onurlu bir barış fikrinde.

Geçenlerde kaybettiği abisinin taziyesi vesile oldu Figen Yüksekdağ ile konuşmamıza. Kısıtlı, buruk, neredeyse lütuf gibi sunulan bir “izin”le çıkabilmişti son vedaya. Başsağlığı dilerken karşıdan gelen sesi duyunca insan ne hissedeceğini bilemiyor. Üzülse mi, sevinse mi, yoksa bundan utanıp içine mi dönse… Dile kolay, on yılı aşkın bir zaman girmiş araya. Bir acıyı paylaşmanın hüznü ağır basıyor ama yine de insanın içinde, ayıbını bildiği bir sevinç de kıpırdıyor: O sesi yeniden duyabilmiş olmanın tuhaf sevinci…Bazen bir sesi duymak bile insanı sarsmaya yeter.

En son Silvan’daydık. Önce bir gaz fişeği, sonra başka bir sokakta rastgele açılan gerçek bir ateş… Kıl payı kurtulmuştuk. O yüzden iyi tanırım o sesi. En zor anlarda bile titremez. Eyvah demez, eyvallah etmez. Kafa tutmak biraz Toros Dağları’nın öğretisidir belki; yüreğe taş basıp başı dik tutmak da hakiki bir Adana karakteri, kökleşmiş bir İnce Memed geleneği… Ve şimdi, en acı gününde bile aynı ses. Aynı direngen tını.

Zındandayken yaşadığı ebedi gidişlerin sayısını artık tutamaz olduk. Neredeyse ailenin yarısı yok. Her biri, bir vedaya bile doğru dürüst izin verilmeyen bir hayatın içinden eksildi. Bu kadar acı, bir insanın değil, bir dönemin yüküdür. Üstelik bütün bunlar, haksızlığı uluslararası düzeyde de tescillenmiş bir hukuksuzluğun gölgesinde yaşanıyor. Ve daha da ağır olan şu: Tüm bu hukuksuzlukların sona ereceğinin vaat edildiği bir dönemde…

Selahattin Demirtaş ile en son Sincan’daki hücremde görüşmüştük. Korona öncesiydi. Bir mahkeme için Ankara’ya getirildiğinde, başlangıçta aynı hapishane çatısı altında ama farklı hücrelerde tutuluyorduk. Sonrasında, içeride ve dışarıda yürütülen bir çabayla bir araya gelebildik. Sonra yinelendi bu hücre arkadaşlığı. İki kez, üçer gün… Ama o kısa zamanlara, sonradan kaleme aldığım bir kitap sığdırmıştık. Geçmiş çalışmalar, ortak anılar, hapishane günleri, güncel siyaset… Edebiyat, müzik, resim… Sabaha kadar bağlama eşliğinde söylenen türküler, geleceğe dair düşler, barış özlemi, Amed hasreti…

O kısa zaman, uzun bir direncin özeti gibiydi. Onu anlatmanın en sade yolu belki de şu: Yılgınlığa düşmeyen bir bilek, umutsuzluğa kapalı bir ruh, karamsarlığı kendine yasaklamış bir yürek… Tepeden tırnağa moral, karşısındakine güç veren bir duruş. Umuda açılan bir pencere gibi. İyiliğe, güzelliğe adanmış bir ömür… Keşke sözcükler sadece bu insani tarafını anlatırken yetersiz kalsaydı. Ama yetmiyor; uğradığı haksızlığı, maruz bırakıldığı hukuksuzluğu anlatmaya da yetmiyor. Bir halkı temsilen karşı karşıya kaldığı adaletsizlik, sözün de yazının da kifayetsiz kaldığı bir yerde duruyor. Üstelik bu tablo, defalarca uluslararası düzeyde de tescillenmişken… Tıpkı Figen Yüksekdağ gibi, o da en ağır kişisel acılarla sınandı. Edirne yakınlarında ailenin yaşadığı kazadan, babası Tahir Bey’in kaybına; annenin kronik ve ağır hastalıklarından, Başak Hocadan, Dılda ve Delal’dan çalınan zamanlara kadar… Her biri başlı başına ağır bir yük olan bu kayıpların hiçbirini, yürüttüğü demokratik mücadeleye siper etmedi.

Belki de bu yüzden, onun da hikâyesini anlamak için biraz da geldiği yere bakmak gerekir. Palu’nun, Çewlik’in damarı vardır onda. Şeyh Said’den kalan bir miras, kolay eğilmeyen bir inat…

Son günlerde yapılan açıklamalara bakıldığında, sürecin ilerleyebilmesi için örgütün silahı tümden bırakması gerektiği sıkça dile getiriliyor. Bu çağrı, ilk bakışta barış adına anlamlı gibi görünebilir. Ancak insan ister istemez şu soruyu sormadan edemiyor: Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ gibi isimlerin hâlâ cezaevinde tutulduğu bir ortamda, demokratik siyasetin önünün açık olduğuna kimi nasıl inandırabilirsiniz?

Yıllardır “gelin siyaset yapın” denilen bir zeminde, tam da siyaset yaptıkları için içeride tutulan insanların varlığı, bu çağrının inandırıcılığını zedelemiyor mu? İnandırıcılık tam da burada kırılıyor. Bir gün silah bırakıp gelip siyaset yapmayı düşünen biri, dönüp bu tabloya baktığında hangi güvenceyle hareket edebilir?

Bu yüzden Demirtaş ve Yüksekdağ’ın durumu sadece iki kişinin özgürlüğü meselesi değildir. Bu durum, aynı zamanda bu ülkede demokratik siyasetin gerçekten mümkün olup olmadığını gösterecek önemli göstergelerden biridir. Üstelik mesele yalnızca politik değil, aynı zamanda açık bir hukuki sorundur. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin temel maddelerinin ihlal edildiği defalarca tespit edilmiş olmasına rağmen, bugüne kadar bu kararların gereğinin yerine getirildiğini söylemek mümkün değil.

Karar var, karşılık yok… Ne içeride bu kararların bağlayıcılığına uygun bir adım atıldı, ne de dışarıda bu ihlaller karşısında beklenen tutarlılık gösterildi. Oysa dosyaların içeriğine bakıldığında görülen şey açıktır: Demokratik siyaset, düşünce ve ifade özgürlüğü, örgütlenme hakkı… Tam da bir barış sürecinin ihtiyaç duyduğu zemin. Buna rağmen bu alanın daraltılması, yalnızca bireysel bir hak ihlali değil; aynı zamanda toplumsal bir çözüm ihtimalinin de zayıflatılması anlamına geliyor. Bu yüzden bugün yapılması gereken şey, süreci yalnızca beklentiler üzerinden değil, somut adımlar üzerinden tartışmaktır. Ve bu adımların en üst sıralarında, Demirtaş ve Yüksekdağ’ın özgürlüğü de vardır.

Barış, sözle değil, cesaretle kurulur. Çünkü onların serbest kalması, sadece bir hukuki düzeltme olmayacaktır. Aynı zamanda bu ülkenin barış iradesine dair güçlü bir işaret, topluma verilmiş somut bir güvence olacaktır. Yürütecekleri demokratik çalışmalar, kuracakları dil, açacakları temas alanları… Bunların her biri, kalıcı bir barışın inşasında gerçek bir zemin yaratabilir.

Belki de meseleye en sade yerden bakmak gerekiyor: Bir ülkede barışın gerçekten istenip istenmediği, en çok da o barışı savunanlara nasıl davranıldığıyla anlaşılır.

Ve bu hikâye, hâlâ eksik.

Ve bu hikâye hâlâ tamamlanmayı bekliyor.

Çünkü taş yerinde duruyor.

Çünkü dağ hâlâ ayakta.

Ama barış, henüz tamamlanmış değil.

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.