Dêrsim’de 6 yıldır kayıp olan Gülistan Doku soruşturmasında yeni gelişmeler yaşanırken, İlke TV Diyarbakır Temsilcisi Ömer Çelik’in sorularını yanıtlayan Prof. Dr. Gülnaz Karatay, dosyanın yalnızca adli değil, aynı zamanda toplumsal ve politik boyutlarıyla ele alınması gerektiğini vurguladı. Karatay, sürecin hem ailede hem toplumda derin bir “donmuş yas” yarattığını belirterek, adaletin sağlanmamasının toplumsal güvensizliği büyüttüğüne dikkat çekti.
İşte sorular ve cevaplar:
Türkiye’de genel hatlarıyla şüpheli kadın ölümlerinde sıklıkla biz intihar algısıyla karşılaşıyoruz. Gülistan Doku örneğinde böylesi bir algıyla hareket edilmesinin nedenlerini siz nasıl tarif edersiniz?
Gülistan Doku vakası esasında bizim tüm basit bir vaka olmasının ötesinde her birimizin seyirci kalamayacağı bir aslında sosyopolitik vaka. Bunun dinamiklerini belki yine konuşuruz ama intihar kadın cinayetlerinde, kadın kırımında çok uygun bir kılıf. Çünkü manipüle edilebilen bir araç.
Bugün biliyoruz ki Türkiye’de kadınlar artık kırım düzeyinde yaşamını yitiriyor ve bunu makul hale getirmenin, görünmez kılmanın bir aracı intihar. Bu yönüyle bu vakada da intiharın ön plana çıkarılmaya çalışıldığını… Hatta mesela hiç alakası yok. Köprüden geçerken hepimizin zihninde bir intihar dinamiği belirliyor. Halbuki hiç ilgisi yok. Bunu çok sonra da anlamış olduk.
Çünkü bu, birtakım gerçekleri manipüle etmenin, kapatmanın çok kolay bir yolu. O yüzden sıklıkla başvurulan bir yöntem. Ama toplum artık bunu böyle okumuyor. Şüpheli intiharları bile, yani bazıları açık, bazıları… Bunları bile kuşkuyla yaklaşıyor. Bence bu argüman çoktan çöktü kadın cinayetleriyle ilgili intihar argümanı.
Aradan geçen 6 yılın akabinde yeni gelişmelerle karşı karşıyayız. Fakat ilk günden beri bu algı etrafında yürütülen soruşturma kapsamında aslında Doku ailesinin de bir kayıp olgusuyla yüzleşmesi vardı. Bu tür durumlarda, kişinin kayıp olduğu belirsiz durumlarda ailelerde ne tür travmatik durumlar ortaya çıkar?
Bu travma halkaları çok değişik biçimlerde işliyor. Önce aile çok yoğun etkilendi. İkinci halka, üçüncü halka…
Bizler de Gülistan Doku’nun üniversitesinde eğitim-öğretim faaliyeti yürüten akademisyenleriz. Ve en başından beri bu vakanın yanında duruyoruz, içindeyiz. Bütün süreci yakından takip ettik ve bu aşamada da kimse bizden sırtımızı bu vakaya dönmemizi, duyarsız kalmamızı beklemesin. Bu anlamda vakanın detaylarına biraz muvaffık olduğumuzu söyleyebilirim.
Şimdi biz ölülerini göremeyen bir kentte yaşıyoruz, bildiğiniz üzere. Geçmiş travmatik deneyimlerle birlikte. Gülistan olgusu da bu kentin hafızasına bir çivi gibi çakıldı adeta. Yani bir tabela daha astık. Çünkü 6 yıldır, 5,5 yıldır işlenemeyen bir yas süreci var ve bu yas işlenemediğinde toplumsal hafızada donmuş bir şekilde kaldı. Biz buna donmuş yas diyoruz.
Nasıl oluyor? Yani eğer bir ölüme dair somut bir delil olsaydı, bir cenaze, bir mezar, bir kemik olsaydı toplum bununla helalleşecekti, aileye vedalaşacaktı ve büyük ölçüde yas süreci tamamlanacaktı. Ama Gülistan olayında bu böyle olamadı. Çünkü ölüme dair somut bir kanıta ulaşılamadı. Şimdi bu tür durumlarda toplum ne yapıyor? Mevcut durumu geçmişteki hafızada bir yere oturtuyor, çünkü hafıza boşluğu var.
Bu durum toplumda nasıl bir karşılık buldu?
Ne olduğunu, bunun kamu otoriteleriyle ilişkisini, kamu güvenlik algısını nasıl aşındırdığını biz toplumda şu anda bile konuştuğumuzda görüyoruz. Geçmişteki hafızayla bütünleştirdi ve bir anlam yükledi. Ve bugün bu yüklediğimiz anlamın kanıtlarının dışa vuruyor olması bizi çok cidden yaralıyor.
Her birimiz travmatik bir ruh hali içindeyiz. Mesela şu anda ben de çok iyi olduğumu söyleyemem. Çünkü sabah ailenin yaşamış olduğu o yoğun duygu yükü, yeniden travmanın tetiklenmesi bizi de çok yakından etkiledi. Kampüs içinde oldu bütün bunlar. Öğrencilerimiz tanık oldu. Dolayısıyla aslında toplumsal bir yas hali bütün Türkiye’ye sirayet etmiş durumda.
Çok ciddi dijital adalet talepleri geliyor. Sosyal medya hesapları üzerinden, platformlardan, kadın derneklerinden. Yani Gülistan vakası aslında topluma mal oldu bu yönüyle.
Ve biz bu yası bütün topluma yaydık. Eğer zamanında bu kanıtlar işlenseydi, bu kayıpla yüzleşilseydi, bu hale gelmeyecekti. Çok daha tehlikeli bir hal almış oldu. Bir defa toplumda kamusal güvenlik algısı çok aşındı.
Hele bu ilişki ağları bize adeta örgütlü bir kötülük içerisinde yaşadığımıza dair çok ciddi ipuçları veriyor. Organize bir suç var. Bütün kurumların neredeyse dahil olduğu kamu gücünün bu anlamda kullanımı söz konusu.
Yani bunu tabii ben yargıç değilim ama gelen ipuçları üzerinden söylüyorum ve tesis edilemeyen bir adalet var. Bu toplumda da ontolojik güvensizlik dediğimiz, yani toplumun geçmiş deneyimlerine bakarak kendini güvende hissetmediği bir hali tetikliyor. Şu anda hepimiz bu ruh hali içindeyiz. Yani bir güvensizlik yaşıyoruz.
Hatta şöyle, açık kanıtlara rağmen toplum şöyle düşünüyor: “Ya işte buradan bir şey çıkmaz. Bunu yine kapatırlar. Bu yine güç ilişkileri, klikler devreye girer ve yine fail korunur.” Bu toplumdaki bu his çok kötü bir iş. Hem adalet duygusunun zedelenmesine ilişkin hem de bu ontolojik güvenlik kaybının bir vaka üzerinden bile tetiklenmesine ilişkin çok önemli bir ipucu.
Bu haliyle Gülistan Doku vakasının toplumsal hafızadaki yeri nedir?
Bu haliyle Gülistan Doku toplumsal olarak hafızalaşmış bir vaka. Sadece özellikle Dersim’de hafızalaştı. Diyarbakır’da değil dikkat ederseniz. Dersim bunu hafızasına işledi. Hatta ne yaptı? Bir parka ismini verdi. Yani kaybı aynı zamanda mekânsallaştırdı Dersim toplumu. Bu çok önemli bir boyutu ve bu anlamda Gülistan, Dersim’in kızı olmuş oldu.
Bu etkiler doğrudan üniversiteyi nasıl etkiledi?
Belki şuradan almak daha doğru olur. Biz bu meseleye bir sosyopolitik bağlam yüklemek zorundayız. Neden sosyopolitik bağlam? Bu meselenin içinde güç ilişkileri var. Kamu ve toplum ilişkileri var. Öğrencilerin, iş olanaklarının sınırlı olduğu bu kentte mekanlarda maruz kaldığı istismar, taciz olayları söz konusu.
Aslında öğrenciler bu bilgiye sahip hafızada. Başka ne var bu meselenin içerisinde? İşte kamu otoritelerinin gücünü nasıl kullandığı var. Şimdi öğrenciler bir miktar bunu böyle işliyor ve müthiş bir güvensizlik yaşıyorlar.
Ben bu üniversitede çalışan bir öğretim üyesi olarak öğrencinin bu algısının beni çok derinden üzdüğünü söyleyebilirim. Dersim’in güvenilmez bir kent olduğu, üniversitenin güvenilmez bir mekan olduğu algısı gerçekten bizi üzüyor.
Eskiden beri birçok öğrencimiz gerçekten istismar mağduru oldu ve bunlar bir şekliyle cezasızlık ilkesiyle korundu.
Bu tür kamusal meselelerin doğrudan üniversite kampüsü içerisinde yürütülmesi üniversiteyi biraz tedirgin ediyor, geriyor. Kentte başka bir alan olmadığı için adliyenin üniversite içine girmesi gerektiği söylenmişti ama daha iyi bir planlamayla eğitim ortamından daha uzak bir noktada olması daha akılcı olabilirdi diye düşünüyorum.
“Gülistan nerede?” sorusunun bugünkü soruşturma açısından önemi nedir?
Elbette bunun bir önemi var. Çünkü öyle bir hale geldik ki medyada yoksanız yoksunuz. Dolayısıyla bu vakanın görünür olabilmesi için, hak mücadele taleplerinin ön plana çıkabilmesi için geri planda kalmaması gerekiyor.
Ailenin çok güçlü bir şekilde kızlarının arkasında durduğunu ve akıbetini sormaya devam ettiğini görmek önemli. Kadın dernekleri de bu süreci çok iyi işledi. Dayanışma bu tür durumlarda çok önemli. Bu yargılamadan çıkacak adalet neyi değiştirebilir? Türkiye açısından çok örnek bir dava olabilir. Failin korunmayacağına, adalet taleplerinin karşılık bulacağına dair toplumsal bir algı oluşması açısından çok önemli.
Türkiye adalet sisteminin kendini revize etmesi, imaj tazelemesi açısından da önemli. Toplum da böyle okuyor. Bu kararlılığın sürdürülmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu mesele çözülecek. Aksi tablo nelere yol açar? Aksi tablo toplumsal kırılma, ontolojik güvensizlik, kamu güvenliğinin sarsılması, dijital yas taleplerinin havada kalması ve toplumsal bir yeniden güvensizlik, umutsuzluk hali doğurur.




