Kadına yönelik şiddet çoğu zaman tek fail, aile içi şiddet, namus, kıskançlık ya da bireysel erkek şiddeti üzerinden açıklanır. Bu açıklamalar bazı vakaların görünür unsurlarını ortaya koyabilir; ancak kadın cinayetlerini, şüpheli kadın ölümlerini, kayıpları, cinsel şiddeti, insan ticaretini ve cinsel sömürüye sürüklenmeyi anlamak için yeterli değildir. İnsan hakları hukuku açısından asıl soru yalnızca “Kadını kim öldürdü?” değildir. En az bunun kadar önemli olan soru, “Hangi tarihsel, siyasal, hukuki ve kurumsal düzen bazı kadınların kaybolmasını, öldürülmesini, cinsel şiddete maruz bırakılmasını veya şüpheli biçimde yaşamını yitirmesini daha mümkün, daha görünmez ve daha cezasız hâle getiriyor?”
Kolonyal yönetimin cinsiyetlendirilmiş yüzü
Yerli kadınlara yönelik şiddeti inceleyen uluslararası raporlar bu konuda güçlü bir analitik çerçeve sunar. Kanada’da 2019 yılında yayınlanan Kayıp ve Öldürülen Yerli Kadınlar ve Kız Çocukları Ulusal Soruşturması ile ilgili rapor[1], şiddeti yalnızca münferit suçların toplamı olarak değil, kolonyal yapılar, ırkçılık, cinsiyetçilik, yoksullaştırma, çocuk koruma sistemi, polislik pratikleri ve devletin insan hakları yükümlülüklerindeki süreklilik arz eden başarısızlıklarla birlikte ele alır. Hawai‘i’de Kānaka Maoli kadınları ve kız çocuklarına ilişkin rapor da şiddetin merkezine kolonizasyonu yerleştirir[2]. Bu rapora göre Kānaka Maoli kadınlarına yönelik şiddet yalnızca fiziksel saldırı ya da cinayetle sınırlı değildir; askerî varlık, turizm ekonomisi, cinsel sömürü, veri eksikliği, kurumsal kayıtsızlık ve tarihsel yerinden edilme pratikleriyle birlikte düşünülmelidir. Amnesty International’ın Maze of Injustice raporu[3] ise Amerikan Yerlisi ve Alaska Yerlisi kadınlara yönelik cinsel şiddetin yalnızca bireysel fail meselesi olmadığını, yargı yetkisi karmaşası, polis ve sağlık hizmetlerinin yetersizliği, kabile mahkemelerinin sınırlı yetkisi ve cezasızlıkla iç içe geçtiğini gösterir. Avustralya’daki Wiyi Yani U Thangani raporu[4] da Aborjin ve Torres Strait Islander kadınların güvenlik, barınma, sağlık, çocuk koruma, ceza adaleti ve toprakla bağ gibi alanlarda yaşadığı hak ihlallerini birlikte düşünür.
Bu raporların ortak katkısı, yerli kadınlara yönelik şiddeti tekil suçlardan oluşan dağınık bir tablo olarak veya “kültürel” ya da “topluluk içi” bir sorun olarak değil, süreklilik taşıyan kolonyal bir yönetim mekanizması olarak göstermeleridir. Bu mekanizma birkaç düzeyde işler. İlk olarak, kolonizasyon kadınların yaşadığı toprakla, toplulukla ve aileyle kurduğu bağı parçalar. Toprak kaybı, zorla yerinden edilme, yoksullaştırma, çocukların ailelerinden koparılması, yatılı okul sistemleri, rezerv ya da denetimli yaşam alanları ve kültürel asimilasyon politikaları, kadınları yalnızca ekonomik olarak değil, sosyal ve kurumsal olarak da kırılganlaştırır. İkinci olarak, bu kırılganlaştırma cinsiyetlendirilmiş bir biçim alır. Kadın bedeni, kolonyal iktidarın hem denetlediği hem de cinselleştirdiği bir alan hâline gelir. Hawai‘i raporunun “askerî-fuhuş kompleksi” kavramıyla gösterdiği gibi, askerî varlık, ticaret, turizm ve cinsel sömürü rejimleri birbirinden kopuk değildir. Yerli kadın bedeni, kolonyal ekonominin ve erkek egemen şiddetin kesişiminde hem metalaştırılır hem de daha az korunabilir görülür.
Hakikatin perdelenmesi
Üçüncü düzeyde, şiddet veri eksikliği ve görünmezlik yoluyla sürdürülür. Bir kadın kaybolduğunda bunun “kaçma”, “intihar”, “aile meselesi” ya da “riskli yaşam tarzı” olarak kayda geçirilmesi yalnızca teknik bir sınıflandırma değildir. Bu tür kategoriler bazı kadınların hayatını daha az araştırılmaya değer kılan kurumsal bir bakış üretir. Hawai‘i ve Kanada raporlarının vurguladığı gibi, veri yokluğu şiddetin olmadığı anlamına gelmez; çoğu zaman şiddetin izlenmediğini, tanımlanmadığını ve siyasal öncelik hâline getirilmediğini gösterir.
Dördüncü düzeyde, polislik ve ceza adaleti sistemi devreye girer. Yerli kadınlar çoğu zaman yalnızca faillerle değil, yardım istemeleri gereken kurumlarla da karşı karşıya kalır. Polis geç harekete geçtiğinde, başvuruları ciddiye almadığında, aileleri bilgilendirmediğinde, cinsel şiddet dosyalarında mağduru suçlayan bir dil kullandığında ya da kamu görevlileriyle ilişkili iddiaları etkili biçimde soruşturmadığında, şiddet yalnızca failin eylemi olmaktan çıkar; devlet kurumlarının işleyişi içinde yeniden üretilir. Bu boyut, devletin yerelde yalnızca resmî kurumlar aracılığıyla değil, o kurumlarla eklemlenmiş aktörler ve sessizlik ağları üzerinden işlediğini gösterir. Yukarıda bahsettiğim raporların dolaylı biçimde gösterdiği bu “kurumsal şebekeleşme” ve “yerel eklemlenme” dinamikleri, şiddetin failin eylemiyle başlayıp devletin yereldeki tüm aygıtlarıyla dahil olduğu bir “hakikati perdeleme” operasyonuna dönüşmesine neden olur.
Bu nedenle yerli kadınlara ilişkin raporların en önemli uyarısı şudur: Kadına yönelik şiddet kültürcü açıklamalara sıkıştırılamaz. Patriyarka, aile içi şiddet, namus söylemi, toplumsal cinsiyet rolleri ve erkek egemenliği elbette merkezi önemdedir. Ancak bunlar devletin tarihsel ve güncel politikalarından, yerinden edilmeden, yoksullaştırmadan, polislikten, veri eksikliğinden, adalete erişim engellerinden ve cezasızlıktan bağımsız değildir. Şiddet çoğu zaman tam da bu alanların kesişiminde üretilir. Bu yaklaşım, kadınları yalnızca “kurban” olarak değil, hak sahibi özneler olarak görmeyi de gerektirir. Kanada ve Avustralya raporlarının ailelerin, hayatta kalanların ve kadın örgütlerinin tanıklıklarına merkezi yer vermesi bu nedenle önemlidir. Tanıklık burada yalnızca kişisel acı anlatısı değil, devletin ihmalini, kurumsal ırkçılığı ve cezasızlık mekanizmalarını görünür kılan insan hakları bilgisidir.
Uluslararası hukukta gerekli özen yükümlülüğü
Uluslararası insan hakları hukuku bu çerçeveyi “gerekli özen” yükümlülüğüyle kurar. CEDAW Komitesi’nin 35 No’lu Genel Tavsiyesi[5], toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin ayrımcılığın bir biçimi olduğunu ve devletlerin yalnızca kendi görevlilerinin eylemlerinden değil, belirli koşullarda özel kişilerin eylemlerine karşı gerekli özeni göstermemelerinden de sorumlu olabileceğini belirtir. Bu, kadına yönelik şiddetin “özel alan” veya “aile meselesi” sayılarak devlet sorumluluğunun dışına çıkarılamayacağı anlamına gelir. Velásquez Rodríguez kararı[6], doğrudan devlet görevlisi tarafından işlenmemiş ihlallerde bile devletin önleme, soruşturma ve cezalandırma yükümlülüğü bulunduğunu ortaya koymuştur. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Opuz v. Turkey kararı[7] ise Türkiye bakımından bu ilkenin en önemli örneklerinden biridir. Mahkeme, Türkiye makamlarının başvurucu ve annesini aile içi şiddetten korumakta başarısız olduğunu tespit etmiş ve yaşam hakkı, kötü muamele yasağı ile ayrımcılık yasağı bakımından ihlal kararı vermiştir.
Bu uluslararası hukuk çerçevesi devletin yükümlülüğünü birkaç aşamada somutlaştırır. Devlet önce şiddeti önlemekle yükümlüdür. Bu, yalnızca ceza kanununda suç tanımlamak anlamına gelmez; ayrıştırılmış veri toplama, risk analizi yapma, kadın örgütleriyle iş birliği kurma, sığınakları güçlendirme, çok dilli hizmet sunma, ekonomik ve sosyal destek mekanizmaları oluşturma anlamına gelir. İkinci olarak devlet, risk altındaki kadınları korumak zorundadır. Daha önce şikâyette bulunmuş, tehdit edilmiş, takip edilmiş, kayıp başvurusu yapılmış veya cinsel şiddet tehdidi altında olan kadınlar bakımından devletin sorumluluğu ağırlaşır. Üçüncü olarak devlet etkili soruşturma yürütmelidir. Kayıp, şüpheli ölüm ve cinsel şiddet dosyalarında ilk saatler ve ilk deliller belirleyicidir. Kamera kayıtları, telefon verileri, DNA örnekleri, tanık ifadeleri ve adli tıp işlemleri gecikmeden toplanmalıdır. Dördüncü olarak devlet failleri ve ihmali bulunan kamu görevlilerini hesap verebilir kılmalıdır. Cezasızlık yalnızca beraat değildir; koruma kararlarının ihlal edilmesine rağmen yaptırım uygulanmaması, iyi hal ve haksız tahrik indirimlerinin cinsiyetçi biçimde işletilmesi, kamu görevlileriyle ilişkili iddiaların soruşturulmaması da cezasızlık üretir. Beşinci olarak devlet onarım sağlamakla yükümlüdür. Onarım yalnızca tazminat değildir; hakikatin ortaya çıkarılması, ailelerin bilgilendirilmesi, psikolojik ve hukuki destek, kurumsal reform ve tekrarın önlenmesi de onarımın parçasıdır.
Türkiye’de hukuki mekanizmalar ve uygulamadaki koruma boşluğu
Türkiye’de kadınlara yönelik şiddet bakımından hukuki mekanizmalar tümüyle yok değildir. 6284 sayılı Kanun, ŞÖNİM’ler, koruma kararları, sığınaklar ve ceza hukuku düzenlemeleri mevcuttur. Ancak temel sorun, bu mekanizmaların özellikle en kırılgan durumdaki kadınlar için etkili, erişilebilir ve ayrımcılıktan uzak biçimde işleyip işlemediğidir. UK Home Office’in 2025 tarihli Türkiye bilgi notu[8], toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin yaygın olduğunu, kapsamlı veri sisteminin bulunmadığını, son ulusal araştırmada kadınların yüzde 38’inin fiziksel veya cinsel şiddete maruz kaldığını ve koruma mekanizmalarının uygulanmasında ciddi sorunlar bulunduğunu aktarır. Human Rights Watch’un Türkiye raporu[9] da koruma kararları alınmasına rağmen ihlallerin yaptırımsız kalabildiğini ve bazı kadınların risk yetkililer tarafından bilindiği hâlde öldürüldüğünü göstermektedir.
Kürt kadınlar: Patriyarka, güvenlik rejimi ve cezasızlık
Bu tablo Kürt kadınlar bakımından daha ağır bir bağlamda ortaya çıkar. Çünkü burada toplumsal cinsiyet temelli şiddet yalnızca patriyarka ile değil, savaş, zorunlu göç, yoksulluk, dilsel engeller, güvenlikçi yönetim, kayyum politikaları, kadın kurumlarının kapatılması, siyasal kriminalizasyon ve devlet kurumlarına duyulan güvensizlikle birlikte düşünülmelidir. Kürt kadınlara yönelik şiddeti yalnızca “namus”, “töre” ya da “aile” kategorileriyle açıklamak, devletin koruma, önleme ve etkili soruşturma yükümlülüğünü görünmez kılar ve aynı zamanda devletin ve kurumların rolünü de arka plana iter[10].
Gülistan Doku, Rojin Kabaiş, İpek Er ve Rojwelat Kızmaz dosyaları bu nedenle yalnızca bireysel trajediler olarak okunamaz. Bu dosyalar kayıp, şüpheli ölüm, cinsel şiddet, delil toplama, kamu gücüyle ilişkili iddialar, ailelerin hakikat arayışı ve cezasızlık algısı bakımından devletin insan hakları yükümlülüklerini sınayan alanlardır.
Gülistan Doku soruşturmasında dönemin Tunceli Valisi’nin oğlu Mustafa Türkay Sonel’in tutuklanması, aile avukatı Ali Çimen’in Sonel’in “nitelikli insan öldürme” yanında “rızaya dayalı olmayan cinsel saldırı” iddiasıyla da tutuklandığını açıklaması[11] ve soruşturmada bazı şüpheliler hakkında “suç delillerini gizleme ve yok etme” isnadının yer alması, dosyanın yalnızca kayıp vakası olarak değil, kamu gücüyle ilişkili kişiler ve delillerin korunması bakımından da ele alınması gerektiğini göstermektedir.
Rojin Kabaiş dosyasında ise aile avukatları, kadın örgütleri ve barolar, soruşturmanın etkinliği, adli tıp sürecinin şeffaflığı ve DNA bulgularının dosyaya geç yansıması konusunda ciddi itirazlar dile getirmiştir[12]. Eski Diyarbakır Barosu Başkanı ve ailenin avukatı Nahir Eren’in açıklamalarına göre İstanbul Adli Tıp Kurumu Biyoloji İhtisas Dairesi’nin raporunda iki farklı erkeğe ait DNA örneklerinin Rojin’in bedeninin hangi bölgelerinden alındığı uzun süre belirtilmemiş, ısrarlı talepler sonrasında bu bilginin rapora eklendiği açıklanmıştır. Bu tartışma, şüpheli kadın ölümlerinde delil zinciri, adli tıp işlemleri ve ailenin hakikate erişimi bakımından etkili soruşturma yükümlülüğünün ne kadar belirleyici olduğunu göstermektedir.
İpek Er dosyasında uzman çavuş Musa Orhan’ın “nitelikli cinsel saldırı” suçundan 12 yıl hapis cezası alması, cezanın iyi hâl indirimiyle 10 yıla düşürülmesi ve tutuksuz yargılama kararı, dosyayı yalnızca bireysel cinsel şiddet davası olmaktan çıkarmıştır[13]. İpek Er’in avukatları, failin kamu gücünden yararlandığını ve mahkemenin kamu görevinin sağladığı nüfuzun kötüye kullanılması meselesini tartışmadığını belirtmiştir. Bu nedenle dosya, cinsel şiddet, üniforma, kamu gücü ve cezasızlık algısı arasındaki ilişki bakımından önemli bir örnek olarak değerlendirilmelidir.
Rojwelat Kızmaz dosyasında ise aile ve avukatları, kayıp başvurusu yapılmasına rağmen arama faaliyetlerinin geciktiğini, delillerin zamanında toplanmadığını ve soruşturmanın derinleştirilmediğini savunarak dosyanın yeniden açılmasını talep etmiştir[14]. Aile avukatı Sümeyye Gültekin Aykut’un açıklamasında, Rojvelat Kızmaz dosyası ile Gülistan Doku dosyası arasında “ortak ve sistematik nitelikte” eksiklikler bulunduğu ifade edilmiştir. Bu açıklamalar, kayıp ve şüpheli ölüm dosyalarında yalnızca ölüm nedeninin değil, arama sürecinin, delil toplamanın, kamera kayıtlarının, kamu görevlilerinin sorumluluğunun ve ailelerin hakikat arayışına verilen yanıtın da insan hakları analizi açısından merkezi olduğunu göstermektedir.
Bu dosyalarda fail iddialarının kamu görevlileriyle, mülki amirlerle, kolluk mensuplarıyla veya kamu gücüyle ilişkili kişilerle bağlantılı olduğuna dair tartışmalar; arama süreçlerindeki gecikmeler, delillerin toplanması ve korunmasına ilişkin sorunlar, adli tıp süreçlerindeki şeffaflık tartışmaları ve ailelerin hakikat arayışının çoğu zaman kurumsal dirençle karşılaşmasıyla birlikte ele alındığında, karşımıza yalnızca münferit suçlar değil, yerelde işleyen bir kurumsal koruma ve cezasızlık ağı çıkmaktadır.
Sonuç olarak, kadınlara yönelik şiddet bireysel suçların toplamı olarak ele alınamaz. Yerli kadınlara ilişkin uluslararası raporların gösterdiği gibi, bazı kadınların kaybolması, öldürülmesi, cinsel sömürüye açık hâle getirilmesi veya adalete erişememesi, daha geniş bir tarihsel ve kurumsal düzen içinde mümkün hâle gelir. Bu düzen yalnızca merkezî devlet kurumlarının doğrudan müdahaleleriyle işlemez; yerelde kolluk kuvvetleri, adliye, sağlık kurumları, çocuk koruma sistemi, sosyal hizmetler, askerî yapılar, yerel idare ve devletle eklemlenmiş toplumsal aktörler aracılığıyla gündelikleşir[15]. Bu nedenle kadınların kaybolması, öldürülmesi veya cinsel şiddete maruz kalması yalnızca failin eylemiyle açıklanamaz. Olaydan sonra delillerin nasıl toplandığı, başvuruların nasıl karşılandığı, ailelerin nasıl bilgilendirildiği, hangi kamu görevlilerinin korunduğu, hangi yerel aktörlerin sessiz kaldığı veya sürece dahil olduğu da analizin parçasıdır. Böyle bakıldığında cezasızlık, yalnızca mahkeme sonunda ortaya çıkan bir sonuç değil, yerelde kurumlar ve kişiler arasında kurulan geciktirme, örtme, itibarsızlaştırma ve suskunluk ilişkileriyle üretilen bir yönetim tekniğidir.
Kürt kadınlara yönelik şiddet bu çerçevede ele alındığında, mesele yalnızca patriyarkal erkek şiddetiyle sınırlı kalmaz. Bu şiddet, sömürgeci güvenlik rejimi, ekonomik kırılganlaştırma, politik kriminalizasyon, dilsel ve kurumsal dışlanma, kadın kurumlarının baskılanması ve kurumsal cezasızlıkla kesişen bir alanda şekillenir. Bu nedenle Gülistan Doku, Rojin Kabaiş, İpek Er, Rojvelat Kızmaz ve benzeri dosyalar yalnızca tekil adli olaylar olarak değil, devletin koruma, önleme, etkili soruşturma ve hakikate erişim yükümlülüklerini sınayan dosyalar olarak değerlendirilmelidir. Hukukun gerçek sınavı, en fazla kriminalize edilen, en fazla damgalanan, en fazla görünmezleştirilen ve en az inanılan kadınların yaşam hakkını fiilen koruyup koruyamadığı noktada başlar.
Not: Bu yazı, Uluslararası Mojust Vakfı tarafından yayımlanan ve Yerli kadınlara yönelik şiddet ile Türkiye’de Kürt kadınlara yönelik şiddeti karşılaştırmalı olarak ele alan İngilizce geniş analitik çalışmanın özetlenmiş Türkçe versiyonudur. Çalışmanın ayrıntılı İngilizce metnine mojust.org üzerinden ulaşılabilir.
[1] National Inquiry (2019). Reclaiming power and place: The final report of the National Inquiry into Missing and Murdered Indigenous Women and Girls. https://www.mmiwg-ffada.ca/final-report/ (28.04.2026)
[2] Office of Hawaiian Affairs. (2022). Holoi ā nalo wāhine ʻōiwi: Missing and murdered Native Hawaiian women and girls report. https://www.oha.org/wp-content/uploads/MMNHWG-Report-Web.pdf (22.04.2026)
[3] Amnesty International. (2007). Maze of injustice: The failure to protect Indigenous women from sexual violence in the USA. https://www.amnesty.org/en/documents/amr51/035/2007/en/ (29.04.2026)
[4] Australian Human Rights Commission. (2020). Wiyi Yani U Thangani: Women’s voices. Securing our rights, securing our future report. https://humanrights.gov.au/resource-hub/human-rights/wiyi-yani-u-thangani (22.04.2026)
[5] CEDAW Committee. (2017). General recommendation No. 35 on gender-based violence against women, updating general recommendation No. 19. United Nations. https://www.ohchr.org/en/documents/general-comments-and-recommendations/general-recommendation-no-35-2017-gender-based (25.04.2026)
[6] Inter-American Court of Human Rights. (1988). Velásquez Rodríguez v. Honduras, judgment of July 29, 1988. https://www.globalhealthrights.org/wp-content/uploads/2013/02/IACtHR-1988-Velasquez-Rodriguez-v.-Honduras.pdf (29.04.2026)
[7] European Court of Human Rights. (2009). Opuz v. Turkey. https://hudoc.echr.coe.int/fre?i=001-92945 (29.04.2026)
[8] UK Home Office. (2025). Country policy and information note: Women fearing gender-based violence, Turkey. https://www.gov.uk/government/publications/turkey-country-policy-and-information-notes/country-policy-and-information-note-women-fearing-gender-based-violence-turkey-july-2025-accessible (20.04.2026)
[9] Human Rights Watch. (2022). Combatting domestic violence in Turkey: The deadly impact of failure to protect. https://www.hrw.org/news/2022/05/26/turkey-fails-domestic-violence-victims (27.04.2026)
[10] Koğacıoğlu, D. (2004). The tradition effect: Framing honor crimes in Turkey. Differences: A Journal of Feminist Cultural Studies, 15(2), 118–152. https://research.sabanciuniv.edu/id/eprint/510/ (28.4.2026)
[11] bianet. (2026, 19 Nisan). Gülistan Doku soruşturması: Dönemin valisinin oğlu Mustafa Türkay Sonel tutuklandı. https://bianet.org/haber/gulistan-doku-sorusturmasi-donemin-valisinin-oglu-mustafa-turkay-sonel-tutuklandi-318868 (28.4.2026)
[12] Ekmek ve Gül. (2025, 12 Ekim). Rojin Kabaiş dosyasında DNA’ların alındığı yerler neden 1 yıl sonra rapora eklendi? https://ekmekvegul.net/gundem/rojin-kabais-doyasinda-dnalarin-alindigi-yerler-neden-1-yil-sonra-rapora-eklendi (28.4.2026)
[13] bianet. (2021, 3 Aralık). Uzman çavuş Musa O.’ya “iyi hâl”den 10 yıl hapis. https://bianet.org/haber/uzman-cavus-musa-o-ya-iyi-hal-den-10-yil-hapis-254293 (29.04.2026)
[14] DHA. (2026, 27 Nisan). Baraj gölünde cansız bedeni bulunan Rojvelat’ın ailesinden “dosya yeniden açılsın” başvurusu. https://www.dha.com.tr/gundem/baraj-golunde-cansiz-bedeni-bulunan-rojvelatin-ailesinden-dosya-yeniden-acilsin-basvurusu-2862453 (29.04.2026)
[15] Mamdani, M. (1996). Citizen and subject: Contemporary Africa and the legacy of late colonialism. Princeton University Press.




