Nasıl başladıysa, hangi dinamiklerle şekillendiyse öyle devam ediyor. Belirsizliklerin gölgesinde başlayan bu yolculuk, yine bir belirsizlik ikliminde ilerliyor. Bu durumu doğrudan “iyi” ya da “kötü” olarak etiketlemek yerine, yöntemsel bir eksikliğe işaret etmek daha gerçekçi olacaktır. Genelde bu tür stratejik süreçler başlatılmadan önce; hedeflenen son durak ve varılmak istenen nokta konusunda taraflar arasında asgari bir mutabakat oluşur. Yol kazaları yaşansa bile, “Hedefimiz buydu, devam edelim” kararlılığı sergilenir.
Peki, mevcut tablo neden beklentileri tam anlamıyla karşılamıyor?
Burada temel soru şu: Beklenti tam olarak neydi? Süreç başladığında kamu erki ve iktidar kanadı kendi perspektifini ortaya koydu. Ancak Kürt siyasi aktörlerinin, sürecin nihayetinde ulaşmak istediği somut hedefler ve toplumsal dönüşüm vizyonu kamuoyunda yeterince berraklaşmadı.
Siyasetçilerle yapılan görüşmelerde; tutukluların serbest kalması ve kayyum uygulamalarının son bulması gibi talep ler net bir şekilde dile getiriliyor. Bunlar haklı ve somut taleplerdir. Ancak uzun vadeli siyasi projeksiyon, örneğin Abdullah Öcalan’ın siyasi sürece katılım mekanizmaları ve demokratik siyasetin genişlemesi gibi konular henüz tartışma aşamasında görünüyor. Mevcut yasal ve toplumsal engellerin nasıl aşılacağı, demokratik siyaset alanının tüm aktörleri kapsayacak şekilde nasıl genişletileceği konusunda daha kapsamlı bir yol haritasına ihtiyaç var.
DEM Parti yetkililerinin demokratik bir çözüm için yasal düzenleme ve iyileştirme talepleri son derece anlaşılırdır. Ancak bu taleplerin karşılanmaması durumunda izlenecek “B planı” veya sürecin tıkanıklığını aşacak yaratıcı siyasi hamleler konusunda bir boşluk hissediliyor. Görünen o ki, strateji biraz da “yolda şekillenir” mantığıyla ilerliyor. Eğer taraflar arasında kamuoyuna yansımayan bir ön mutabakat yoksa, dışarıdan bakanların süreci “belirsiz” olarak tanımlaması kaçınılmaz hale geliyor.
Asıl mesele: Nihai haklar ve statü tartışması.
Varsayalım ki tüm teknik ve yasal engeller aşıldı. Kürt toplumunun demokratik haklarının anayasal ve hukuki güvencesi konusunda somut, üzerinde uzlaşılmış bir metin henüz ortada yok. Bu durumun stratejik bir sessizlik mi yoksa bir “oyalama” mı olduğu sorusu ise havada asılı kalmaya devam ediyor. Bu endişeyi taşıyan çevreleri de anlamak gerekiyor.
Sıklıkla vurgulanan “Demokratik entegrasyon” ve “Halkların kardeşliği” kavramlarının içi, somut politik önerilerle doldurulmalıdır. Halkların kardeşliği zaten toplumsal bir gerçekliktir; asıl mesele bu kardeşliği hukukla ve eşit vatandaşlıkla taçlandırmaktır. Ana dilde eğitimden, bölgesel gelişmelere kadar uzanan talepler listesi, “toplumsal tepki çeker” kaygısıyla ertelenmek yerine, demokratik bir dille halka anlatılmalıdır. “Ne istiyorsunuz?” sorusuna verilen cevaplar, sadece geçmişin telafisi değil, geleceğin inşası üzerine kurulu olmalıdır.
Süreç şimdilik bölgesel dengelere ve iç siyasetin ritmine göre ilerliyor. Ancak unutulmamalıdır ki bu hamle sadece dar bir siyasi çevrenin değil, Kürt meselesinin demokratik ve barışçıl çözümü için başlatılmıştır. “Kürt siyaseti ne istediği konusunda ortak bir dilde buluşamıyor” algısı, çözüm bekleyen kitlelerde bir güven boşluğu yaratabilir. Bu algıyı kıracak olan da yine Kürt siyasetinin kendi vizyonunu daha açık ve ikna edici bir şekilde sunmasıdır.
Sonuç olarak:
Orta Doğu’daki gelişmeler, Kürt meselesinin bölgesel ve küresel ölçekte çok daha kritik bir aşamaya geldiğini gösteriyor. Bu fırtınalı dönemde, sadece Türkiye’de değil genel olarak bölge siyasetinde Kürt aktörlerin bu yeni döneme ne kadar hazırlıklı olduğu hayati önem taşıyor. Belirsizlikleri aşmanın yolu, daha şeffaf, daha kararlı ve toplumun her kesimine güven veren bir siyasi dil inşasından geçmektedir.




