“Seni olduğun gibi kabul etmek, öylece sahip olmak” (Ich will dich so haben, wie du bist) başlığıyla yeniden yayımlanan ve Freud ile Martha’ın mektuplarından müteşekkil bu eser, ikilinin arasındaki yazışmaları salt tarihsel bir aşk anlatısı olarak değil, dilin içinde kurulan bir iç dünyanın titrek mimarisi olarak önümüze koyuyor. Her cümlesi nizamlı bir dille kurulan yazışmalar, kitabın adından anlaşıldığı üzere ilk bakışta yalın bir aşk-kabulü ifadesi gibi görünse de sözün özüne yaklaştıkça içinde barındırdığı o gizli çift yönlü gerilimi açığa çıkarır. İstemek ile olduğu hâliyle bırakmak arasındaki o ince ima, neredeyse görünmez bir sınır çizgisi olarak okuyucunun gözleri önüne bir set çizer. Yumuşak bir el ile daha sıkı bir tutuşun aynı anı paylaşmasına izini ardında bırakır. Bir yanda yumuşak, onaylayıcı ve “yanında olma”yı vaat eden bir dil vardır; diğer yanda ise bu yakınlığın içine sızmış, daha yoğun, daha yönlendirici ve sahiplenmeye yaklaşan bir ton dolaşır. “…olduğun gibi” ile “öylece sahip olmak” ifadelerinin yan yana gelişi, yalnızca semantik bir tercih değil, aynı zamanda ilişkinin yapısal gerilimini kuran bir eşiktir. Çünkü bu yan yanalık, kabullenmeyi bir açıklık değil, sınırları sürekli yeniden çizilen bir alan hâline getirir ve sözün seyrine hafif, fakat tayin edici bir istikamet bahşeder. Zira bu iki lafız aynı cümlenin bünyesinde cem olunduğunda, yalnızca bir kabullenişi ifade etmekle kalmaz, aynı zamanda o kabulün hududunu, ritmini ve duruşunu da tanzim eder.
Eser, bu hududun ne suretle tesis olunduğunu, hangi anlarda esnediğini ve kimi vakit nasıl ihlâl edildiğini gösteren bir metinler mecmuası olmanın ötesinde, bir psişik nizamın dil vasıtasıyla nasıl inşa ve teşekkül ettiğini deşifre eden nazarî bir sahne kurar. Bu itibarla Freud ile Martha arasındaki yazışmalar, salt bir aşkın duygusal izdüşümü olarak okunmaya direnç gösterir; zira mektuplar, iç içe geçmiş temsillerle işleyen bir tertip içinde kaleme alındığını ifşa eder. Böylelikle arzunun yahut duygunun kendisinden ziyade, onun ne suretle tanzim edildiği, nasıl nakledildiği ve hangi ihtimamla muhafaza olunmaya çalışıldığı da berrak bir surette tebarüz eder. Dolayısıyla arzuyla duygunun kendisinden ziyade onun nasıl düzenlendiği, nasıl taşındığı ve nasıl korunmaya çalışıldığı da ortaya çıkar. Dil burada salt bir aktarım aracı değildir; bilakis, öznenin kendi içindeki dağınıklığı toparlamak üzere başvurduğu kurucu bir ilke olarak işlev görür. Her cümle hem bir yakınlaşma jesti hem de bu yakınlaşmanın sınırlarını tayin eden bir ölçü aleti gibi kaide koyar. O nedenle “seni olduğun gibi kabul etmek” ile “öylece sahip olmak” arasındaki o ince bağ, dilin bükümlü yapısı içinde bir yandan şefkatin alanını açarken, diğer yandan o alanı görünmez bir çerçeve içine alma ihtiyacı hisseder. Böylece yakınlık ne tam anlamıyla özgür bırakılır ne de bütünüyle kapatılan bir düstur olarak üstünlük sağlar; askıda, titreşim hâlinde, bir iklim gibi var olur. Başka bir ifadeyle, ıslatmadan nüfuz eden, dokunmadan biçimlendiren bir ara iklim.
Mektupların ilerleyişinde bu iklim giderek hem yoğunlaşır hem de yer yer sertleşerek yeni koşullar yaratmak ister. O yüzden arzu, özlem, şefkat ve sıla birbirine dolanırken, kıskançlık yalnızca dışarıdan eklemlenen bir duygu olarak kalmaz; aksine, sevginin diline sızarak onunla aynı sentaksı paylaşmaya başlar. Freud’un cümleleri, bir yandan sevginin en mahrem kıyılarına doğru akarken, öte yandan o kıyıya giden yolu denetim altına alma eğilimini de önceden test etmek ister. Yazmak burada salt Martha’ya yönelmiş bir iletişim kurma arzusu ve aracı değildir; daha derinde, henüz tamamlanmamış bir iç düzenin dışarıya projeksiyonu ve o projeksiyonun mektuplar aracılığıyla sabitlenme çabasının bir dışavurumudur. Nitekim mektuplar, aşkın açılımı veya anlatımı olmaktan çok, aşk karşısında konumlanan bir benliğin kendi kendini disipline etme girişimi olarak sirayet etmeye başlar. Ve böylece söz konusu öz disiplin, zamanla belirgin bir ekonomi habitusu üretmeye başlar. Bu yeni yaratılan sevgi ya da aşk habitusunda arzu ve duygular yalnızca hissedilmez; ölçülür, geciktirilir, yoğunlaştırılır ve gerektiğinde yeniden dağıtılmak üzere düzenlenir. Özlem, mesafe aracılığıyla büyütülürken; şefkat, romantik bir süs olmaktan çıkarak bir düzenleme aracına dönüşerek varlığını hissettirir. “Seni seviyorum” ifadesi bile bu bağlamda masumiyetten uzak bir mefhumla var olur: artık salt bir açılış değil, aynı zamanda bir kapatma, bir sınır koyma ve bir güvenlik talebi taşıyıcısıdır. Böylece sevgi, kendisini garanti altına almak isteyen bir yapıya evirilerek şefkati koşulsuz bir kabul olmaktan çıkarır ve zamanla yazılı bir kaide hâline gelir. Söz konusu bu kaidede artık kıskançlık gizlenmez, güvenin bir parçası hâline bürünür ve sevginin ritmine yerleşerek orada kalıcı bir unsur hâline gelir.
Buradaki kabul kelimesi bizatihi bir tutku halini ifade eder; lâkin bu kabulün hemen akabinde zuhur eden “yanımda ol” tasdiki, aynı tutkunun mecrasını değiştirerek onu evvelâ bir emniyet arayışına, ardından da zımnî bir temellük endişesine yaklaştırır. Bu itibarla kabul, burada bir tamir yahut ihya formülü olmaktan ziyade, daha çok sembolik bir işlev icra eder. Dilek kipinin latif perdesine bürünmüş olsa dahi, “seni öyle isteme” arzusu cümlenin tinine nüfuz etmiş, âdeta onun bünyesine sinmiştir. Böylelikle dil, iki veçhesiyle birden tekellüm eder: biri yumuşak bir edayla yaklaşır, diğeri ise manayı içten içe kilitleyecek bir mahfaza arar. “Bana ait olmalısın, tamamen ve eksiksiz…” ifadesi, zahirde yekpare bir teslimiyetin ve derin bir iştiyakın ifadesi gibi tecelli etse de aynı tutku seyrinin içinde hafif fakat hissedilir bir kırılma tadı da işitilir. Zira sevgi yalnızca inşa etmeye değil, aynı zamanda dağılmaya da şahitlik eder. “Mektupların olmadan günüm boş… sözlerinle yaşıyorum” cümlesi ise, bu hâli bir nevi eksiklik artırımı olarak görünür kılar ve varlık burada yokluğun kıyısında tanımlanır. Mesafe, sevgiyi sadece büyüten bir unsur olarak kalmaz; onu, varoluşun içinde mütemadiyen genişleyen küçük bir boşluğa tahvil eder. Velakin bu genişleme içinde, o cümle yeniden belirir: “Seni olduğun gibi istiyorum.” İlk nazarda bir kabulleniş ışıltısı gibi parıldar; fakat yakından bakıldığında, içinden başka bir sesin sızdığı fark edilir. Kabul burada bir salıncak kurar ve sevilen kişi, olduğu hâliyle değil, olması murad edilen hâliyle muhafaza edilmek mecburiyetinde bırakılır. Dolayısıyla “seni başkalarıyla paylaşmaya katlanamam” cümlesi ise bu dönüşümün en çıplak ifadelerinden biri olarak mektupta özel bir yer kaplar. Burada dile gelen yalnızca kıskançlık değil, aynı zamanda sevginin içine yerleşmiş bir sınır çizme arzusudur.
Çoğalan mektuplarla birlikte yoğunlaşan muhabbet, saf bir hissin dışavurumu olmaktan sıyrılıp, varoluşsal bir bütünlüğe duyulan derin ihtiyacın ifadesine inkılâp etmeye başlar ve bu yoğunlaşmada, nihayetinde “bana ait olmalısın” yönelimini daha dolaysız bir tezahürü hâline gelir. Böylelikle kabul şefkatli ve kuşatıcı tonunu aşarak, sahiplik arzusunun titreşimleriyle yüklü, patriarkal bir söylemin eşiğine dayanır. Dolambaçsız bir açıklıkla telaffuz edilen “bana ait olmalısın” ifadesi, “olduğun gibi” yahut “seni öylece sahiplenmek” gibi görece masum çağrışımların da ötesine geçerek, kendi bünyesinde birden fazla yarık açar; anlamı katmanlandırır ve esas niyeti ise muğlaklaştırır. Zira her ne kadar yüzeyde adanmış bir arzu beyanı, hatta neredeyse münezzeh bir kabulleniş gibi yankılansa da derinlerde benliğin öznel formunu yeniden yoğurma, onu kendi tahayyülüne göre şekillendirme arzusunu taşıyan örtük bir tahakküm dilini barındırır. Bu bağlamda “olduğun gibi ol… ama benim seni sevdiğim gibi” cümlesi, ilk bakışta bir şefkat ifadesi gibi görünse de içkin çelişkisini daha da derinleştirerek, paradoksun keskinliğini artıran bir eşik hâline gelir. İşte tam da bu neredeyse sezilmez kayma, sevginin aynı anda hem özgürleştirici hem de tahdit edici olabileceğini, özgürlüğü vaat ederken sınırlar da çizebildiğini ifşa eder. Nitekim Freud’un kendi zihnini çözümlemeye giriştiği oto-analiz anlarında dahi bu gerilimin bütünüyle bertaraf edilemediği görülür, sadece suret değiştirerek varlığını sürdürür ve zamanla bir baş etme pratiği olarak yeniden biçimlenir. “Kendimi analiz ediyorum, ama seni sadece seviyorum” ifadesi, bilginin hududuna dayanıldığı, aklın geri çekildiği ve duygunun tek muteber dil olarak sahneye çıktığı bir eşiği imler. Bu noktada, analizin sustuğu yerde sevginin konuştuğunu söylemek mümkündür. Ancak bu susuş, yalnızca zarif bir geri çekiliş değil, aynı zamanda oto-analizin kifayetsizliğine dair örtük, hatta neredeyse mahcup bir itiraftır. Martha ise bu çerçevede, faal bir özne olmaktan ziyade, dağılma tehdidi altındaki bir benliğin tutunabileceği sabit bir mihver, bir sükûnet menzili, bir denge unsuru olarak kurgulanır. Ancak bu sükûnet de masumiyetini yitirir; zira ona yüklenen işlev, onu kendi öznelliğinden uzaklaştırarak, neredeyse işlevsel bir denge aparatı hâline indirger. Dolayısıyla Martha’nın mektuplara gecikmeli mukabele edişi, yüzeyde tek taraflı gibi görünen bu yapının aslında derin çatlaklar barındırdığını sezdiğini ima eden ince bir nümayiş olarak okunabilir. Gecikmeler ve onların tetiklediği kaygı hâlleri, edilgen bir suskunluk değil; bilakis yazışmaların ritmini sekteye uğratan, Freud’un kurmaya çalıştığı düzeni sarsan, sessiz fakat tesirli bir müdahaledir aynı zamanda. Okur, karşılıklı mektuplaşmaya rağmen Martha’nın sesini doğrudan işitmez; ancak onun yokluğu, metnin içinde dolaşan efsunlu bir boşluk olarak sürekli hissedilir. Bu “çentikli boşluk”, mektupları bir monolog olmaktan çıkararak, görünmez fakat yoğun bir diyalog alanına dönüştürür. Ve tam da bu sebeple eser, yalnızca yazılanların değil, yazılmayanların da yankısıyla kurulan, hatıranın ve yokluğun iç içe geçtiği bir metinler atlasına, bir nevi ruhsal hâtıra defterine tahavvül eder.
Nihayetinde kitaba isim veren “Ich will dich so haben, wie du bist” cümlesi, bir aşkın sıradan bir ifadesi olmaktan çok, ölçümü tamamlanmamış bir gerilim alanının yoğunlaşmış formu olarak da okuru tesir altında bırakır. Lakin kabul ile sahip olma, şefkat ile kontrol, yakınlık ile hâkimiyet arasındaki o ince çizgi, bu cümlenin içinde durmadan titreşir. Dolayısıyla mektuplar, iki insanın birbirine yaklaşma hikâyesini anlatırken, aynı zamanda iki benliğin birbirinde kurgulanmış bir düzen arama çabasını da açığa çıkarır. Aşk burada salt bir arzu veya duygunun dışavurumu değil; düzen kurma arzusunun en incelmiş, en kırılgan ve en tekinsiz biçimlerinden biridir. Bu yüzden bu mektupları okurken salt ne söylendiğine değil, nasıl söylendiğine; yalnızca anlamlara değil, o anlamları taşıyan ritme de kulak vermek gerekir. Çünkü söylenenler ya da söylenmek istenenler salt gözle değil, aynı zamanda kulakla da görünürlük kazanır. O nedenle aşk burada, salt anlatılan bir muhteva değil, dilin içinde kurulan bir dinamik işlevi görür, zaman zaman yumuşayan, zaman zaman keskinleşen, fakat her hâlükârda kendi kırılganlığını içinde taşıyan bir hareket hâli.




