Bugün 15 Mayıs Kürt Dil Bayramı.
Kürt Dil Bayramı, her yıl 15 Mayıs’ta, Celadet Alî Bedirxan öncülüğünde 1932’de Şam’da Latin alfabesiyle yayımlanan ilk Kürtçe dergi Hawar’ın anısına kutlanıyor. Hawar, Kürt dili ve edebiyatı için bir dönüm noktası oluyor.
Bugün Kürt Dil Bayramı’na, “Kürtçe zaten yasak değil ki” söylemi üzerinden bakacağız.
Kürtçeye yönelik yasaklamalar, farklı imparatorluklar ve ulus-devlet süreçlerine yayılıyor. İlk sistematik yasaklamalar daha çok modern merkezi devletlerin ortaya çıkışıyla birlikte görülse de daha erken örnekler de var.
Sürece kısaca ve hızlıca bakacak olursak…
Osmanlı’da uzun süre Kürtçe tamamen yasaklı bir dil değildi. Kürt beylikleri döneminde medreselerde Kürtçe eserler üretildi; Ehmedê Xanî gibi isimler Kürtçe yazdı. Ama özellikle 19. yüzyılda merkezileşme arttıkça Kürtçe kamusal alanda geri itilmeye başladı.
Bilinen erken baskı örneklerinden biri, 1850’lerden sonra Osmanlı’nın Kürt emirliklerini tasfiye etmesiyle ortaya çıktı. Kürtçe yayınlar ve eğitim kurumsal olarak desteklenmemeye başladı, devlet dili olarak Türkçe/Osmanlıca dayatıldı.
Modern anlamda en sert ve sistematik yasaklar ise 20. yüzyılda görüldü. Özellikle Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra 1924 Anayasası sonrası tek dil politikası güçlendi. 1925’teki Şeyh Said İsyanı sonrası Kürtçe kamusal alanda hedef alındı. “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyaları başladı, Kürtçe yer adları değiştirildi. Kürtçe eğitim, yayın ve hatta günlük konuşma çeşitli dönemlerde cezalandırıldı.

1930’larda özellikle Dersim ve Ağrı süreçlerinden sonra yasaklar daha sertleşti. Bazı bölgelerde sokakta Kürtçe konuşanlara para cezası kesildiğine dair kayıtlar var.
1980 darbesi sonrası dönem ise en ağır dönemlerden biri oldu. Cezaevlerinde Kürtçe konuşmak yasaktı. Kürtçe kasetler, şarkılar, yayınlar toplatıldı. 1983 tarihli 2932 sayılı Kanun, Türkçeden başka ana dil kullanımını fiilen yasakladı. Bu yasa özellikle Kürtçeyi hedefliyordu.
Sadece Türkiye’de değil. İran’da Pehlevi döneminde Farsçalaştırma politikaları, Irak’ta özellikle Baas rejimi döneminde Araplaştırma, Suriye’de Baas rejimi altında Kürtçe eğitim ve yayın yasakları uygulandı.
Yani tarihsel olarak sistematik yasaklama süreci daha çok modern ulus-devletlerin tek dil, tek kimlik politikalarıyla bağlantılı gelişti.
Kürtçenin yasak olduğuna dair inkarın sesi hep yüksekti. Ta ki yakın döneme kadar. Şimdilerde ‘yasak’ söyleminin yanında bir de ‘yasak değil’ söylemi Kürtçe’nin gündemleri arasına girdi.

Biz bu sesi en çok Ekim 2024’te yeniden masaya yatırılan ve bugün hala süren Kürt meselesinin demokratik çözümüne dair sürecin başlangıcında duyduk. “Kürt sorunu diye bir şey yoktur” diye başlayan ses, Kürt tarafından “eşit yurttaşlık ve Kürtçeye statü” taleplerini duyunca Kürtlerin zaten eşit yurttaş olduğunu, Kürtçe’nin de serbest olduğunu söyledi.
Diğer yanda da “Türkiye Cumhuriyeti’nin tek dili Türkçedir” ısrarları kadar, “Kürtçe zaten serbest” iddiası da geldi. Kısa örnekler vermek gerekirse, sosyal medyadan birkaç paylaşımı buraya bırakalım:

Dolayısıyla buradan yola çıkarak bu haberde şu soruya cevap arayacağız: “Kürtçe zaten yasak değil ki” demek yeterli mi? Bir dili “serbest bıraktık” demekle o dil gerçekten serbest kalır mı?
Kürtçe üzerine çalışmalar yürüten Ronayi Önen, Sami Tan ve Mikail Bülbül ile konuştuk.
‘Benim izin verdiğim kadar yasak değil’ | Mikail Bülbül
Mardin Artuklu Üniversitesi Yaşayan Diller Enstitüsü’nde öğretim üyesi olan Mikail Bülbül, Kürt dili üzerine uzun yıllardır çalışan bir akademisyen ve aktivist. Enstitünün kuruluş sürecinden bu yana kurumun içinde yer alan Bülbül, 2017 yılında Kanun Hükmünde Kararname ile ihraç ediliyor. İki yıl önce görevine geri dönen Bülbül için baskılar hala devam ediyor.

Mikail Bülbül ile ‘Kürtçe yasak değil’ söylemini konuşmaya başlıyoruz. İlk anda yasak değil söyleminin ne hissettirdiğini soruyorum. Çünkü işin politik, toplumsal meselelerini konuşmak kadar, söylemin Kürtler üzerindeki hissi de önemli.
“Ben bu sözün, devletin asıl politikaları görünmez kılan bir ‘vitrin’ olduğuna inanıyorum. Meseleye yüzeysel bir bakış açısıyla yaklaşılıyor ama oldukça bilinçli bir sosyal, siyasal mühendisliğin ürünü. Söylem ile pratik arasındaki uçurum aklıma siyasal mühendisliği getiriyor. Gerçekte hayatın içinde karşılığı olmayan vitrinlik işler, asıl sorunun üstünü örtmekten başka bir amaca hizmet etmiyor.”
Kendisi de bir eğitimci olan Bülbül için, gerçek ve söylem arasındaki fark en net şekilde eğitim alanında açığa çıkıyor. Kürtçe bölümlerin ve seçmeli derslerin varlığı, belirli bir kesim tarafından bahsettiğimiz ‘yasak yok’ iddiasına dayanak olarak gösterilse de Bülbül gerçek olanın çok daha farklı olduğundan bahsediyor:
“Bugün birkaç üniversitede Kürtçe bölümler ve okullarda seçmeli dersler olsa da, kazanımlar hayata geçirilmesin diye binbir zorluk çıkarılıyor. Şimdi devlet, bir yandan adım atıyor gibi görünürken diğer yandan tüm imkanlarını kendi attığı adımları engellemek için, süreci sabote etmek için seferber ediyor. Mesela Kürtçe derslerdeki sıkıntıları listelesek önemli bir kısmı kamu idaresi kaynaklı. Okul müdürlerinin norm kadro açmaması, seçmeli ders başvuru dilekçelerinden Kürtçe ibaresinin silinmesi ve idarecilerin velilere boş formlar imzalatarak dersleri kendilerinin seçmesi tüm bahsettiğim engellere biter örnek. Hatta birçok okulda ‘öğretmen yok’ bahanesiyle Yaşayan Diller seçeneği tamamen formlardan çıkarılıyor.”
Yani devletin, Kürtçeye dair her talep yükseldiğinde ortaya sürdüğü ‘Kürtçe seçmeli ders’ meselesinin bile fiili olarak uygulanmadığından bahsediyor. ‘Yasak yok’ söylemiyle birlikte düşünüldüğünde mesele daha görünür hale geliyor.
Mesele doğrudan yasaklardan çok, dilin kullanım alanlarının sınırlandırılması:
“Devletin refleksi şu: ‘Bir şey gelişecekse benim kontrolümde gelişecek.’ Kürtçe konusunda da bu geçerli. ‘Bazı adımlar atılmış olabilir ama bunun sınırlarını ben çizerim’ diyor.”
Böylece ‘yasak değil’ söyleminin sınırları da netleşiyor:
“Benim izin verdiğim kadar yasak değil.”
Yasak değilse neden bu dili yaşatmaya çalışan aktivistler var?
‘Kürtçe yasak değil’ söylemiyle birlikte ortaya çıkan bir başka çelişkili konu da dili yaşatmak için yürütülen aktivizm. Eğer bir dil gerçekten serbestse, onu korumak için neden bu kadar yoğun bir çaba gerekiyor? Kendisi de bir Kürt dili aktivisti olan Mikail Bülbül, şöyle diyor:
“Birçok aktivist var Kürtçeyi yaşatmaya, yaygınlaştırmaya çalışan. Sadece kendi çocukları için bile ciddi efor harcayan, çocukları Kürtçeyi unutmasın diye. Kürtçe kamusal alanda yasak, temsil edilmiyor. Kürtler için dillerinin sembolik bir değeri var. Dolayısıyla bu, Kürtler açısından sembolik şiddettir.”
Sembolik şiddet olarak tanımladığı kavramdan biraz daha bahsetmesini istiyorum. Ki Pierre Bourdieu tarafından geliştirilen bu kavram, fiziksel güç kullanılmadan dil, kültür ve normlar aracılığıyla uygulanan görünmez tahakküm biçimini anlatıyor.
Bülbül şöyle açıklıyor:
“Yani şiddetin birçok türü var. Bir uçakta bir sürü dilde anonslar yapılırken Kürtçeye yer verilmemesi sembolik şiddettir. Kürtlere yönelik bir şiddettir, dil üzerinden. Uçaktaki anonsun pratik değerinden ziyade bir içerik değeri vardır, bir prestij değeri vardır. Kürtçeye yer verilmemesi, Kürtçeye yönelik refleks tavır, yasaklayıcı tavır bir tür şiddettir.”
Kamusal alanda yasak olması meselesine geliyoruz. Çünkü ‘yasak değil’ diyenler, kamusal alanda da yasak olmadığını öne sürüyor. Peki, kamusal alanda yasak derken ne anlamalıyız?

Mikail Bülbül’e göre ortaya atılan bu karşı savunmalar, Kürtlerin dillerini kullanırken yaşadıkları deneyimleri ve sorunları fazlasıyla görünmezleştiriyor. Bunu da kendi yaşadığı bir örnekle anlatarak, “Otobüste yeğenimle Kürtçe konuşuyordum. Yaşlı bir kadın ‘Neyce konuşuyorsunuz?’ diye bana tepki göstermeye başladı. Kürtçe dediğimde yüzünü buruşturdu. ‘Lüzumu yok’ diye bağırdı. Konuşmamamız üzerinde baskı kurdu” ifadelerini kullanıyor.
Elbette bu yalnızca bir örnek. “Binlerce insan bu tür durumlarla ve daha fazlasıyla karşılaşıyor. Kürtçe konuştuğu için saldırıya uğrayan mevsimlik işçiler var, öldürülenler var.”
Tabii ki ‘pat’ diye olmuyor. Ona göre bunlar son yüzyılın ürettiği durumlar:
“Tekçi zihniyet, Kürtçeye yönelik yasaklayıcı, inkar edici hatta imha edici yani Kürtleri Türkleştirmeye çalışan bir siyaset olunca insanları etkiliyor. Kürtleri halk olarak görememekten kaynaklanıyor. Mesela bir Alman’a, İngiliz’e, İtalyan’a bakış açısı bir Kürde bakış açısı gibi değil. Diğerlerini halk olarak görüyor ama Kürtlere gelince mesele öyle değil. Her gün karşılaşıyoruz. Geçenlerde televizyonda gözüme ilişti, ‘Türkiye’de Kürt halkı diye bir halk yoktur, Türk kökenli Kürtler vardır’ diyordu. Dilde de benzer yaklaşımlarının yansımalarını görüyoruz.”
Sınırlı sayıda atamalar, geniş hak varmış gibi sunuluyor
Burada iç içe geçmiş birçok soru işareti var. Çünkü temelde zaten bir varlığın inkarı söz konusu. Ama bu inkarın karşısında ‘Kürtçe’nin yasak olduğu’ gerçeğinin de ısrarla inkar edildiğini görüyoruz. Varlık inkar edilirken, dilin yasak olup olmaması neden bu kadar önemli? Zaten Kürt dilini inkar etmeye çok teşneyken, Kürtçeyi her fırsatta ‘bilinmeyen dil’ olarak kodlarken, aynı zamanda ‘asla yasaklamadık’ iddiasındaki ısrar niye?
Mikail Bülbül, sohbetimizin başında vitrinlik adımlardan bahsetmişti. Oraya geri dönüyoruz. Bir örnek vererek konuşmasına devam ediyor:
“İstatistiklerle biraz ilgileniyorum. Mesela Diyarbakır’ın merkez nüfusu 900 bine yakın, 800 küsür bir şeydi. Bir tane Zazaca, 10 tane de Kurmanci olmak üzere toplam 11 Kürtçe öğretmeni var. İl genelinde de 34 diye hatırlıyorum. Şimdi düşünün: Üniversitelerin Kürt Dili ve Edebiyatı bölümleri ile tezsiz ve tezli programlarından 2000’nin üzerinde mezun olmasına rağmen atama yapılmıyor. Bu pratikte büyük bir engele dönüşüyor. Mesela 2025 yılında 10 bin öğretmen ataması içinde Kürtçe için yalnızca 5 öğretmen kadrosu ayrılmış. Nüfusu neredeyse bir milyona yakın Diyarbakır merkezinde bile sadece 11 Kürtçe öğretmen var. Meselenin ne kadar vitrinlik olduğunu gösteriyor. Bunu yaparak Kürtçeyi engellemeye çalışıyorlar. Kürtçenin yaygınlaşmasını, statü kazanmasını engelliyorlar. Bunu da vitrinlik işler gerçekleştirerek yapıyorlar. Sınırlı sayıda yapılan atamalar, geniş bir hak varmış gibi sunuluyor.”
Kürtçenin kamusal işlev kaybı üzerine | Ronayi Önen
Sosyolog ve dil aktivisti Ronayi Önen de dil, kimlik ve kültür ekseninde Kürtçe üzerine uzun yıllardır çalışmalar yürüten bir isim. İstanbul Bilgi Üniversitesi başta olmak üzere birçok yerde eğitmenlik yapan ve kitap, makale gibi çalışmalar üreten Önen, aynı zamanda Kürtçe eğitimi alanında önemli bir kaynak olan Hînker kitap serisinin yazarları arasında yer alıyor.

Ronayi Önen’e göre ‘Kürtçe yasak değil’ söyleminin sorunu, dili açık yasaklar üzerinden değerlendirmesi ve çok daha geniş bir dışlama halini görünmez kılması. Önen, “Ulus devletlerin dil politikaları, bir dili doğrudan ortadan kaldırmaya yönelik baskıcı uygulamalardan başlayıp o dilin zamanla kendiliğinden yok olmasına göz yummaya; dilin gelişimini desteklememekten yalnızca belirli alanlarda sınırlı kullanımına izin vermeye ve nihayetinde o dili eğitim, kamu hizmetleri, mahkemeler ya da resmi yazışmalar gibi alanlarda tanınan bir dil haline getirmeye kadar uzanan geniş bir yelpazede şekillenir. Başka bir deyişle, bazı devletler bir dili tamamen dışlarken, bazıları onu yalnızca gündelik yaşamla sınırlayarak ölüme terk eder; bazıları ise o dile hukuki ve kurumsal bir statü tanıyarak kamusal yaşamın parçası haline getirir” ifadelerini kullanıyor.
Önen’in bahsettiği yerden bakınca mesele, ‘yasak var mı yok mu?’ sorusunun çok ötesine geçiyor. Hangi statüde, hangi işlevlerle ve hangi kurumsal destekle var olabildiği sorusuna dönüşüyor.
Ronayi Önen’e göre, bir dilin sanat ya da gündelik eğlence alanlarına sıkıştırılması yani folklorlaşması onun kamusal ve siyasal işlevlerini kaybetmesine yol açar. Joshua Fishman’ın vurguladığı gibi, bir dilin sürdürülebilirliği farklı toplumsal alanlarda aktif olarak kullanılabilmesine bağlıdır. Bu alanlardan dışlanan bir dil, zamanla sosyal işlev kaybına uğrar.
“Bu dışlama her zaman açık bir yasak veya düşmanlık biçiminde ortaya çıkmaz; kimi dönemlerde inkar, kimi dönemlerde ‘geri kalmışlığın dili’ olarak damgalama, kimi dönemlerde ise ‘kültürel zenginlik’ söylemi üzerinden yeniden çerçevelenme şeklinde tezahür edebilir.”
Ronayi Önen, “Kürtçe yasaklı olmayabilir; ancak mevcut dil politikaları içinde eşit, görünür ve sürdürülebilir bir statüye sahip değil. Kamusal desteğe sahip olmadığı için zaman içerisinde ölüme terk edildi” diyor.
‘Bir kitap yüzünden soruşturma açılıyorsa yasak vardır’ | Sami Tan
Uzun yıllar Kürt basınında çalışan, 1993’ten 2005’e kadar farklı Kürt gazetelerinde muhabirlik ve yayıncılık yapan, 2017’de İstanbul Kürt Enstitüsü’nün eş başkanlığını üstlenen Sami Tan, doğrudan yasaklar ve soruşturmalarla karşılaşmış bir isim. Kürt dili üzerine yürüttüğü çalışmalar kapsamında yıllarca Kürtçe eğitmenliği yapan Tan, özellikle Kurmancî grameri üzerine çalışmaları ve Kürtçe eğitiminde yaygın olarak kullanılan Hînker kitap serisinin yazarlarından biri olarak biliniyor.

“Anayasa’nın 42. maddesi Türkçe dışındaki herhangi bir dilin eğitim kurumlarında eğitim dili olarak öğretilmesini yasaklıyor. Bu çok açık” diyerek başlıyor Sami Tan.
Fakat asıl önemli şey, yasal çerçevenin ötesinde olan zihniyetin varlığı:
“Tekçiliği dayatan bir zihniyet var. ‘Bir dilin varsa sen bir ulussun. Bir ulussan senin bir devletin olmalı. Sen Kürtçede ısrar ediyorsan senin illaki bir şey arayışın var. Ne bu arayış bir Kürt devleti kurma arayışı.’ İşte bu anlayışın sonucu olarak farklı dil ve kültürleri yasaklamaya dönük bir çaba var. Bazen bu fiili bazen de hukuki oluyor. Bu ülkede insanlar Kürtçe stran söyledikleri için öldürüldü. Hala da çeşitli yasaklar ve engellemeler sürüyor.”
Bunun yanında Kürtçenin resmi bir statüsü de yok. Mesele sadece ‘yasak olup olmaması’ değil. Kürtçe bir eğitim dili değil, kamusal hizmet dili değil. Birçok alan çok dilli hale getirilirken Kürtçe yine dışarıda bırakılıyor. İstanbul gibi milyonlarca Kürdün yaşadığı bir şehirde bile metroda Kürtçe anons yok. Bu açık bir ayrımcılık.”
Sami Tan, ‘Kürtçe yasak değil’ diyenlere hayatın içinden onlarca örnekle yanıt veriyor. Bunlardan biri, Hînker kitabının terör örgütü propagandası malzemesi gösterilerek soruşturmalara konu olması.
“Kitabın görselleri ve bir çatışmada hayatını kaybedenlerin üstünde çıkması bir şeylerle ilişkilendirilmeye çalışıldı. Çok başarılı olunmadı. Henüz iddianame bile hazırlanmadı ama gözaltına alındık. Bu şekilde Kürt çalışmalarını kriminalize etme çabası var. Kürtçe bir ders kitabı yüzünden soruşturma açılıyorsa, bu dil nerede yasak değil?”
Başka örnekler de sıralıyor: Amedspor’un Kürtçe bir reklam aldığı için ceza alması, cezaevlerinde Kürtçe kitapların ancak tercüme ettirilip masrafı mahkuma ödetilerek verilmesi, hatta TRT Kurdî’nin bile Kürtçe yayın yaparken şehir isimlerini Türkçe söylemesi.
“TRT Kurdi özellikle bir dönem en ideolojik bir şeydi. Yani tamamen Kürt karşıtıydı. Doğal olarak Kürtler kendilerine, kendi ana dillerine küfür edilmesini çok hoş karşılamıyor ve bu da çok doğal bir şey.”
Ne yapmalı? | ‘Kürtler yol ve yöntemini bulmak zorundadır’
Dönüp dolaşıp o hayati soruyla tamamlıyoruz: Ne yapmalı?
Dilin geliştirilerek topluma yayılması bir yanı, statü mücadelesi ise diğer yanı. Sami Tan, dil meselesine bir varlık-yokluk sorunu olarak baktığını söyleyerek şunları kaydediyor:
“Bir dil planlamasının olması gerekiyor. Çünkü bu dil planlamasının bir yönünde dilin geliştirilmesi, topluma yaygınlaştırılması, özellikle yazı dilinin yaygınlaştırılması var. İkinci planda ise dilin statü kazanması için toplumun örgütlenmesi gerekiyor. Dilin statüsü nedir? Dilin resmi bir statüsünün olması, kanunda ya da anayasada yer alması ve bu anlamıyla bir eğitim dili olarak yaşam bulması. Yaşamın her alanında bu kullanımın önündeki engellerin kaldırılması gerekiyor. Kürtlerin bunun mücadelesini vermesi gerekiyor. Bunu örgütlü, sivil, demokratik biçimde yürütmek gerekiyor. Bir kere bu dilin kriminalize edilmemesi gerekiyor. Bugün yaşanan birçok şey de bundan kaynaklanıyor. Dil çok kriminalize edilmiş.
Bugün Kürtlerin önünde önemli bir mesele var. Bir çözüm sürecinden bahsediliyor; onun da tıkandı mı tıkanmadı mı tartışmaları sürüyor. Ama dil meselesi en temel meselelerden biridir. Ben buna bir varlık-yokluk sorunu olarak bakıyorum. Toplum kendi kimliğiyle yaşamak istiyorsa dilini koruyup geliştirmek ve yaygınlaştırmak, özellikle genç nesillere aktarmak zorundadır. Bunun yol ve yöntemini bulmak zorundadır. Devlet açısından da bu tekçi anlayışın terk edilmesi gerekiyor. Dünyada artık bu anlayış geri bir anlayıştır. Bunun yerine çoğulculuğu esas alan, her toplum kesiminin kendi kimliğiyle katılabildiği bir birlikte yaşama ortamının imkanlarının sağlanması gerekiyor.”



