CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, gazeteci Merdan Yanardağ, İmamoğlu’nun siyasi danışmanı Necati Özkan ve Hüseyin Gün hakkında “siyasal casusluk” suçlamasıyla açılan davanın ilk duruşmasının üçüncü günü başladı.
Duruşma, İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından Silivri’deki Marmara Kapalı Ceza İnfaz Kurumu yerleşkesinde bulunan 4 No’lu duruşma salonunda görülüyor.
İmamoğlu, Yanardağ ve Gün duruşmada hazır bulundu. Necati Özkan ise duruşmaya katılmadı.
Duruşma, savcının ara mütalaasını sunmasıyla başladı.
‘İBB sistemlerine erişim kayıtları incelensin’
Duruşma savcısının ara mütalaasında, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne ait kullanılan IP adresleri ile ilgili sunucu sağlayıcı bilgilerinin Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu Başkanlığı’ndan istenilmesi talep edildi. Savcı, ibb.gov.tr uzantılı sistemlere erişim sağlayan kullanıcı IP kayıtlarının, erişim tarih ve saat bilgilerinin ve bu kapsamda oluşan log kayıtlarının tespit edilmesini istedi.
Savcı ayrıca, Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanlığı ile TEM Şube Müdürlüğü’nden, BTK’dan temin edilecek IP adresleri ve kullanıcı bilgileri doğrultusunda, iddianamenin 111, 122 ve 123’üncü sayfalarında yer alan e-mail adreslerinin gerçek olup olmadığının araştırılmasını talep etti. Mütalaada, e-mail içeriklerinde adı geçen kişilerin suç tarihlerinde İBB’de çalışıp çalışmadıklarının belirlenmesi de istendi.
Ara mütalaada ayrıca, ibb.gov.tr uzantılı sistemlere erişim sağlayan kullanıcı IP kayıtları, zaman damgaları, mail oturum kayıtları ve güvenlik loglarının incelenmesi, ilgili e-mail hesapları üzerinden kurumsal mail server, VPN, active directory, uzak erişim sistemleri veya diğer kurumsal sistemlere bağlantı sağlanıp sağlanmadığının tespit edilmesi talep edildi.
Savcı, log kayıtlarının incelenerek yetkisiz erişim, veri sızıntısı veya hesap ele geçirilmesi bulgularının araştırılmasını, elde edilen ham verilerin raporlaştırılmasını istedi.
Mütalaada ayrıca, iddianame ve dijital inceleme raporlarında yer alan bilgi ve belgelerin “devletin güvenliği veya iç ya da dış siyasal yararları bakımından gizli kalması gereken bilgiler” niteliğinde olup olmadığı yönünde değerlendirme yapılması talep edildi.
Tanıklar hakkında işlem tesis edilmesini isteyen savcı, sanıklar ve müdafilerinin taleplerinin “dosyaya yenilik katmayacağı” gerekçesiyle reddini istedi.
Savcı, sanıklar yönünden suç şüphesini gösteren somut deliller bulunduğunu, suçun niteliği, öngörülen ceza miktarı ve mevcut tutukluluk süresi dikkate alındığında tutukluluğun ölçülü olduğunu belirtti. Delil toplama işlemlerinin henüz tamamlanmadığını ve adli kontrol hükümlerinin bu aşamada yetersiz kalacağını savunan savcı, tutuklu sanıkların tutukluluk halinin devamına karar verilmesini talep etti.
Ardından sanıkların mütalaaya karşı savunmaları alınmaya başlandı.
‘İddia makamı ne yazık ki siyasi iktidara bağlı bir ofis gibi çalışmaktadır’
İmamoğlu, iddia makamının, aynı pozisyonunu, aynı rolünü koruduğunu, aynı kara düzenin devam ettiğini belirterek, “İddia makamı ne yazık ki siyasi bir iktidara bağlı bir ofis gibi çalışmaktadır. Bunu açıkça ifade etmek isterim” diye konuştu.
Bu siyasi davanın, iktidarını korumak isteyen bir zihniyetin, yargı içerisindeki aparatlarıyla hazırladığı bir kurgu olduğunu söyleyen İmamoğlu, şunları kaydetti:
“Üstelik kötü bir kurgudur. Gerçekten absürt, gerçekten akıl dışı bir tabloyla karşı karşıyayız. Ne bir delil ne de somut bir beyan olmayan bir yerde, ‘deliller ortada’ diyebilen bir iddia makamının gerçek dışı bir süreç yürüttüğü de ortadadır. Aslında bu işin aylar öncesinden nasıl planlandığını, kapalı kapılar ardında nasıl konuşulduğunu, bazı insanlara ‘casusluk dosyası hazırlanıyor’ denilerek nasıl gözdağı verildiğini daha dün başka salonlarda da dinledik, hâlâ dinlemeye devam ediyoruz. Dolayısıyla şaşırmadığımı ifade etmek istiyorum. Ancak aynı zamanda büyük bir üzüntüyle, Yüce Türk yargısının bu şekilde itibarsızlaştırılmasına katkı sunan bu yaklaşımı da esefle kınıyorum. Tekrar ediyorum Sayın Başkan; bu iddianame gerçekten bir hukuk cinayetidir. Lütfen bu tespitimizi dikkate alın. Bu iddianame; bir iftiraname, bir gıybetname, bir menfaatname, bir terfiname… Kısacası gerçekten bir hukuk cinayetidir. Yazıktır, günahtır; bu memlekete günahtır.
Bu iddianameyi hazırlayanlar kötü niyetlidir. Talimat doğrultusunda hareket eden, her şeyi yapabilecek, her türlü baskıyı ve hukuksuzluğu uygulamaya hazır insanlardır. Onlar için önemli olan şey talimat, menfaat ve elde edecekleri makamdır. Nitekim bir kısmı açısından bu hedeflere ulaşıldığını da görüyoruz; kimi bakan olmuş, kimi bakan yardımcısı, kimi genel müdür, kimi başka görevlere gelmiş. Peki mesele bu mudur? Yaşadığımız Türkiye bu mudur? Bu ülke bunun için mi kuruldu? Cumhuriyet bunun için mi var? Biz bunun için mi büyüdük? Sizler bunun için mi o koltuklarda oturuyorsunuz, bizler bunun için mi buradayız? Ama şükürler olsun ki bütün bu düzenin karşısında duran insanlar da var. Belki bir avuç kadarlar ama varlar. Bugün burada yaşanan tabloyu da bu küçük ama vicdanlı insanların duruşu ayakta tutmaktadır.
Daha önce de ifade ettim; bu iddianameyle yapılmak istenen şey açıktır: ‘Ekrem İmamoğlu’nu siyaseten imha edelim, bunun devamı için yeni dosyalar üretelim. Necati Özkan’a ek tutuklama yaratalım. Merdan Yanardağ’ın kanalına çökelim. Fırsat bulursak onu da başka birine devredelim’ Mesele budur. Manzara bu kadar acıdır.”
‘Buradan nasıl bir masal çıkarılmaya çalışıldığını biliyorum’
Duruşmada insanların anlattıklarını büyük bir üzüntüyle dinlediğini, iddia makamının bunları nasıl dinlediğini, ne anladığını, nasıl yorumladığını tahayyül etmenin mümkün olmadığını ifade eden İmamoğlu, şöyle konuştu:
“Siz çok kutsal bir makamda oturuyorsunuz Sayın Başkan, Sayın Heyet. Geçenlerde bir avukat bu makamı tarif ederken şunu söyledi: ‘Bu makam öyle bir makam ki, kimseye bağlı olmaması gereken, yalnızca hukuka bağlı olan bir makamdır’ Gerçekten de öyledir. Siz 86 milyon insan adına karar veriyorsunuz. Hiçbir etkinin altında kalmamanız, hiçbir talimat almamanız gereken bir makamdasınız. İşte tam da bu nedenle, temsil ettiğiniz bu koltukta; bu ağır hukuksuzluğa, bu bir avuç muhterisin işlediği suça ortak olmamalısınız. Hem şahsınız adına, hem bu millet adına hem de bu milletin geleceği adına bu zulmü bir an önce bitirmelisiniz. İki gündür tüm detayları dinlediniz. Ben buradan yine bir masal çıkarılmaya çalışılacağını biliyorum ama sizlerin bir masal dinlemediğinizin de farkındayım. Lütfen bizi yanıltmayın.
Sayın Başkan, Sayın Heyet; daha hangi bilgiye ihtiyacınız var? Gerçekten soruyorum, geçelim artık. Eğer iddia makamı çıkıp deseydi ki, ‘Mevcut MİT Başkanı gelsin dinleyelim’, o zaman ‘Cesur bir iddia makamı’ derdim. Ya da geçmişte devletin en üst makamlarında bulunmuş insanlar, bakanlık yapmış, Cumhurbaşkanı yardımcılığı yapmış isimler gelsin, dinlensin deseydi; ‘Evet, burada bir ciddiyet arayışı var’ derdim. O zaman bir mantık kurulabilirdi. Ama bunların hiçbiri yok. Çünkü mesele hakikati ortaya çıkarmak değil. Bu insanlar gözü dönmüş bir şekilde hareket ediyorlar. Menfaatleri doğrultusunda her şeyi yapabilecek durumdalar. Dediğim gibi; makam, mevki, terfi ya da iktidar zinciri içerisindeki konumlarını korumak adına hareket ediyorlar. Kendilerini dokunulmaz sanıyor olabilirler. Ama buradan açıkça söylüyorum: Kimse dokunulmaz değildir. Kimse sonsuza kadar dokunulmaz kalamaz. Gün gelir herkes millet huzurunda hesap verir. Bunun istisnası yoktur. Bu süreçte İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı eliyle yürütülen bütün bu hukuksuz işlemlerde; imza atanlar, talimat verenler, sürecin içinde yer alan herkes anayasal düzeni zedeleyen bir sorumluluğun altındadır. Ve ne yazık ki bunu sürdürmeye devam etmektedirler.”
‘Birileri hukuka tekme vurguyor olabilir ama siz bunu yapmamalısınız’
Ekrem İmamoğlu, bugün milletin büyük çoğunluğunun, artık yargıya güven duymadığı için “Allah beni mahkemeye düşürmesin” diye dua ettiğini, insanların bu hale gelmesine sebep olan tabloya heyetin seyirci kalmaması gerektiğini söyledi. İmamoğlu, şöyle devam etti:
“Birileri hukuka tekme vuruyor olabilir ama siz bunu yapmamalısınız. Tekrar ifade ediyorum: Bu süreçte hareket eden bu muhteris anlayış, yalnızca bireylere değil; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurumlarına da zarar vermiştir. Sanki bu ülkede Milli İstihbarat Teşkilatı yokmuş, bakanlıklar yokmuş, Cumhurbaşkanlığı makamı yokmuş gibi davranılıyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi gibi köklü bir kurum itibarsızlaştırılıyor. Bu anlayış, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurumlarını aşağılıyor, itibarlarını zedeliyor ve ülkenin hem ulusal hem uluslararası güvenilirliğine zarar veriyor. Ben burada bunları anlatırken dönüp Savcı Bey’e kişisel olarak bir şey söylemiyorum. Çünkü o metinlerin nasıl yazıldığını, nasıl not edildiğini, nasıl hazırlandığını çok iyi biliyorum. Ben bunu yaşadım. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde görev devraldığım dönemde insanların nasıl suskun hale getirildiğini gördüm. Yöneticilerime ilk söylediğim şey şuydu: ‘Fikri hür, vicdanı hür olun. Bana itiraz edin, beni eleştirin, yanlışımı söyleyin. Siz kendi alanınızın uzmanısınız; ben sizin bildiklerinizi bilemem’ Çünkü doğru olan budur. Ama başka bir anlayış var. ‘Benim talimatımın dışına çıkamazsınız. Ben yoksam susacaksınız’ diyen bir anlayış… İşte ben o yönetim kültürünü birebir yaşadım. İnsanların konuşamadığını, başını öne eğmek zorunda bırakıldığını gördüm. Ama hiçbir anne baba evladını böyle olsun diye yetiştirmez. İşte bugün de sırf Ekrem İmamoğlu’nu suçlayabilmek adına; istihbaratıyla, bakanlıklarıyla, devlet kurumlarıyla bu ülkenin kurumlarını aşağılayan bir iddianame yazıldı ve hâlâ savunuluyor. Savunsunlar…”
‘Mütalaaya karşı cevabım çok nettir; Necati Özkan ve Merdan Yanardağ tahliye edilmeli’
Ekrem İmamoğlu, durumun artık sadece kötü bir davaya dönüşmediğini, aynı zamanda bu sürecin, yurttaşları ekmeğinden ettiğini belirterek, “Şu anda burada görülen bu davaların, yan salondaki davaların ve benzerlerinin ülkedeki enflasyonla doğrudan ilgisi vardır. Bu ülkenin ürettiği ekmekle, insanların sofrasına koyduğu lokmayla doğrudan ilgisi vardır. O ekmeğin nasıl paylaşılacağıyla da doğrudan ilgisi vardır” diye konuştu.
Yaklaşık 14 aydır bu ülkede yaşananların maliyetinin 250 ila 300 milyar dolar arasında olduğunun söylendiğini vurgulayan İmamoğlu, şunları söyledi:
“Bunu ben değil; Türkiye’nin ve dünyanın saygın ekonomistleri söylüyor. Ekonomi neden düzelmiyor? Avrupa’da enflasyonda son sıradayız, dünyada ilk sıralardayız. Çünkü hukuk yoksa güven olmaz, güven olmazsa yatırım olmaz, yatırım olmazsa refah olmaz. Dolayısıyla toplum sadece adaletsizliğe mahkûm edilmiyor; aynı zamanda insanların ekmeği çalınıyor. Yurttaşlarımız işinden, huzurundan, mutluluğundan ve geleceğinden mahrum bırakılıyor. Siyasal iktidar, meşruiyetini kaybetmeye başlayan mevcut düzenini korumak için harekete geçmiş ve bu doğrultuda önümüze birbiri ardına davalar koymuştur. Huzurdaki davanın amacı da Türkiye’yi demokrasiden koparma pahasına bir kişinin koltuğunu korumaktır. Ama olmaz. Dünya fanidir. Yarın ne olacağını hiçbirimiz bilmiyoruz. Demokraside koltuk kimsenin değildir; süresi vardır ve günü geldiğinde bırakılır. Ben yıllardır hep aynı şeyi söyledim: ‘İnşallah insanlar giderken arkalarından kötü konuşulmadan giderler.’ Çünkü bu ülkenin başındaki hiç kimsenin zedelenerek gitmesi beni mutlu etmez. Tarihte bunun kötü örnekleri vardır ve kara lekeler olarak kalmışlardır. Ama bugün maalesef Türkiye o yöne doğru sürükleniyor. Bu nedenle artık şu soruları sormak gerekiyor: Türkiye’nin gerçekten bir anayasası var mı? Türkiye demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti midir? Bunlar artık yalnızca siyasetçilerin değil; bu ülkeden sorumlu her yurttaşın sorması gereken sorulardır. Bana tutuklamaya karşı beyanım soruldu. Böyle bir iddianameyle, tamamen siyasi saiklerle hazırlanmış böyle bir dosyada neyin tutuklaması Allah aşkına? Gerçekten neyin tutuklaması? Böyle trajikomik bir durum olabilir mi? Yazık. Gerçekten yazık.”
İmamoğlu, tutuklamanın, sadece burada yargılanan insanlara zarar vermediğini, aynı zamanda yargı kurumunun kendisine, toplumun adalet duygusuna, toplumsal barışa ve huzura zarar verdiğini kaydetti.
İnsanların yıllardır, mezheple, yaşam tarzıyla, inançla bölündüğünü söyleyen İmamoğlu, şu ifadeleri kullandı:
“Ben bunu çok iyi biliyorum. Çünkü çocukluğumdan beri çok farklı insanlarla bir arada büyüdüm. Böyle bir bölünmenin bir aileyi bile nasıl parçalayabileceğini bilen biriyim. Ama bu ülke bile bile kutuplaştırıldı. İnsanlar birbirine yabancılaştırıldı. Bugün 40 yıllık bir gazeteciyi, 42 yıllık bir iletişimciyi ‘casusluk’ ve ‘vatan hainliği’ suçlamalarıyla tutuklamak; toplumun vicdanında karşılığı olmayan bir şeydir. İnsanlar buna üzülüyor ama aynı zamanda inanılmaz buldukları için acı acı gülüyorlar. Evet, bu ülkenin tarihinde yazarların, gazetecilerin, akademisyenlerin, aydınların baskı gördüğü dönemler olmuştur. Ama aynı tarihte onların buna karşı onurlu bir direniş gösterdiği de görülmüştür.
Şunu açıkça ifade edeyim: Biz de bu mücadeleyi kararlılıkla sürdüreceğiz. Ve inanıyorum ki bu mücadelenin sonunda kazanan millet olacaktır. Eğer bana tutuklamanın devamı yönündeki mütalaaya karşı ne diyeceğim soruluyorsa cevabım çok nettir: Sayın Necati Özkan ve Sayın Merdan Yanardağ tahliye edilmelidir. Benim tutuklamaya ilişkin görüşüm budur. Türk yargısının şerefli ve namuslu mensupları olarak bu yüz kızartıcı tablodan bu milleti kurtarmak zorundasınız. Çünkü bu yükle insan başını yastığa rahat koyamaz. Bu ülkenin rayından çıkmış yargı düzeninin yeniden düzelmesine katkı sunmak zorundasınız. Hukukun, adaletin ve vicdanın onurunu koruyun. Bu salonda görülen dava sıradan bir dava değildir. Bu yalnızca uydurma bir casusluk ya da vatana ihanet davası değildir. Bu dava, doğrudan doğruya bu milletin geleceğiyle, demokrasiyle ve hukuk devletiyle ilgilidir. Bu nedenle sizlerden ricam; bu ızdıraba, bu eziyete ve bu utanç verici tabloya artık son vermenizdir.”
Duruşma savcısının, sanıkların tutukluluk halinin devamına karar verilmesine ilişkin talebiyle ilgili söz alan gazeteci Merdan Yanardağ, siyasi bir iddianame ile karşı karşıya bulunduklarını söyledi.
Dün yaptığı savunmayı, deyim yerindeyse bir karşı iddianame olarak yaptığını belirten Yanardağ, “Ben 12 Eylül mahkemelerinde yargılandım; 12 Eylül döneminde bile böyle bir iddianame yoktu. O dönem iddianamelerinde hiç değilse bir kanıt olurdu. Bir iç savaş döneminden çıkmış bir ülkede, o eylemlerde yer alan insanlar kendilerinin tarihsel olarak meşru bir iş ve eylem içinde olduklarını, devrimci bir eylem içinde olduklarını düşünüyor ve buna inanıyorlardı. Herkes siyasi savunmasını yaptı ve oradan onuruyla çıktı” dedi.
‘Sahte belgeler var’
Bu iddianamenin ise gerçek anlamda bir siyasi savunmayı bile hak edecek donanıma, niteliğe ve içeriğe sahip olmadığını savunan Yanardağ, “Bir kere dili bozuk, Türkçesi bozuk. Sahte belgeler var. Bir ülkenin Cumhuriyet Savcılığı sahte belge koyabilir mi? Verilmemiş ifadeleri verilmiş gibi gösterebilir mi? Çarpıtabilir mi? Mesela benim Hüseyin Gün’le bir WhatsApp mesajımın yarısını alıp yarısını almamak olabilir mi? Hüseyin Gün mesajında, ‘CHP videolar hazırlamalı, sosyal medya mesajları paylaşmalı’ diyor. Baş tarafını kesmişler; sanki bana talimat vermiş gibi bir anlam çıkıyor. Ayıp. Gerçekten ayıp. Adında ‘Cumhuriyet’ kavramının olduğu tek müessese Cumhuriyet Savcılığı’dır. Bu dosyada anlaşılan şu: Hüseyin Gün bir itirafçı olmaya zorlanıyor, yoğun ve ağır bir baskı altında. Dün burada ifadesini dinlediğimde bunu gördüm. Bize karşı kışkırtılmış, biz aleyhimize ifade vermeye zorlanmış” ifadelerini kullandı.
‘Burada bir gazetecilik başarısı var’
Merdan Yanardağ, şöyle konuştu:
“Ne yapılmaya çalışılıyor biliyor musunuz? ‘Televizyonun finansman kaynağı ne?’ sorusuna cevap aranıyor. Çünkü onlar bir gazetecilik başarısının böyle bir sonuç doğurabileceğine inanamadılar. Cezalarla geldiler, soruşturmalarla geldiler. Hakkımızda çok sayıda soruşturma var. RTÜK cezalarıyla, mali ambargolarla geldiler. Reklam veren firmalara vergi müfettişleri göndererek televizyon yayınlarını engellemeye çalıştılar. Anayasal güvence altında olan basın ve ifade özgürlüğü ağır ve vahim biçimde ihlal edildi. Bildiğim kadarıyla televizyona el konulmasında casusluk maddesi yok. Benim sicilim dökülmüş; bunların tamamı basın suçlamalarıdır ve hiçbirinden sabıkam yok. Burada ağır bir basın ve ifade özgürlüğü ihlali var, düşünce özgürlüğü ihlali var. Bir finansman kaynağı aranıyor. Ama şunu görmediler: Burada bir gazetecilik başarısı var, bir irade var. Deyim uygunsa bu cumhuriyetçi bir iradedir, devrimci bir iradedir, yurtseverlik iradesidir; mesleğe ve gerçeğe sadakattir.
Daha sonra, casusluk suçunda aslında etkin pişmanlık olmamasına rağmen savcılık ‘Etkin pişmanlıktan yararlan’ diyor. Dün avukatlarımız da söyledi. Anladığım kadarıyla Hüseyin Gün’ün ifadesinde etkin pişmanlık başvurusu yok; etkin pişmanlık bağlamında ifade verdiğinin farkında da değil. Kendisine bir şey söyleniyor, o da “Lehime bir durum varsa yararlanmak isterim” diye cevap veriyor. Dosyanın kurgusu bu kadar zayıf.
Bir şoföre ‘TELE1’e para götürdüm’ dedirtiyorlar. Oysa Sayın Hüseyin Gün’ün ifadesinde önemli miktarda para gönderdiğine ilişkin bir beyan yok. Kendisi de ‘Ben para göndermedim’ diyor. Ama yaratılmak istenen hava şu, ‘TELE1’in finansman kaynağı ne olabilir?’ TELE1’in finansman kaynağı TELE1’in izleyicileridir. Dünyada da bunun örnekleri vardır. Bu halkçı, toplumcu bir finansman modelidir.”
‘Bu casusluk davasında bir MİT değerlendirmesi neden yok?’
“Böyle bir ortamda biz geldik, burada yargılanıyoruz. Peki karşımızda ne var? Şunu sormak istiyorum: Neden bu casusluk davasında bir MİT değerlendirmesi yok? Burada yargılanan insanlar sıradan insanlar değil. Burada Cumhurbaşkanı adayı var; önce 15,5 milyon, sonra 25,5 milyon insanın desteğini almış bir isim var. Burada TELE1 var, Merdan Yanardağ var, Necati Özkan var, Hüseyin Gün var. Neden “Burada casusluk faaliyeti var mı yok mu?” diye bir MİT raporu yok?
Üstelik Hüseyin Gün, bugün MİT Başkanı olan kişiyi 16 yıl önce restoranına götürmüş. Yanında dönemin Dışişleri Bakanı, Avrupa Birliği’nden sorumlu devlet bakanı Egemen Bağış, Hazine Bakanı olduğunu zannettiğim Kürşat Tüzmen, Avrupa Birliği Parlamenterler Grubu Kürt Heyeti Başkanı olan bir milletvekili ve başka isimler var. Peki neden bir MİT raporu yok? İnsan bunu merak ediyor. Şimdi burada Türkiye bizi izliıyor. Mahkeme Türk milleti adına karar veriyor. Tutun ki Türkiye’nin yarısı biziz; güveniyor, inanıyor, bizi kendi gazetecisi, kendi siyasal temsilcisi, kendi lideri ve geleceğin cumhurbaşkanı olarak görüyor. İnşallah da buradan cumhurbaşkanı olarak çıkacak. Buradan çıkacak karar toplumsal barışı derinden etkileyecektir. Çünkü bu iddia, halkın bir bölümünü diğer kesimine karşı kin ve düşmanlığa tahrik ediyor. Bu bir suçtur ve bunun hesabını verecekler. Kanıt mı? Kanıtın kendisi bu iddianamedir. Bu iddianamede yalan var.”
‘İddianamenin özeti: İmamoğlu’nu içeride tut, Yanardağ’ın malına el koy’
Ardından söz alan Necati Özkan, bu davada tek bir çıkar amacı bulunduğunu belirterek, “O çıkarı gerçekleştirebilmek için bu iddianame hazırlanmış ve bu çıkar bize şunu söylüyor: ‘Ekrem İmamoğlu’nu içeride tut, Merdan Yanardağ’ın malına el koy.’ Özeti bu” dedi.
Burada bir siyasi dava görüldüğünü, yapmadıkları bir eylemden dolayı kendilerini savunmak zorunda kaldıklarını belirten Özkan, şunları kaydetti:
“Dün de söylemiştim, olmayan bir koyundan çift post çıkarma çabası bu. Hem İBB davası hem casusluk davası. İkisinin anlatmaya çalıştığı şey de aynı ve ikisi de dayanaksız. İkisinde de herhangi bir delil yok; Sayın Savcı’nın yorumları var, o kadar. O yorumların hiçbirisi hiçbir tanığın ifadesine, hiçbir sanığın ifadesine, hiçbir delile, hiçbir gizli tanığın ifadesine falan da dayanmıyor. Tümüyle mücerret yorumlar. Burada delile dayanmadan, ispata dayanmadan ‘senden şüpheleniyorum, seni tutukluyorum’ kafası var. Adalet yoksa hiçbirimizin uyacağı ve onaylayacağı bir irade de söz konusu olamaz. Adaletin olmadığı bir iradeye hiç kimsenin boyun eğme ihtimali de kalmaz. Adaleti olmayan bir iradeye karşı durmak da bir vatandaşlık ve insanlık görevi olur. Dolayısıyla biz sizden, Sayın Mahkememizden sadece adalet istiyoruz, başka bir şey istemiyoruz. Adaletin gecikmesinin kimse adına bir faydasının olmadığını da söylemek istiyorum. Bir Anglosakson deyişi vardır: ‘Bir masum içeride kalacağına 99 suçlu dışarıda gezsin evladır’ derler. Tek bir masuma zulmetmenin bütün bir toplumu çürütmekle eş anlama geldiğini söylerler. Ben masumum Sayın Başkanım, Sayın Heyet. Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine hiçbir bilgi, belge toplamadım; hiç kimseye vermedim. Bununla ilgili hiçbir delil yok, hiçbir beyan yok bütün bu davanın ve dosyanın içeriğinde. Lütfen bu zulme son verin. Beni, Ekrem Bey’i ve Merdan Bey’i lütfen bir an önce tahliye edin ve hızla beraat ettirin.”
Gün: İfademin etkin pişmanlık kapsamında sayılması savcının değerlendirmesidir
Hüseyin Gün’ün de bu duruşmanın ilk celsesinde, İmamoğlu’nun vekillerinin tarafına yönelttiği örgüt yöneticiliğine ilişkin soruya, bu casusluk davasıyla bir irtibatı olmadığını düşündüğü için cevap vermediğini, susma hakkımı kullandığını söyledi. Ancak daha sonra avukatının da değerlendirmesiyle, savunmasının bütünlüğü açısından bu soruya cevap vermek istediğini belirterek, şöyle konuştu:
“Ben bir örgüt yöneticisi değilim. Örgüt kurmadım, herhangi bir örgütün üyesi de değilim. Aynı zamanda varlığı ileri sürülen bir örgüte bilerek yardım etmiş de değilim. Gerek emniyette verdiğim ifadede gerekse huzurunuzda yaptığım savunmada bildiklerimi devlet terbiyesi ve haysiyeti içinde, tüm samimiyetimle aktardım. Bunun altını özellikle çiziyorum: Bu dosyada benimle birlikte yargılanan hiç kimseye casusluk iftirası atmadım, atmam. Bu beyanlarım, soruşturma savcılığınca olayın aydınlanmasına katkı sağlayacağı düşünülerek ‘etkin pişmanlık’ kapsamında değerlendirilmiştir. Bu tamamen savcılığın hukuki değerlendirmesidir; ben de bu değerlendirmeyi kabul ettim. Zaten Sayın Başkan, ben emniyetteki ifademde ne örgüt yöneticisi olduğumu ne casus olduğumu ne de casusluk suçunu işlediğimi ikrar ettim. Olmayan bir şey var olamaz.”
Duruşma, sanık avukatlarının mütalaaya karşı beyanıyla devam ediyor. (ANKA)
Güncelleniyor…




