Bir insan en çok hangi dilde ağlar? En derin yarasını hangi kelimelerle anlatır? Ve bir anne, çocuğuna en sahici haliyle hangi dilde seslenir?
Bu soruların cevabı basittir: İnsan, kendisiyle en çok kendi diliyle konuşur. İşte tam da bu yüzden, bir dili yasaklamak, yalnızca kelimeleri değil; hafızayı, duyguyu ve insanın kendisini hedef almaktır.
Bir ilkokul sınıfını düşünelim. Ana dili Kürtçe olan küçük bir çocuk, heyecanla söz alır ve bildiği dilde kendini ifade etmeye başlar. Ancak öğretmen tarafından “Bu dilde konuşma” diye uyarılır. Çocuk bir an duraksar. Cümlesi yarım kalır. Gözlerindeki ifade değişir. O an yalnızca bir kelime değil, bir özgüven kırılır. Dil sustuğunda, aslında insanın içindeki dünya da biraz susar.
Oysa öğretmenin susturduğu, çocuğun ise büyük bir hayal kırıklığıyla içine gömmek zorunda kaldığı o dile biraz daha yakından bakmak gerekir.
Kürtçe, aslında yalnızca bir dil değil, yüzyıllardır taşınan bir hafızadır. Bu hafıza, yazılı metinlerin ötesinde sözün, sesin, anlatının taşıdığı bir yaşam biçiminde varlığını sürdürür. Dengbêjlerin ağıtlarında, ninnilerde, halk anlatılarında, modern kültürel üretimlerde yankılanan bu dil, bir halkın hem acısını hem umudunu aynı anda taşıyabilen nadir hafıza biçimlerinden biridir. Bu yüzden Kürtçe, yalnızca konuşulan bir araç değil; yaşanan, hissedilen ve aktarılan bir varoluş biçimidir.
15 Mayıs Kürt Dil Bayramı da bu varoluşun tarihsel bir simgesidir. 1932 yılında Celadet Ali Bedirxan’ın Hawar dergisi etrafında başlattığı dilsel ve kültürel uyanış, bir halkın kendi sesiyle yeniden görünür olma iradesinin ifadesi olarak doğmuştur. Bu tarih, yalnızca bir yayıncılık girişimi değil; bastırılmaya çalışılan bir hafızanın kendini yeniden hatırlama çabasıdır. Bu nedenle 15 Mayıs, dilin yeniden nefes aldığı bir tarih anlamı taşır.
Dil, yalnızca iletişim kurmanın aracı değildir; bir halkın dünyayı anlama, anlamlandırma ve yeniden kurma biçimidir. Bir halkın dili, onun sessiz tarihidir. Wittgenstein’ın dediği gibi, “Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır.” Bu nedenle bir dili sınırlandırmak, aslında bir halkın dünyasını daraltmaktır.
Dillerin varlığı ve çeşitliliği yalnızca tarihsel bir gerçeklik değil, aynı zamanda inanç açısından da derin bir anlam taşır. Kur’an’da “dillerinizin ve renklerinizin farklı olması Allah’ın ayetlerindendir” denilerek bu çeşitlilik bir hikmet olarak ifade edilir. Bu açıdan bakıldığında, bir dilin kamusal alandan dışlanması ya da yasaklanması yalnızca kültürel değil, aynı zamanda vicdani ve inançsal bir meseleye dönüşür. Yakın dönemde Diyadin’de bir müftünün Kürtçe hutbe ya da vaaz verilmemesi yönündeki söylemi, bu gerilimin hâlâ devam ettiğini göstermektedir. Oysa inanç, insanın kalbine hitap eder; kalbin dili ise insanın ana dilidir. Bu nedenle insanı kendi dilinden uzaklaştırarak manevi alana yönlendirmek, inancın öz ruhuyla da çelişir.
Bugün dünyaya baktığımızda, dil çeşitliliğinin bir tehdit değil, aksine zenginleştirici bir gerçeklik olduğu açıkça görülür. Hindistan’da yüzlerce dil konuşulur ve 22 dil anayasal olarak tanınır. İsviçre’de dört resmi dil eşit statüyle yaşar. Kanada’da İngilizce ve Fransızca birlikte resmi dildir. Belçika’da diller bölgesel olarak kamusal yaşamın merkezindedir. İspanya’da Katalanca, Baskça ve Galiçyaca hem korunur hem de aktif biçimde kullanılır. Şüphesiz bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Dil yasakları ne çağın ruhuna ne de topluma saygıyı esas alan bir devlet anlayışına uyar.
Bugün gelinen noktada, Kürtçe üzerindeki yasakların geçmişe kıyasla kısmen esnetildiği belirtilebilir. Ancak bu durum bir lütuf değil; Kürt halkının uzun yıllara yayılan ağır bedellerle yürüttüğü mücadelenin sonucudur. Bu mücadele, inkâr ve asimilasyon politikalarını büyük ölçüde boşa çıkarmış ve Kürtçenin varlığını geri dönülmez biçimde görünür kılmıştır. Ancak görünür olmak, özgür olmak anlamına gelmez.
TRT 6’nın açılması, Kürtçenin seçmeli ders olarak sunulması ya da bazı yerleşim yerlerinin eski isimlerine dönmesi gibi adımlar çoğu zaman bir çözüm gibi sunulsa da, bunlar meselenin özüne dokunmayan sınırlı düzenlemelerdir. Kürt halkı bu tür yaklaşımları hakların tanınmasından çok belirli sınırlar içinde tutma çabası olarak görmekte, bundan ötürü de kendi tarihsel mücadelesi etrafında daha fazla kenetlenmektedir. Türkiye’deki politik mücadeleyle birlikte Başur, Rojava ve Rojhilat’ta oluşan siyasi durum ile kültürel birikim, asimilasyonist yaklaşımların etkisini büyük ölçüde aşmıştır.
Yürüyen Demokratik Toplum ve Barış Sürecinin ilerlemesi durumunda, dil ve kültürel hakların müzakere masasının en temel başlıklarından biri olacağı açıktır. Bu talepleri “maksimalist” olarak nitelendirip, toplum hassasiyetleri üzerinden sınırlamaya çalışmak ise ne gerçekçidir ne de kalıcı bir çözüm üretir.
Öte yandan, Kürtçe üzerindeki baskılar güncelde de sürmektedir. Kürtçe müzik dinlediği için linç edilen gençler, Kürtçe halay çektiği için tutuklanan insanlar, Meclis’te Kürtçe konuşmaların “bilinmeyen dil” olarak kayda geçirilmesi ya da barış çağrısı yapan bir annenin kendi dilinde susturulması, ilk akla gelen birkaç örnek olarak belirtilebilir.
Kürtçenin ve Kürt halkının kolektif haklarının tanınmasına karşı öne sürülen “bu haklar verilirse diğer halklar da ister” yaklaşımı ise özrü kabahatinden beter bir mantığı ele verir. Oysa eşitlik, paylaşıldıkça çoğalan bir değerdir. Yeni ve demokratik bir toplumsal düzen kurulacaksa, bu tür yaklaşımların artık aşılması gerekir. Çünkü bu coğrafyada her halk ve her dil bir eksiklik değil, aksine ortak yaşamın zenginliğidir.
Yeryüzündeki çiçekleri tek bir türe indirgemek ne kadar anlamsızsa, farklı halkları ve dilleri tek bir kalıba sıkıştırmak da o kadar anlamsızdır. Bir dili savunmak, aslında insanın kendisi olma hakkını savunmaktır. Çünkü insan, en çok kendi dilinde insandır. 15 Mayıs Kürt Dil Bayramı’nı kutlarken dileğimiz; yalnızca Kürtçenin değil, yeryüzündeki hiçbir dilin susturulmadığı bir gelecektir.
Kelimelerin yasaklanmadığı, kimliklerin inkâr edilmediği ve dillerin korkusuzca yaşadığı bir dünya…
Çünkü özgürlük, en çok ana dilde anlam kazanır.




