Anadili halkın bam telidir
Konuk Yazar 15 Mayıs 2026

Anadili halkın bam telidir

İbrahim Genç

“Bir halkın her şeyini elinden alabilirsiniz, fakat dillerini korudukça kaybettiklerini zamanla tekrar kazanabilirler; dilini elinden alırsanız, onu bir daha asla yaratamazsınız. Hatta, bir halk kendisine yeni bir vatan edinebilir veya kurabilir, fakat kaybettiği ana dilini asla tesis edemez; dili kaybolur kaybolmaz, halk da ölür.” diyen C. Ouchinski, bir kişinin katli karşısında ürperen insan ruhunun bir dilin katli karşısındaki soğukkanlılığına hayret eder. Çünkü anadilin; sadece bir iletişim aracı olmadığı, bir halkın kolektif belleğini muhafaza ederek geleceğin inşasındaki temel “malzeme” olduğu herkesin malumu. Eğer amaç, iletişim olsaydı; Esperanto gibi yapay dillerle bu sorununun çözümü mümkün olurdu pekala. Lakin anadili bir konuşmanın ötesinde, düşünce biçimlerini inşa ederken ulusal varlığı bilinçle dolduruyor.

Avrupa’da anadili, farklı biçim ve tarihlerde de olsa erken dönemlerde bir odak olmaya başlamıştır. Öyle ki Dante Alighieri’nin Latincenin hegemonyasına karşın 14. yüzyılda Toskana lehçesiyle yazması, erken Rönesans çağına ilham verirken çağdaş İtalyancanın temelini oluşturmuştur. Boccaccio, Petrarch ve Dante’nin yazınsal odağı Latinceden kendi dillerine kaydırması; önce Rönesans’a ilham olmuş, sonra da bugünkü İtalya’nın birlik taşını yaratmıştır. Çünkü daha 1820’lerde Alessandro Manzoni, İtalyanca bir roman yazmaya cesaret etmiş; parçalı İtalyan yarım adası, 1861 yılına geldiğinde birliğini önce dilde, sonra da siyasi coğrafyada sağlamayı başarmıştır.

Erken dönemlerde siyasal birliklerini sağlayan Fransa ve İngiltere karşısında Almanların da çıkış noktası anadilidir. Çünkü dilin kurulmadığı bir yerde, sanatta ve politikada diğer ülkelerin kültürel hegemonyası da kaçınılmaz oluyordu. Bu sebeple Alman filozof Christian Thomasius daha 16. yüzyılda Leipzig’de Almanca dersler vermeye başlıyor. Elbette bu girişim ilk etapta engelleniyor; ama bir kere cin şişeden çıkmıştı. Alman idealizmi de Almanca yazınla yükselirken 18. yüzyılda Johan Gottfried Herder, dile odaklanarak dilin toplumsal bir ürün olduğunu yazmış; hegemonik Aydınlanmacı düşünce karşısında dili “toplumların alt bilinçten üst bilince ilerleyişini” yansıtan bir unsur olarak ele almıştır. Çünkü ona göre anadili her halkın özgün dışavurum tarzıdır. Tabii bu dışavurum, radikal özgürlükle mümkündür; radikal özgürlük ise öznenin kaderini tayin hakkıyla ilgili bir tartışmadır.

Anadil, bir halkın birlik harcıdır; bir ailede ortak duygunun sesidir. Öyle ki kişiyi kendine, kentine ve kimliğine yabancılaştıran şey de anadilin terkidir. Bu yönüyle anadili, bir halkın bam telidir. Hindistan ve Pakistan arasında savrulan Bengallileri harekete geçiren şey, 1952’de Bengal dilinin yasaklanmasıydı. Yine 19. yüzyıl ortalarında birçok ekonomik ve sosyal sorun karşısında sessiz kalan Batı Slavlar, ancak yabancı dillerin etkisi arttığında geleceklerinin tehlikede olduğunu düşündüler. Galler halkı da, 1960 yılındaki bir araştırmada Galce konuşanların sayısında akut bir düşüş gördüğünde radikal bir çıkış aramaya başladılar. Aynı şekilde Kürt dilbilimci Celadet Ali Bedirhan’ın 15 Mayıs 1932 yılında çıkardığı derginin adının “Hawar” (İmdat) olması da, bir tesadüf değildir. Çünkü daha ilk sayısında Hawar; Kürt / Kürtçenin inkarına karşı bir “halkın kendi sesi ve varlığı” olarak tanımlanmıştır.

Bugün 2006 yılından beri, her yıl 15 Mayıs günü, Kürt Dil Bayramı olarak birçok etkinlikle kutlanmaktadır. Diğer taraftan 15 Mayıs, anadilini özgürce konuşmak uğruna verilen bedellerin anımsanmasıdır; bu uğurda gadre uğrayanların, hatta hayatlarını kaybedenlerin anılmasıdır. Çünkü Kürt sorununu yaratan ve/ya büyüten temel sebebin, dil yasağı olduğu bilinen bir olgudur. Buna rağmen Kürtçe (Kurmancca, Zazaca) hâlâ statüsüzdür, sosyal ve ekonomik prestijden yoksundur, hukuki güvenceye sahip değildir. Bu sebeple okullarda seçmeli ders olarak okutulması ve Kürtçe klasiklerin Kültür ve Turizm Bakanlığınca basılması dilin kaydedilmesine hizmet etse de geliştirilmesine hizmet ettiği söylenemez. Çünkü siyasi tanıma ve hukuki korumadan yoksun çevresel diller, resmi dil hüviyetindeki merkezi diller karşısında daima dezavantajlı ve kırılgan olmaya devam edeceklerdir. Bunun farkındalığıyla, hatta araştırmaların ortaya koyduğu verilerden dolayı bu yılki 15 Mayıs’ın mottosu da “Kürtçeye Statü, Anadilinde Eğitim” şeklindedir.

Siyasetin dile karşı sorumluluğu

Ulus-devletlerin doğa – insan – dil üzerindeki etkileri, hiçbir zaman popülaritesini kaybetmeyecek bir konudur. Özellikle dil bağlamında düşündüğümüzde; ulus-devletler bir taraftan canlı türlerine (bitki ve hayvan) müdahale ederek büyük bir tahribat yaratırken bunun tersine dillere ise dokunmadıkları için bir yok oluşun öznesi olagelmişlerdir. Çünkü insanlar, dili bıraktıkları anda dil de inişe geçer, terk edildikçe yalnızlaşır ölüm döşeğine düşer ve yeni nesillere aktarılmadığında kesin ölüm kaçınılmaz olur. Bugün ortalama 7 bin dilden bahsediliyor, ama bunların yarısı ölüm döşeğinde; devlet eliyle korunduğu için merkezi ve süper merkezi dil seviyesine yükselen dillerin oranının sadece %10 olduğu tahmin edilmektedir. Bu sebeple devletlerin ahlaki – vicdani sorumluluğunu hatırlatacak bir dil aktivizmine ihtiyaç vardır.

Bugün ülkenin 103 yılına damgasını vuran Kürt dili mücadelesi, dünyada en uzun soluklu mücadele örneğidir. Her ne kadar yıllar içinde birçok olumlu / olumsuz inişler – çıkışlar yaşansa da Kürtçeyle ilgili hayati adımlar atılmış değil. Bugüne kadarki palyatif adımlar, anadiline kalıcı bir koruma şemsiyesi sağlamadı; bundan sonra sağlaması da mümkün değil. Çünkü hukuki koruma ve siyasi tanımadan yoksun dillerin sosyal hayatta, iş dünyasında ve kamusal alanda rekabet etmeleri gittikçe zorlaşmaktadır. Bu yönüyle anadili meselesi, akademinin veya toplumun sorunu olmaktan çıkarken siyaset kurumunun yüzleşmesi gereken bir sorun olmaktadır. Dolayısıyla akademinin dile ilişkin çalışması ve/ya toplumsal kampanyalarla dil sorunsalı çözülemez. Bu tür çalışmalar var diye de devlet erkinin ahlaki – politik sorumluluğu ortadan kalkmaz.

Dil meselesi, her yönüyle politik bir meseledir; çünkü sorunun kendisi de siyasi tercihlerle ilgilidir. Buna karşın her seferde siyaset kurumunun, akademisyenlerin çalışmalarına veya basılan kitap sayısına atıf yaparak sorumluluğu üzerinden atmaya çalıştığını gördük. Ama gelinen aşamada, geniş bir coğrafyada milyonlarca kişi tarafından konuşulan Kürtçeyle ilgili bir kararlaşmaya ihtiyaç vardır. Çünkü mesele dil dahi olsa; siyaset karar vermediği sürece hukuk da dili çerçevelemez, dilin kuşaklar arası geçişi de garanti edilemez, dilin ekonomik pazar gücü de yaratılamaz.

Kürtçe ana odak olmalı

Siyaset kurumunun / devlet erkinin yanında halkın da anadiline karşı sorumluluğu vardır. Kürtler özelinde konuşmak gerekirse; Kürtçenin bugünlere taşınmasındaki emek inkar edilemez. Ama gelişen teknoloji ve iletişim imkanları, kişileri hızlı – kolay – yaygın iletişim araçlarına yöneltti. Bu durum, hukuki koruma ve eğitim imkanlarından yoksun diller üzerinde olumsuz bir etki yarattı. Araştırmalar, Kürtçe konuşanların sayısında ciddi bir düşüşe işaret ediyor. Öyle ki gençlerde ve çocuklarda anadili, gittikçe zayıflayan bir olguya dönüşmüş durumda. Bunu tersine çevirmek mümkün elbette; çünkü dil canlı bir organizmadır, insan varsa dil her zaman olacaktır.

Dil kaybının / dil terkinin sebeplerini sadece televizyon / telefonun yaygınlaşmasında aramak, yaygın bir bahane. Buna sığınarak suçu gelişen / değişen dünyaya atmakla hiçbir ebeveyn sorumluluktan kaçamaz. Çünkü televizyonun çocukların dil edinimine etkisi üzerine yapılan bazı araştırmalarda, çocukların ebeveynlerinin konuştuğu dili öğrendiği görülmüştür. Dolayısıyla anadili konusunda herkesin dürüst olması gerekiyor. Çünkü Abram De Swaan’ın Sözcüklerin Dünyası kitabında Güney Afrika’da kişilerin İngilizce ve anadilleri konusundaki ikilemi anlatmak için kullandığı “Özelde kötülük ve kamuda erdem” her yerde görülüyor. Swaan bu durumu, “İnsanların çoğu kamusal alanda kendi etnik dillerini över ve eşit hak iddiasını savunurlar; özel yaşamlarındaysa, çocuklarının İngilizce öğrenmesini garantiye alırlar.” sözleriyle açıklıyor.

Swaan, özellikle dilin Q değeri üzerinde durur. Q değeri, dilin yaygınlaşıp pazarda alışveriş ve sosyal ortamda prestijli olmasıyla mümkün. Yakın bir geçmişte Ruanda, Senegal, Botsvana, Tanzanya ve diğer birçok ülkede yaşandığı şekliyle; halkın tamamının anadili Kinyarvanda, Volofça, Svahili ve Tsvana da olsa ticaretin/siyasetin/sosyal hayatın dilinin İngilizce ve Fransızca olması her zaman bir paradoks olmuştur. Böyle bir paradoksa sürüklenmemek için yegane sorumluluk devlette değil, özellikle halkın kendi diline bakışı / yaklaşımı asıl belirleyici olandır. Dolayısıyla söylemde anadili güzellemesi yapıp aidiyetle övünülen ama pratikte anadilin konuşulmadığı / öğretilmediği bir çelişkiden kurtulmak gerekiyor.

Bununla birlikte anadilinde eğitim talebinin odağının küçültülmesi gerekiyor. Onlarca anadili için aynı ölçüde / aynı şartlarda ortak bir talep yükseltildiğinde bunun gerçekleşme ihtimali de azaltışmış oluyor. Dolayısıyla Kürtçe (Kurmancca, Zazaca) anadilinde eğitim talebinin daha merkezi bir talep olarak siyaset sahasında görünür olması daha işlevsel bir etki yaratabilir. Swaan da Güney Afrika ile ilgili “İngilizceye giden yol iyi niyet taşlarıyla döşelidir” dedikten sonra liberal bir anayasada tüm dillerin güçlendirilmesi politikasının benimsenmesinin günün sonunda yine İngilizcenin konumunu güçlendirdiğini ifade eder. Çünkü Swaan’ın dikkat çektiği şekliyle; “Ne kadar çok dil, o kadar çok İngilizce”, adeta bir dil siyaseti paradoksuna dönüşmüştür.

Yeni bir dil yaklaşımı

Odağın Kürtçede sabitlenmesi, her halkın kültür sermayesini oluşturan diğer dillerin ihmal edilmesi değildir. Çünkü Kürtçe için verilen mücadele mevcut statükoyu zayıflatırken geçmiş yıllarda TRT Kurdî ve seçmeli derslerde görüldüğü üzere yaşanan her gelişme, beraberinde diğer dillerle ilgili çoklu kazanımları getirmiştir. Burada Swaan’ın tanımlamasıyla “dil kıskançlığı” gibi bir tutumdan, duygusal bir tepkiden uzak durmak lazım. Çünkü geçmişte dil kıskançlığı sebebiyle Hindistan’da hangi dilin kullanılması gerektiği üzerindeki anlaşmaya varılmadığı her senaryoda İngilizce tüm Hint coğrafyasının ortak dili haline gelmiştir.

Buna karşın Endonezya’da 1920’lerde bambaşka bir mucize gerçekleşmiştir. Ülkenin yarısı Cava dilini konuştuğu halde, Endonezyalı milliyetçiler Bahasa Indonesia üzerinde anlaşarak ortak bir dili benimsediler. Öyle ki Cavalılar, herhangi bir dil kıskançlığı göstermediği için Felemenkçe Endonezyada bir çekim merkezi olamıyor, sahadan tamamen çekilmek zorunda kalıyor. Dolayısıyla dünya örnekleri de Türkiye’de arkaik bir dil mücadelesinin zamanın ruhunu yansıtmayabileceğine işaret ediyor.

Bu sebeple anadili odağının küçültülmesi ve ulaşılabilir hedefin ise büyütülmesi gerekmektedir. Çünkü “Ya hep ya hiç” mantığı, hiçbir dilin gelişme kaydedemediği ve Güney Afrika örneğinde de görüldüğü gibi her seferde daha çok egemen / merkez dilin kütle çekim yasası gereğince çevresel dilleri kendine çektiği bir sonuç doğuracaktır. Öyleyse ne yapmalı? Geçmişin anlattıkları ile bugünün realitesi, anadili üzerine yeniden düşünmeyi gerektirdiği gibi yepyeni politik dil söylemini / pratiğini zorunlu kılmaktadır.

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.