Tuzlu suyun cinsiyeti var mı?
Ecehan Balta 17 Mayıs 2026

Tuzlu suyun cinsiyeti var mı?

Geçtiğimiz günlerde bir öğrenci topluluğunun davetiyle ekolojik yıkım ve toplumsal cinsiyet eşitliği ilişkisi üzerine bir seminer verdim. Elimden geldiğince iklim krizinin nedenlerini, fosil sermayeyi, tarımsal dönüşümü, su krizini, göçü ve bakım emeğini anlatmaya çalıştım. Ama geriye benim anlattıklarımdan çok, Bangladeş’ten gelen bir öğrencinin söyledikleri kaldı.

Öğrenci, Bangladeş’te deniz seviyesinin yükselmesiyle toprağın tuzlandığını, tatlı su kaynaklarının azaldığını, tarımsal üretimin bittiğini, bazı bölgelerde kadınların derin kuyu ya da içilebilir su bulmak için kilometrelerce yürümek zorunda kaldığını anlattı. “Günde yaklaşık 12 kilometre” dedi. Her gün 3-4 bin kişinin başkente göç ettiğini, göç edenlerin barakalarda yaşamak zorunda kaldığını, çoğunlukla iş bulamadıklarını, bu durumun özellikle kadınlar için geçerli olduğunu söyledi. Bu nedenle ailelerin kız çocuklarını okuldan alıp erken yaşta evlendirdiklerini de ekledi.

Bangladeş örneği, ekolojik yıkımın toplumsal cinsiyet eşitsizliğini nasıl büyüttüğünü çarpıcı biçimde gösteriyor. Kıyı bölgelerinde tuzlu su istilası tarım topraklarını ve içme suyunu etkiliyor; iklim kaynaklı afetler, yoksulluk, zorunlu göç, eğitimden kopuş ve erken yaşta evlilikle birbirine bağlanıyor. Uluslararası Kurtarma Komitesi’nin Bangladeş’in afetlere açık kıyı bölgelerinde yaptığı değerlendirme, iklim kaynaklı afetlerin ardından çocuk yaşta evliliklerde yüzde 39’luk bir artış olduğunu; afetlerin zorunlu göçü, aşırı yoksulluğu, toplumsal cinsiyete dayalı şiddeti, eğitime erişim kaybını ve gıda güvencesizliğini artırdığını belirtiyor.

Bu zincirin her halkası cinsiyetli. Nitekim Dünya Bankası’nın Bangladeş’te iklim göçü ve kadınlar üzerine hazırladığı bilgi notu, kadınların hem göç edenler hem de geride kalanlar olarak farklı biçimlerde etkilendiğini, ek ekonomik zorluklar, artan bakım sorumlulukları, sağlık hizmetlerine erişimde kesintiler, toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ve çocuk yaşta evlilik riskleriyle karşı karşıya kaldığını vurguluyor. Aynı çalışma, erkek iklim göçmenlerinin ücretli işlerde çalışma olasılığının kadın iklim göçmenlerine göre üç kat daha yüksek olduğunu, kadınların ise çoğunlukla ücretsiz aile işçisi olarak çalıştığını belirtiyor.

FAO’nun The Unjust Climate (Adaletsiz İklim) raporu tam da bu nedenle önemli. Rapor, iklim krizinin “herkesi eşit etkileyen” bir kriz olmadığını, en az sorumluluğu olanların en ağır yükleri taşıdığını söylüyor. Rapor 24 ülkede 109 binden fazla hanenin verisi ile 70 yıllık yağış ve sıcaklık verisini birlikte analiz ediyor. Sonuç yalın ama sert: Kırsal yoksullar, kadınlar ve gençler iklim krizinden etkilenenlerin merkezinde duruyor, ama çoğu zaman iklim politikalarının kenar notu haline getiriliyor.

FAO’nun bulgularına göre düşük ve orta gelirli ülkelerde kadınların yönettiği tarımsal haneler, sıcak stresinde erkeklerin yönettiği hanelere göre her yıl yüzde 8 daha fazla gelir kaybına uğruyor; sellerde bu fark yüzde 3 olarak hesaplanıyor. İklim krizi aynı zamanda kadınların çalışma saatlerini artırıyor. FAO, kadınların zaten küresel ölçekte ücretsiz ev ve bakım işlerine erkeklerden çok daha fazla zaman ayırdığını, iklim krizinin su ve yakacak toplama gibi işleri büyüterek bu yükü daha da ağırlaştırdığını belirtiyor.

İklim krizi kadınları “doğaları gereği kırılgan” oldukları için daha fazla etkilemiyor. Kadınlar daha kırılgan yaratılmamıştır; kırılganlık toplumsal olarak üretilir. Toprağın mülkiyeti erkeklerdeyse, krediye erişim erkeklerdeyse, tarımsal destek başvuruları erkeklerin adına yapılıyorsa, göç kararını erkekler veriyor ama evde kalan yaşlıya, çocuğa, hastaya kadın bakıyorsa, iklim krizi bir meteoroloji olayı olmaktan çıkıyor, patriyarkanın büyüteci haline geliyor.

Peki Türkiye’de bunun ne kadarı oluyor?

Türkiye’de Bangladeş’tekiyle aynı biçimde bir deniz seviyesi ve tuzlanma hikâyesi yaşamıyoruz demek kolay. Ama bu, aynı mekanizmanın işlemediği anlamına gelmiyor. Türkiye de Akdeniz havzasında, iklim krizine karşı kırılgan bir coğrafyada yer alıyor. Su stresi artık gelecek zaman kipinde konuşulacak bir mesele değil. Tarım ve Orman Bakanı, Türkiye’de kişi başına düşen yıllık kullanılabilir su miktarının 1313 metreküp olduğunu, bu değerin ülkeyi su stresi altına soktuğunu; 2030’da bu miktarın 1000 metreküpün altına düşerek Türkiye’yi su kıtlığı çeken ülkeler sınıfına taşıyabileceğini söyledi. Aynı açıklamada 2030’da nüfusun yarısının ve sulu tarım alanlarının yaklaşık yüzde 80’inin su yetersizliği riskiyle karşı karşıya kalabileceği belirtildi.

Bu tabloyu toplumsal cinsiyetten bağımsız okuyamayız. Türkiye’de kadınların istihdam oranı 2024’te yüzde 32,5 iken erkeklerde yüzde 66,9. Kadınların işgücüne katılım oranı yüzde 36,8, erkeklerde yüzde 72. Tarımda kayıt dışılık ise özellikle kadınlar için çok yüksek. TÜİK ve UN Women’ın 2025 yayını, tarımda kadınların kayıt dışı istihdam oranını yüzde 91,1 olarak gösteriyor. Aynı yayın, kadınların çalışma hayatında kalma süresinin 20,7 yıl, erkeklerinkinin 39,7 yıl olduğunu; kadınlarda ev işleriyle meşguliyetin işgücüne dahil olmama nedenleri arasındaki payının yüzde 35 olduğunu ortaya koyuyor.

Bunlar soyut rakamlar değil. Kuraklık olduğunda, küçük üretici borçlandığında, tarımsal gelir düştüğünde, aile bir ferdini kente göndermek zorunda kaldığında, geride kalan evin yükü çoğu zaman kadınların sırtına biner. Su azalınca yalnızca ürün deseni değişmez; yemek, temizlik, çocuk bakımı, yaşlı bakımı, hasta bakımı da yeniden düzenlenir. TÜİK’in zaman kullanımı verilerine göre kadınlar hanehalkı ve aile bakımı için günde 4 saat 35 dakika ayırırken erkekler 53 dakika ayırıyor. Yemek yapma sorumluluğunu kadınların yüzde 85,6’sı, erkeklerin yüzde 11’i; çocuk bakımını kadınların yüzde 94,4’ü, erkeklerin yüzde 2,3’ü üstleniyor.

Bu nedenle Türkiye’de ekolojik yıkım ve toplumsal cinsiyet eşitsizliği arasındaki bağı yalnızca “kadınlar iklimden daha çok etkilenir” diye kurmak yetersizdir. Daha detaylı bakmalıyız: Ekolojik yıkım hangi ev içi işbölümüne çarpıyor? Hangi mülkiyet rejimine çarpıyor? Hangi tarımsal destek sistemine çarpıyor? Hangi bakım rejimine çarpıyor? Hangi göç yoluna, hangi mevsimlik işçiliğe, hangi eğitimsizliğe, hangi çocuk yaşta evlilik riskine çarpıyor?

Ekolojik yıkımın cinsiyeti vardır, çünkü toplumun cinsiyeti vardır. Su cinsiyetsiz akabilir, ama suya erişim cinsiyetsiz değildir. Kuraklık herkesi etkileyebilir, ama herkesin kuraklık karşısında aynı toprağı, aynı geliri, aynı zamanı, aynı güvenliği, aynı pazarlık gücü yoktur. İklim krizi gökten düşmez; mevcut eşitsizliklerin içine düşer ve orada büyür.

Bu yüzden gerçek bir adil geçiş, yalnızca kömürden çıkış ya da yenilenebilir enerjiye yatırım meselesi değildir. Gerçek adil geçiş, kamusal bakım hizmetleri olmadan, kadınların toprak ve su hakları güçlendirilmeden, kırsal yoksulluk azaltılmadan, çocuk yaşta evliliklerle mücadele edilmeden, göç politikaları toplumsal cinsiyet eşitliğiyle kurulmadan, afet sonrası onarım mekanizmaları kadınların emeğini ve güvenliğini merkeze almadan kurulamaz. Kadınların yürüdüğü kilometreler, taşıdığı bidonlar, bıraktığı okullar, büyüttüğü çocuklar ve görünmeyen emeği kayıtlara geçmiyorsa iklim adaletinden ve gerçek bir adil geçişten söz edemeyiz.

Türkiye’de iklim politikalarının toplumsal cinsiyet boyutu hâlâ yok denecek kadar zayıf. Oysa Bangladeşli öğrencinin anlattığı 12 kilometrelik yol, bize uzak bir coğrafyanın trajedisi değil.

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.