Bu cümleyi afili olsun, teselli versin diye yazmadım, nedenini anlatmaya çalışacağım.
Türkiye’nin içinden geçtiği siyasal ve toplumsal koşullar ya da daha basit bir ifadeyle “başımıza gelenler” sancılı ve kaçınılmaz bir dönüşümün doğasına ait tarihsel işaretler olarak okunabilir.
Toplumlar tam da değişime yaklaştıkları anda en sert gerilimleri yaşar. Düzenin sertleşmesi her zaman gücün değil, çözülmenin de belirtisidir.
Bugün Türkiye’de en son CHP hakkında verilen ‘mutlak butlan’ kararıyla yargının siyasal alanı tanzim etme pratiklerinde zirve yapması, diğer yanda Kürt halkının eşitlik ve kolektif hakları için verdiği mücadelesinde yeniden ortaya çıkan diyalog ve barış ihtimali, birbirinden kopuk süreçler değil. Aksine, aynı tarihselliğin farklı yüzleri.
Eski yönetme biçimleri siyasal olarak da toplumsal ve ahlaki olarak da taşıyamadığı bir ağırlığın altında.
Böyle dönemlerde önce kavramlar sorgulanır. İnsanlar uzun yıllar boyunca açıklayıcı olduğuna inandıkları sözcüklerin artık gerçeği ifade etmediğini fark etmeye başlar. “İstikrar”, “güvenlik”, “terör” gibi kavramlar mesela. Ardından kurumlar çatırdar, ittifaklar çözülür ve toplum, henüz adını tam koyamadığı başka bir hayat ihtimalini düşünmeye başlar. Belki de düşünmekten önce hisseder.
Yaşadığımız şey siyasal bir krizden daha fazlası, eski hayatın sürdürülemez hale gelişi.
Sürekli gerilim ve korku üreten, insanın ruhunu daraltan bir toplumsal atmosferde derin yoksulluk ve her türlü baskıyla yaşamaya çalışıyoruz.
Yine de bütün bu meşakkate ve yorgunluğa rağmen hala konuşmaya, yazmaya, birbirimize tutunmaya, barış ihtimalini savunmaya devam ediyorsak bunun nedeni karanlığın bütünüyle galip gelmemiş olması.
İnsan iyi ve güzel bir ihtimal görmediği bir dünyada nasıl yaşayabilir? En ağır dönemlerde bile toplumu ayakta tutan şey çoğu zaman kesin bir zafer beklentisi değil, bir gün başka türlü bir hayatın mümkün olabileceğine dair asla unutmadığı sezgisidir.
Bazen bir karşılaşmada, bazen bir şarkıda ya da beklenmedik bir dayanışma anında hissedilen güzel olana dair o güçlü ihtimal duygusu… İnsan biraz da onun sayesinde bütünüyle çürümekten korunur.
Klasik edebiyatın büyük anlatıları bu ihtimali ve bu eşiğin eşsiz anlarını nasıl da enfes bir şekilde sunar bize.
Suç ve Ceza’da Raskolnikov’un vicdan krizi, eski bir ahlakın çöküşüyle yeni bir insan fikrinin sancısı arasındaki sıkışma değil midir?
Karamazov Kardeşler’de İvan’ın öfkesi de biraz böyledir. İnsan yalnızca baskıya değil, anlamın çöküşüne de dayanmak zorunda kalır.
Veba’daki salgını korkunç bir felaket olarak da okuyabilirsiniz, kötülüğün sıradanlaşmasına karşı insanların birbirine tutunma çabası olarak da. Doktor Rieux kazanacağından emin olduğu için değil, insan kalabilmenin başka yolu olmadığı için direnir.
Türkiye’de bugün hala inatla ve dirençle mücadele eden insanların ısrarı da Doktor Rieux’unkinden farklı değil. Sonucun kesinliğinden değil, sessizliğin insanı içeriden çürüteceğini bilmelerinden.
Bu hissi en derin hissettiğim yazarlardan biridir Ursula K. Le Guin. Çünkü Le Guin’in dünyalarında umut hiçbir zaman kolay bir iyimserlik değildir. Daha çok, karanlığın içinden geçen bir insanlık hali.
Mülksüzler’de Shevek’in mücadelesi mesela. Düzene teslim olmadan başka bir dünya ihtimalini savunabilmek. Kusursuz bir sistem kurmak için değil, değişim imkanını kaybetmemek için mücadele etmek.
Birbirini anlamayı reddeden dünyaların yavaş yavaş kendi felaketlerini büyüttüğünü anlatan ‘Karanlığın Sol Eli’ mesela… Le Guin’in sezgisi burada çok güçlüdür. Politik haklılık çoğu zaman güçten değil, ilişki kurabilme kapasitesinden doğar.
Bugün barış ihtimalinin bütün kırılganlığına rağmen hala değerli olmasının nedeni de budur. Hep diyoruz ya “barış sadece silahlı çatışmanın sona ermesi değildir”. Çünkü barış, birbirini duymayı unutmuş toplumların yeniden konuşabilme ihtimalidir.
Türkiye’nin hikayesi de biraz Yerdeniz Büyücüsü’ndeki Ged’in mücadelesine benziyor. Dışarıda bir düşmanla değil, kendi gölgesiyle yüzleşmek. Bastırılan geçmişler, inkar edilen hakikatler, ertelenen adalet talepleri ve konuşulmayan acılar geri dönüp bugünü belirlemeye devam ediyor.
Bugün yaşanan karanlığı ağırlaştıran şey de tam olarak bu. Herkes bir şeylerin değişmek zorunda olduğunu hissediyor ama neyin doğacağını kimse tam olarak kestiremiyor.
İktidar eski araçlarla zamanı durdurmaya çalışıyor. Muhalefet yeni bir siyasal dil ve yol arıyor. Toplum da bütün yorgunluğuna rağmen başka bir hayat ihtimalini kaybetmemeye uğraşıyor.
Eski olan hala hükmetmeye çalışıyor ama geleceği temsil etmiyor. Yeni olan ise henüz tam doğmadı ama insanların zihninde, hayalinde ve arzusunda dolaşmaya başlamıştır.
Belki tam da bu nedenle, gecenin en karanlık anı şafaktan öncedir. Karanlıklar, artık sürdürülemedikleri noktada yoğunlaşır. Şafak bazen ışığın görünmesi değil gecenin hükmünü yavaş yavaş kaybetmeye başlamasıdır.
Dünyayi gerçekten değiştirenlerin tarihin merkezinde gibi görünen o büyük figürler değil görünmeyen kalabalıklar olduğunu hatırlamalı. Dünya çoğu zaman adı bilinmeyenlerin küçük cesaretleriyle değişiyor.
“Söz ancak sessizlikte, ışık ancak karanlıkta anlam bulur.”*
*
“Only in silence the word,
only in dark the light,
only in dying life:
bright the hawk’s flight
on the empty sky.” (Yerdeniz büyücüsü/ Ursula K. Le Guin)
(Bu yazıyı bu sabah CHP genel merkezine yapılan müdahale öncesinde yazdım ancak siz sonrasında yazılmış gibi de okuyabilirsiniz.)




