Kütüphanede olmayan kitaplar
Kıvanç Eliaçık 31 Mayıs 2026

Kütüphanede olmayan kitaplar

Türkiye’de demokrasi hep trajikti ama farsa hiç bu kadar yakın olmamıştı. “Ülkeler ve Fıkralar” kitabının Türkiye bölümünde şu fıkra yer alıyor: Bir mahkûm cezaevi kütüphanesinden bir kitap ister. Gardiyanın getirdiği yazılı cevap şöyledir: “Aradığınız kitap yok ama yazarı elimizde…”
Fıkra gibi ama bir yandan da çıplak gerçeklik. Türkiye’de cezaevleri her zaman yazarların, gazetecilerin ve sanatçıların mecburi ikametgâhı oldu. Nazım Hikmet, Kemal Tahir, Orhan Kemal ve niceleri hem en güzel eserlerini parmaklıklar ardında yazdılar hem de hapishaneleri anlatan büyük eserler bıraktılar.

Kadın yazarlar da bu geleneğin önemli bir parçasıydı. Sevgi Soysal’ın Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu veya Füruzan’ın 47’liler’i en belirgin örneklerden… Ya da Suat Derviş, 1944 Tevkifatı’nda hamileyken kapatıldığı koğuşlardan dışarıya sızdırdığı romanı Ankara Mahpusu, Fransa’ya ve ABD’ye kadar ulaştı. Fosforlu Cevriye’nin eşsiz dili ve sınıfsal bakışı, hapishanede aynı koğuşu paylaştığı kadınların hikâyelerinden damıtılmıştı.

Bu gelenek hız kesmedi. Bugün de Silivri ve Edirne cezaevleri birer yayınevine dönüştü. Ahmet Altan, Dünyayı Bir Daha Göremeyeceğim kitabıyla dünyaya seslendi. Selahattin Demirtaş’ın romanları ve öyküleri duvarları aştı.

Bu köklü hapishane edebiyatı geleneğinin bir parçası olarak, yakın dönemde Silivri’de yazılmış iki kitabı art arda okuma fırsatım oldu: Ercüment Akdeniz’in Kanatlarını Göçte Bırakanlar: Kardeşim Boro’su ve Furkan Karabay’ın Bizim Burada Ne İşimiz Var? adlı öykü kitabı.

Kardeşim Boro, Ercüment Akdeniz’in kardeşini, göçmen bir devrimciyi, Bizim Burada Ne İşimiz Var ise Furkan Karabay’ın cezaevi arkadaşlarını anlatıyor.

Her iki kitaptan sahneler, karakterler ve cümleler zihninizde asılı kalacak. Çünkü her iki yazar da tarif etmiyor; doğrudan hissettiren çok güçlü dünyalar kuruyor.

Ercüment Akdeniz’i siyasetçi ve gazeteci olarak tanıyoruz. Yazar olarak özellikle göçmenler ve sığınmacılar hakkındaki kitaplarıyla öne çıkıyor. Kardeşim Boro’yu okuyunca, gazetecilik ve siyasetin yoğun temposu yüzünden o güne kadar ertelenmiş, bastırılmış bir edebiyatçıyla tanışıyoruz. Yıllardır zihninde sıra bekleyen bu hikâyeyi, cezaevinde yazma fırsatı buluyor. Bugüne kadar hep başkalarının göç hikâyelerini yazan Akdeniz, bu kez kendi ailesinin göçlerini, yoksulluğunu ve mücadelesini anlatıyor. Kitabın merkezinde; Varto’dan İskenderun fabrikalarına, oradan Bremen’e ve Suudi Arabistan’a uzanan sınıfsal bir rota ve göçmen bir işçi ailesi var.

Kardeşim Boro’da hapishane, çocukluk, kuşlar, gökyüzü, göç, gurbet ve işçi sınıfı sadece süsleyici birer arka plan olarak kalmıyor; metnin ana omurgasını oluşturuyor. Kitaba asıl gücü ve samimiyeti veren şey ise yapay kahramanlık anlatıları değil; insani korkular ve çıplak tanıklıklar. Duvarcı baba, çocuk işçilik, gurbetçilik, işçi koğuşları, yoksulluk ve özellikle çok güçlü bir anne figürü…

Furkan Karabay’ı adliye koridorlarındaki çürümeyi ve mafyatik ilişkileri korkusuzca yazan bir acar muhabir olarak tanıyoruz. Haberleri nedeniyle sürekli yargılanan Karabay’ın yolu, adliye muhabirliğinden adli tutukluluğa uzanan o keskin çizgiden geçti. İlk kitabı Gurban’da gücü elinde tutanların insanları nasıl birer kurbana dönüştürdüğünü anlatan genç gazeteci, bu kez dışarıdan yazdığı o hukuksuz çarkların bizzat hedefi oldu ve adli koğuşa atıldı. Ancak tutsaklığında da boş durmadı; avukatları aracılığıyla dışarıya, parmaklıkların ötesine öyküler sızdırdı.

Cezaevi gözlemlerini kısa kısa hikâyeler haline getiren Karabay, cezaevinin tüm unvanları, parayı ve statüyü kapının dışında bırakarak insanları nasıl eşitlediğini anlatıyor. Kitapta karşımıza çıkan Toso Dayı, Ortodoks Aslan, Eser ve Abdülhalit gibi koğuş karakterleri, kurmaca olamayacak kadar doğal, ama gerçek olamayacak kadar iyi kurgulanmış. Gündeliğin sıradan ayrıntıları yazarın kaleminde politik bir ağırlık kazanıyor. Bu yönüyle Bizim Burada Ne İşimiz Var?, adli koğuşun röntgenini çekerken, bir yandan da cezaevinde insanca hayatta kalabilmek için okunması gereken bir el kitabına dönüşüyor.

Cezaevi, aradaki duvarlara rağmen bu iki kitabı yapısal olarak birleştirdi. Biri siyasi koğuşta, diğeri adli koğuşta yazıldı. Yazarlar belki görüş günlerinde koridorda karşılaşıp selamlaştılar, belki de birbirlerinin taslaklarını okudular. Kim bilir, belki de “Furkan”, Boro’nun gençliğiydi ya da Boro, Karabay’ın koğuş arkadaşlarından biriydi…
Biri siyasi koğuşta geçmişin devrimci bir işçisini hatırlatıyor, diğeri adli koğuşta şimdiki zamanın görünmez kıldığı insanları anlatıyor. Ve ikisi birden, kurbanları ve parmaklıklar ardındaki direnişi ortak bir hafızada buluşturuyor.

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.