Türkiye’de otoriterleşme ve yargı bağımsızlığı tartışmaları uluslararası kamuoyunun merceğinde. ABD merkezli dış politika dergisi Foreign Policy, 21 Mayıs’ta Ankara İstinaf Mahkemesi’nin CHP’nin 2023 kurultayını iptal ederek Kemal Kılıçdaroğlu’nu yeniden genel başkanlık koltuğuna oturtma kararı üzerine bir analiz yayımladı.
Makalede Türkiye’de artan otoriterleşme süreci ve iktidarın muhalefeti “makul” hale getirme stratejisi analiz ediliyor.
Makale, Erdoğan yönetiminin muhalefeti sadece zayıflatmakla kalmayıp, onu kendi çıkarlarına uygun biçimde yeniden dizayn etmeye çalıştığını vurguluyor.
Analizde, iktidarın muhalefeti yalnızca baskılamakla kalmayıp, onu tamamen kendi arzusu doğrultusunda yeniden dizayn etme evresine geçtiği savunuluyor. Türkiye siyasetindeki bu kritik eşiği masaya yatıran makalenin Türkçe çevirisi şöyle:
“Türkiye’de iktidar, muhalefeti baskılamaktan onu yeniden şekillendirmeye doğru ilerliyor. Türkiye’nin bir otoriterlik eşiğini daha geçtiğini söylemek neredeyse klişe haline geldi. Ancak Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’nin 21 Mayıs’ta verdiği karar gerçekten farklı olabilir.
Mahkeme, Türkiye’nin ana muhalefet partisi Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) 2023 kongresini iptal etti. Delegeler arasında oy satın alma iddiasıyla partinin yönetimi askıya alındı ve eski lider Kemal Kılıçdaroğlu’nun göreve iadesi kararlaştırıldı.
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve CHP’nin 2028 cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasının ardından ve CHP’li belediyelere yönelik artan baskıların devamında gelen bu karar, hükümetin partiye karşı yürüttüğü kampanyada yeni ve önemli bir tırmanış anlamına geliyor.
Karar, mahkemenin yasal yetkilerini aşmakla kalmıyor. Ancak önemli olan sadece iktidarın muhalefete müdahale etmesi ya da hukukun çiğnenmesi değil. Türkiye’nin siyasi alanda yargının müdahalesine uzun bir geçmişi var; muhalefet partilerinin kapatılması da dahil. Son on yılda anayasal sınırları zorlayan veya hiçe sayan birçok karar verildi.
Yeni olan ise amaç. Önceki önlemler muhalefeti zayıflatmayı, sindirmeyi veya etkisizleştirmeyi hedefliyordu. Bu karar ise muhalefetin kendisini yeniden şekillendirmeyi amaçlıyor.
Türkiye’nin otoriterleşme süreci son on yılda birçok dönüm noktasını geride bıraktı: 2016 sonrası tasfiyeler; Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın tutuklanması; Kürt partilerinin yönettiği belediyelere sistematik olarak kayyım atanması; CHP’li belediye başkanlarının yargılanması ve İmamoğlu’nun hapse atılması. Her biri Türkiye’nin geri dönüşü olmayan bir noktayı geçtiğine dair uyarılardı. Ancak tüm bu adımların ortak mantığı muhalefeti baskılamak, aktörleri etkisizleştirmek, kurumları kısıtlamak ve muhalefetin faaliyet alanını daraltmaktı.
Bu mantığın en sert hali, Mart 2025’te İmamoğlu’nun tutuklanmasıydı. Erdoğan, bir sonraki cumhurbaşkanlığı yarışında kendisine en ciddi rakip olabilecek ismi hapse atarak, muhalefeti zorlaştırmakla yetinmeyip, hiçbir ciddi rakibin kazanamayacağından emin olmak istediğini gösterdi. Bu, kendi başına bir eşikti.
21 Mayıs kararı ise bundan da öteye gidiyor. Hedef artık bireyler, belediye başkanları veya belediyeler değil. Hedef, Erdoğan’a karşı gelecekteki herhangi bir meydan okumanın yapılacağı kurumsal araç olan partinin kendisi.
Rejim daha önce benzer taktikler denemişti. 2016’da Devlet Bahçeli, Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) içindeki bir iç muhalefetle karşılaştığında, mahkeme kararları olağanüstü kongreyi engelledi ve Bahçeli liderliğini korudu. Parti kısa süre sonra hükümetle ittifak kurdu.
Bu tür müdahaleler, Türkiye siyasetinde sıkça görülen parti kapatmalardan bile daha sinsi. Refah Partisi’nin 1998’de kapatılmasından, Kürt partilerinin defalarca yasaklanmasına kadar devlet mahkemeleri siyasi hareketleri kapatmak için kullandı.
Ancak bu yöntem kaba bir araç. Yasaklanan partinin hareketi genellikle aynı kadrolar ve seçmenlerle yeni isim altında yeniden ortaya çıkar. Refah, Fazilet Partisi’ne, Fazilet ise hem Saadet Partisi’ne hem de Erdoğan’ın Adalet ve Kalkınma Partisi’ne dönüştü. Kürt partileri de defalarca yeniden kuruldu.
21 Mayıs kararıyla CHP nominal olarak varlığını sürdürüyor. İsmi, milletvekili grubu, yüzlerce belediyesi, üyeleri ve seçmenleri yerinde. Değişen, partiyi kimlerin yönettiği. Bu değişimin siyasi anlamı açık: 2023’ten beri daha mücadeleci ve seçimlerde başarılı olan CHP lideri Özgür Özel, yargı kararıyla görevden alındı; Erdoğan’ın yıllarca zararsız olarak tanımladığı Kemal Kılıçdaroğlu ise yeniden göreve getirildi.
Kılıçdaroğlu, 2010’da CHP lideri seçildiğinde Erdoğan Twitter’dan “Bu beyefendi CHP’nin başında olduğu sürece işimiz kolay” demişti.
Bu öngörü doğru çıktı. Kılıçdaroğlu, 13 yıllık liderliği boyunca karizmatik olmayan bir profil çizdi siyasi açıdan yetersiz kaldı; Erdoğan’a etkili bir meydan okuma yapamadı. 2023’te muhalefetin ortak adayı olarak yarıştı ama kaybetti.
Her şey 2023 sonlarında değişti. Özel, Kılıçdaroğlu’nu kasım kongresinde yendi ve CHP hızla siyasi gücünü yeniden kazandı. 2024 Mart’ındaki yerel seçimlerde, 1977’den beri ilk kez CHP ülke genelinde birinci parti oldu. Bu seçim başarısının ardından iktidar baskısı arttı: CHP’li belediye başkanlarının yargılanması, kayyım atanması ve Mart 2025’te İmamoğlu’nun tutuklanması.
Buna rağmen parti yıkılmadı. Kamuoyu yoklamaları CHP’nin AK Parti ile başa baş olduğunu gösterdi. Baskı sınırlarına ulaşmıştı ve partinin kapatılması sadece mağduriyet duygusu yaratacaktı.
Burada, ele geçirilmiş bir muhalefet Erdoğan’ın hedeflerine tam uyuyor. Kılıçdaroğlu liderliğindeki CHP seçimlere katılmaya, Meclis’te yer almaya devam edecek ve rejime siyasi çoğulculuk görüntüsü sunacak. Rekabet görünümü var ama özü yok.
Nisan ayında Erdoğan, Türkiye demokrasisinin “hak ettiği ana muhalefete” kavuşacağını duyurdu. Bir ay sonra mahkeme bunu sağladı. Şimdi tek soru şu: Bu Erdoğan’ın umduğu gibi mi sonuçlanacak?
Kararın ardından Özel ve ekibinin iki seçeneği vardı. İlki, Kılıçdaroğlu ile pazarlık yapıp partide kalmak ve olağanüstü kongreyle liderliği oyla geri almak. İkincisi, kararı reddedip atanan liderliğe karşı direnmeyi sürdürmek. Özel, başta ikisini birden denedi: Kılıçdaroğlu ile iletişim kurarken parti genel merkezini işgal etti.
Kılıçdaroğlu’nun cevabı polisle binanın zorla boşaltılması ve erken kongrenin olmayacağı mesajıydı. İç uzlaşma yolu kapandı. Özel’in elinde kalan, CHP seçmenlerinin büyük çoğunluğunun desteği; onlar Kılıçdaroğlu’nun dönüşünü rejim dayatması olarak görüyor. Ancak seçmen desteği kurumsal bir aracı ikame edemez.
Son seçenek yeni parti kurmak. Kağıt üzerinde engeller tanıdık, finansman, örgütlenme, il teşkilatları oluşturma. Normal şartlarda zor ama mümkün. Bugün ise iktidar baskısının özel destekçilere kadar ulaşması engelleri aşılmaz kılıyor: Ev sahipleri bile hükümet misillemesinden korkup mekan kiralamaya yanaşmıyor. Türkiye’de yeni partiler normal koşullarda bile zor başarıyor; mevcut koşullar ise olağanüstü.
Özel ayrıca başka bir riskle karşı karşıya. Dokunulmazlığının kaldırılması talebi Meclis’te bekliyor. CHP’den ayrılması onu siyasi korumasız bırakacak. Tüm bu nedenlerle yeni parti son çare; başka yol kalmazsa tercih edilecek.
Şimdilik kararın en somut etkisi Meclis’te olacak. Kılıçdaroğlu’na yakın CHP milletvekilleri atanan liderliği destekleyebilir. Oyları hükümete anayasa değişikliği için gereken üçte iki çoğunluğu sağlayabilir; bu da Erdoğan’ın bir dönem daha aday olmasına olanak tanır.
Uzun vadeli sonuçlar daha önemli. Erdoğan’ın otoritesi son on yıldır kendi popülaritesinden çok, muhalefetin birleşememesine dayanıyor. 2023’te Kılıçdaroğlu gibi zayıf bir adaya karşı bile zaferi kendisi için rahat olmayan bir farkla geldi. Şimdi Erdoğan yaşlanırken, siyasi mimarisini belirleyecek bir halef yaratmaya çalışıyor. Gerçek rekabetin orada yaşanacağı giderek netleşiyor.
21 Mayıs kararı Erdoğan’ın zaten azalan seçim meşruiyetini daha da aşındıracak. O ise bunun çok önemli olmayacağını düşünüyor. Yurtiçinde hesap, kararlı muhalefet seçmenlerinin zaten kendisinden kopmuş olduğu yönünde.
Dışarıda ise Erdoğan, demokrasiden vazgeçmenin Türkiye’nin Batı ile resmi ilişkilerine zarar vermeyeceğini varsayıyor. ABD Başkanı otoriter liderlere açıkça sempati duyuyor, Avrupa Birliği ise Türkiye’yi öncelikle göç ve güvenlik alanında dış ortak olarak görüyor.
Paylaşılan değerler uluslararası ilişkilerde önemini yitiriyor ve Türkiye-Batı ilişkilerinde uzun zamandır belirleyici değil. Ayrıca Türkiye’nin otoriterleşmesi artık kabul edilmiş bir gerçek. Batılı hükümetler neyle karşı karşıya olduklarını biliyor ve buna rağmen ilerliyor.
Üzücü gerçek şu ki, bu karar sadece Türkiye demokrasisini önemseyen az sayıdaki kişi için anlam taşıyacak—ki bu da kararın mümkün kıldığı şeyin ta kendisi.”




