Türkiye’nin içinden geçtiği siyasal ve toplumsal dönüşüm, küresel basının ve edebiyat dünyasının odağında kalmayı sürdürüyor. ABD merkezli dış politika dergisi Foreign Policy (FP), İstanbul’un tarihi semtlerindeki kentsel ve siyasal dönüşümü mercek altına alan iki yeni kitaba dair kapsamlı bir inceleme yazısı kaleme aldı.
Gazeteciler Suzy Hansen’in From Life Itself (Hayatın Kendisinden) ve Alexander Christie-Miller’in To The City (Şehre Doğru) adlı eserlerinden yola çıkan analiz; kentsel soylulaştırmayı, rant siyasetini, göç olgusunu ve AK Parti’nin İstanbul’un kadim sokaklarında ördüğü otoriter yapıyı analiz ediyor.
FP’nin “İstanbul’un eski şehrinde otoriter dönüşüm” başlıklı yazısı şöyle:
“Yeni yayımlanan iki kitap, Türkiye’nin ve dünyanın değişen gerçekliğini yakalamaya çalışıyor. İstanbul’u ziyaret edenler bazen şehirde eski ile yeninin nasıl iç içe geçtiğini çok sevdiklerini söylerler. Örneğin, antik camileri ziyaret etmek için yepyeni bir metro hattına binebilir ya da akşam yemeğine giderken tarihi bir su kemerinin altından Uber ile geçebilirsiniz.
İstanbul’un ezici bir çoğunluğu son 40 yılda inşa edildi ve eğer varsa, antik-modern tezatlığı Avrupa’nın herhangi bir yerindekinden daha belirgin değil. Londra’da birçok sokakta yürürken 300 yıllık barların cam kulelerle yan yana geldiğini görürsünüz; 150 yıllık kırmızı tuğlalı bir ev satın aldığınızda, bir yandan kapının önünde Tesla’nızı şarj ederken diğer yandan bir Dickens yetimi gibi donabilir ve kemirgenlerin saldırısına uğrayabilirsiniz.
Görmeyi düşündüğümüz ülkeyi değil, gördüğümüz ülkeyi anlatmalıyız. Yabancı bir muhabirin karşı karşıya olduğu zorluk budur ve İstanbul üzerine yazılan iki yeni kitabın, Suzy Hansen’in From Life Itself ve Alexander Christie-Miller’in To The City eserlerinin yapmayı amaçladığı şey de tam olarak budur.
Hem Hansen’in hem de Christie-Miller’in kitapları, iktidardaki AK Parti’nin liberal dönemini geride bırakıp yeni bir otoriter yapılanmaya doğru hızla savrulduğu 2015 civarında başlıyor. Rejim destekçileri, o dönemde yabancı gazetecileri, birçok expatın (yabancının) yaşadığı bohem mahalle olan Cihangir’e atıfla, Türkiye’deki seküler ve ilerici çevrelerin, yani “Cihangir balonunun” içine fazlasıyla hapsolmakla suçluyordu.
Bu eleştirinin daha incelikli ve daha makul bir versiyonu ise yabancı muhabirlerin; otoriterlik-demokrasi ya da İslam-sekülerizm gibi, karmaşık bir ülkeye muazzam soyutlamalar dayatan büyük anlatılar üzerinden hareket etmesiydi. Doğrudan Türkiye’nin kendisinden yükselen soruları dinlemek ve bunlarla boğuşmak yerine, Brüksel veya New York’un Türkiye hakkında sahip olduğu soruları yanıtlamaya çalışan çok fazla kitap vardı.
Hansen ve Christie-Miller’in bu eleştirilerden ne kadar etkilendiğini bilmiyorum ama çalışmaları, önceki nesil gazetecilerin Türkiye haberlerinde pek bulunmayan bir gerçekçilik düzeyine ulaşmak için olağanüstü bir çaba sarf ediyor. Bu canlandırıcı bir yaklaşım ve çok sürükleyici bir okuma sunuyor, ancak kendi risklerini de beraberinde getiriyor.
Bu gerçekçiliği yakalamak için her iki kitap da İstanbul’un bizzat kendi dokusuna dayanıyor. Şehir, bilindiği üzere Türkiye’nin bir mikrokozmosudur ve bu yönüyle düşünen bir gazeteciye tüm ülkenin yakın tarihini yazma fırsatı sunar. Bu yüzden her iki yazar da kendilerine coğrafi kısıtlamalar getirmiş; bu kısıtlamalar neyi görüp neyi görmediklerine dair birer araç işlevi görmüş.
Suzy Hansen, 2000’li yılların başından itibaren Cihangir’de yaşadı ancak bir gece arkadaşlarıyla yemek yedikten sonra, muhafazakar Fatih ilçesinin bir mahallesi olan Karagümrük’teki Profesör Naci Şensoy Caddesi’nden aşağı yürüdü. Burası kentin milliyetçi, dindar ve işçi sınıfı ağırlıklı yapısıyla bilinen bir bölgesi; bir bakıma Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın sağcı hareketinin sıfır noktası.
Hansen, oradaki Suriyeli sığınmacılar hakkında bir dergi yazısı kaleme aldıktan sonra, Haliç’in karşı yakasına geçmeye devam etti ve sonraki 10 yıl boyunca caddenin sakinleriyle ilişkiler geliştirdi. Kitapta karşılaştığımız karakterler arasında muhtar, mahalle berberi, bir emlakçı, Suriyeli bir dükkan sahibi ve diğerleri yer alıyor.
İlk bölümler, karakterlerin son 70 küsur yılın olaylarını nasıl hatırladığına odaklanan tarihi bir vurguya sahip. Bu dönemde kentin nüfusu 1 milyondan 16 milyona çıktı; daha az Hristiyan ve Yahudi, daha fazla Türk, Kürt ve son zamanlarda Arap nüfusa sahip bir yer haline geldi.
İlerleyen bölümlerde Hansen’in büyük olayları Karagümrük prizmasından nasıl aktardığını görüyoruz. Örneğin, Erdoğan’a yönelik 2016’daki darbe girişiminin ertesi günü mahalle berberinde vakit geçiriyor ve duyduklarını aktarıyor.
Enflasyonun haneleri nasıl vurduğundan, insanların Suriyelilere nasıl baktığından ve 30 yılı aşkın süredir görevde olan yerel muhtara, Roma toplumuna yakın, genç bir anne ve emlakçı olan Ebru’nun rakip olmasıyla neler yaşandığından bahsediyor.
Bu kitap sadece bir etnografi çalışması değil. Hansen, depreme hazırlığın teknik detaylarına ve Boğaz trafiğinin jeostratejik mülahazalarına da giriyor. Ancak bu tartışmalar her zaman, ilişki kurduğu gerçek bir insana dayandırılıyor.
Nihayetinde Hansen, derinliğin kendi genişliğini getirdiğini savunuyor. İstanbul’un dünyanın merkezinde, küresel olayların derinden hissedilebildiği bir yer olduğunu belirtiyor. Bu sarsıntıları daha incelikli bir algıyla özümsemek için zihin gözünü bir mahallenin tek bir caddesine odaklıyor ve orada gözlemlediği şeyler konusunda amansız bir gerçekçilik sergiliyor.
Şöyle yazıyor: “Türkiye’de gündüzleri gördüğüm şey manşetlerdi; geceleri Karagümrük’te gördüğüm şey ise bilgiydi, hayatın kendisiydi.”
Christie-Miller’in kitabı da coğrafi temelli olmasına rağmen farklı bir kumar oynuyor. Onun aracı ise tarihi şehir surları: Bizanslılar tarafından inşa edilen, Osmanlı fatihleri tarafından aşılan ve şimdi kentsel dönüşümle etrafı sarılan surlar. Surlar, Christie-Miller’ı zaman ve mekanda bir yolculuğa çıkarıyor. Birçok bölüm Bizans İmparatorluğu’na ve surların belirli bölümlerinin nasıl inşa edildiğine dair geriye dönüşlerle başlıyor.
Şehri 1453’te fetheden Osmanlı padişahı II. Mehmet’in yanı sıra günümüzün kentleşme ve soylulaştırma (gentrification) süreçleri hakkında ilgi çekici detaylar yazıyor. Karakterler daha çeşitli ve okuyucuya Türkiye nüfusunun temsili bir örneğini sunmak için seçilmiş gibi hissettiriyor. Hayvan barınağı gönüllüleri, AK Parti üyeleri, sürgündeki bir Kürt, bir uyuşturucu bağımlısı ve bir zamanlar Erdoğan’ın eski müttefiki, yeni düşmanı Fethullah Gülen’e ait bir dershanede çalışmış bir dul kadınla tanışıyoruz.
Christie-Miller kitabın açılışını, Tokludede mahallesinde ayakta kalan son ahşap evi ziyaret ederek yapıyor; burada şehrin soylulaştırma güçlerine karşı savaşan yaşlı bir çiftle —İsmet ve Mahinur— tanışıyor. İsmet yakın zamanda tarım ilacı içerek intihar girişiminde bulunmuş ancak Christie-Miller’ın ziyareti sırasında yeniden savaşçı ruhuna bürünmüş: ‘İçtiğim gerçek zehirdi. Kokusuna bile dayanamazsın ama ben susuz falan hepsini yuttum… Ölmek istedim. Aileme faydası olurdu, çünkü ben gittikten sonra insanlar uyanır ve neler olduğunu görürdü.’
Karısı esprili bir dille araya giriyor: ‘Ha! Bu asla olmazdı!’ Christie-Miller daha sonra mahalleyi çevreleyen devletin ve sermayenin sessiz güçleri ile bunların imar yönetmeliklerini ve mevcut toplulukları nasıl aşılması gereken engeller olarak gördükleri üzerine düşünüyor.
Christie-Miller’in kitabı da son yirmi yılın olaylarına dair arka plan bilgisi ile kendi gözlemleri arasında geçişler yaparak ustaca bir tempoda ilerliyor. Gülen hareketi ve darbe girişimi, 2016 darbe girişiminin ardından gözaltına alındıktan sonra polis darpları nedeniyle hayatını kaybeden bir öğretmenin hikayesiyle birlikte sunuluyor.
İstanbul’un tartışmalı yeni mega havalimanının hikayesi, orada çalışan Kürt bir işçinin perspektifinden anlatılıyor. Kısacası Christie-Miller, Erdoğan rejimi tarafından inşa edilen piramitlerin hikayesini, taşları taşıyan erkek ve kadınların bakış açısından aktarıyor.
Hansen’in kitabına kıyasla, Christie-Miller’ın kitabı baştan sona gözlemlerden oluşuyor ve argümanını üstü kapalı bırakıyor. Şöyle yazıyor: ‘Haber döngüsünün ihtiyaçları nedeniyle, sıradan insanlar hakkında yazdığımda bu genellikle bir noktayı örneklendirmek içindi ve çünkü onların kişisel hikayeleri günün meseleleri olarak anladığım şeylerle örtüşüyordu. Ben farklı bir şey denemek istedim.’
Belki de surlar; Osmanlılardan başlayarak, cumhuriyet döneminin hızlı kentleşmesine ve şimdi de Erdoğan rejiminin soylulaştırma ve kurumsal savaşına kadar uzanan, katmerli yerinden edilmeler üzerine kurulmuş bir şehir olarak İstanbul’un hikayesini anlatıyordur. Okuyucu; siyasi faaliyetlerin amansız temposunu, şehri tekrar tekrar ele geçiren fiziksel değişimi ve surların tüm bunlara sessiz birer tanık olarak orada durduğunu hissediyor.
Ancak Christie-Miller’ın söylemeye çalıştığı şey gerçekten bu mu? Emin olamıyorum. Bir argüman oluşturmak için olayları birbirine bağlamama konusundaki bu ısrar, okuyucuyu herhangi bir teorik iskeletten mahrum bırakma riski taşıyor. Evet, yoksul Türklerin neler yaşadığına dair bir fikir ve tüm bunların nasıl gerçekleştiğine dair sofistike bir bakış açısı ediniyoruz, ancak bu deneyimi neden bir anlam zeminine oturtmuyoruz?
Hansen’in anlatımı ise daha alışılmadık ve Christie-Miller’ın almadığı riskleri alıyor. İlk olarak, dil kullanımı dikkat çekiyor. Christie-Miller net bir İngilizceyle anlatıp uygun yerlerde kusursuz çeviriler yaparken, Hansen pek çok Türkçe kelimeyi çevirmeden bırakıyor. Okuyucuya orada burada birkaç kelime öğretiyor ve bunları kitabın genelinde kullanıyor. ‘Yani’ ve ‘ya’ gibi Türkçe dolgu kelimeleri sadece tırnak içinde değil, tırnak dışındaki diyaloglarında da karşımıza çıkıyor; öyle ki Hansen’in sesi bazen öznelerininkiyle birbirine karışıyor.
Aldığı diğer risk ise argümanıyla ilgili. Bu kitap da Christie-Miller’ınki gibi derlenmiş gözlemlerden oluşan bir kitap olabilirdi, ancak Hansen, Türkiye’nin bu dönemdeki temel siyasi geriliminin şehir sakinleri ile kırsaldan gelen göçmenler arasındaki gerilim olduğunu ve bunun, Erdoğan makinesinin kaldıraç olarak kullanabildiği kültürel çatışmalar ile ekonomik fırsatlar ürettiğini savunuyor.
Bu durum, Türkiye’deki siyasi tartışmalara aşina olan bazı okuyucular için rahatsız edici olabilir; zira ‘merkez-çevre’ gerilimlerine dair akademik teori bizzat Erdoğan’ın siyasi projesinin destekçileri tarafından da benimsenmiştir. Erdoğan’ın tabanını anlamakla onlara hak vermek arasında ince bir çizgi vardır.
Ancak günün sonunda Hansen bu gerilimi iyi yönetiyor. Göçü siyasetin temel unsuru haline getiren argümanını zenginleştirmek için Berk Esen, Cihan Tuğal ve Barış Ünlü gibi akademisyenlerin teorilerini bir araya getirerek çok çeşitli faktörlere ışık tutuyor.
Nihayetinde Hansen, Türkiye uzmanları için değil, acil durumun henüz o kadar ilerlemediği kendi ülkesindeki, yani Amerika Birleşik Devletleri’ndeki bir izleyici kitlesi için yazıyor. Şöyle yazıyor: ‘Türkiye’de otoriterlik, sadece bir güçlü adamın devleti ele geçirmesinden ibaret değildi. Bu bir yaratım eylemiydi; çok az insan izlerken başlayan ve bir kez teşhis edildiğinde durdurulması genellikle çok geç olan bir dönüşüm süreciydi.’
Türkiye muhalefetinin yaptığı büyük hatanın, odağını Erdoğan’a sabitlemesi olduğunu ve bunun da hareketi yapıcı bir siyaset üretmek yerine sadece bir reaksiyona (tepkiye) indirgediğini savunuyor. Kitabın en sonunda Hansen, konuştuğu tüm muhalif elitlerin aynı şeyden pişmanlık duyduğunu yazıyor: ‘Keşke Erdoğan’ı daha fazla protesto etselerdi diye düşünmüyorlardı. Cevapları onunla ilgili değildi. İlk iktidara geldiği yıllarda bireyler olarak, ana muhalefet partisi olan CHP’nin yönetimini devirmek için çalışmamış olmaktan pişmanlık duyuyorlardı.’
Dikkatli bir okuyucu, burada Amerika Birleşik Devletleri’ndeki demokrat müesses nizamı alaşağı etmeye ve çok geç olmadan yapıcı ve popüler (popülist olmasa bile) bir sol inşa etmeye yönelik bir çağrı duyacaktır. Bu yolla, ABD imparatorluğunun çökmekte olan çeperlerinden yapılan gözlemler, çürümenin şok edici bir hızla ilerlediği merkezinde işe koşulabilir.
Belki de İstanbul, bazı Batılı ziyaretçilere her zaman egzotik ve tuhaf görünmeye devam edecek. Aslında öyle olmamalı. Batı modernitesini tanımlayan yaratıcı yıkım ve katı milliyetçilik karışımı her neyse, şüphesiz bu şehir de onun bir parçasıdır. Hatta İstanbul, Batı’nın geri kalanının dönüştüğü şeye doğru daha hızlı ilerliyor. Umalım ki hem Christie-Miller’ın hem de Hansen’in gerçekçiliği, okuyucuyu bu karakterlerin arasında evlerinden uzakta oldukları düşüncesinden kurtarır.”




