Geçtiğimiz yaz Fransa’da geçirdiğim yirmi gün, bana yalnızca şehirleri, meydanları, yüzyılların hafızasını taşıyan sokakları ve müzeleri tanıma imkânı sunmadı; aynı zamanda modern insanın dünyayla kurduğu ilişkinin mahiyetinde yaşanmakta olan esaslı bir dönüşümü fark etmemi sağlayan bir tecrübeye dönüştü.
Paris’in kalabalık meydanlarında, Hyères’in Haçlı Şövalyelerin izini taşıyan caddelerinde ve Provence’ın eski sokaklarında dolaşırken giderek kendini tekrarlayan bir manzarayla karşılaştım: İnsanlar görmek için değil, göstermek için oradaydı. Bir sanat eserinin yapıldığı anı hissetmek, bir şehrin tarihî dokusuna temas etmek ya da gündelik hayatın akışı karşısında sessizce durup seyretmek yerine, birkaç saniyelik fotoğraflar çekip hızla ilerleyen kalabalıkları gördüm. İlk bakışta sıradan bir turistik alışkanlık gibi görünen bu davranış, zamanla zihnimde daha rahatsız edici bir soruya dönüştü. Modern insanın gezme, görme, keşfetme ve anlama merakı gerçekten kaybolmaya mı başladı? Bu sorunun zihnimi meşgul etmesinde Zülal’in yol boyunca yaptığı dikkatli gözlemler ve isabetli analizler belirleyici oldu.
İnsan gerçekten dünyayı anlamak mı istiyor, yoksa yalnızca onu sergilemek mi? Bugün dünyanın en ihtişamlı meydanlarında, müzelerinde, savaşların izlerini taşıyan şehirlerinde ya da insanlığın etkileyici hikâyelerini saklayan kadim mekânlarında dolaşan kalabalık insan kümelerine baktığınızda tuhaf bir sahneye şahit olursunuz. İnsanlar artık gördüğünün arkasındaki hikâyenin izini sürmek için değil, fotoğraf çekmek için oradadır. Sorular sormak, anlamaya çalışmak, tarihin sessiz tanıklarıyla konuşmak yerine bir görüntü elde etmenin telaşı içindedir.
Modern insan dünyayı hiç olmadığı kadar çok dolaşıyor; fakat onu hiç olmadığı kadar az görüyor. Bir zamanlar seyahat etmek yalnızca yer değiştirmek değildi. Seyahat, dünyayla karşılaşmanın bir biçimiydi. Zira karşılaşma ve temasın, insanın duygu ve fikir dünyasını yeniden inşa eden bir tesirinin olduğunu bilirdik. İnsan başka bir şehre gittiğinde o şehrin mimarisine bakar, insanların yüzlerini inceler, dillerini işitir, tarihini merak ederdi. Çünkü seyahat etmek aynı zamanda öğrenmekti.
Theodore Zeldin, İnsanlığın Mahrem Tarihi adlı eserinde, modern çağın en çarpıcı fenomenlerinden birinin insanların tarihte hiç olmadığı kadar hareketli hale gelmesi olduğunu söyler. Ona göre dünyanın en kalabalık ulusu artık herhangi bir devletin vatandaşları değil, sürekli yer değiştiren seyyahlardır. Ancak Zeldin’in sorguladığı şey, insanların daha fazla yol kat etmesi değil, yolculuğun anlamının köklü biçimde değişmesidir. İnsanlar daha fazla ülke görmekte, daha fazla şehir dolaşmakta; fakat çoğu zaman karşılaştıkları hayatları, kültürleri ve insanları gerçekten tanımaya vakit ayırmamaktadırlar. Seyahat, insanın ruhunu zenginleştiren ve onu başkalarıyla sahici biçimde buluşturan bir deneyim olmaktan uzaklaştığında, geriye yalnızca mekânların birer tüketim nesnesine dönüştüğü yüzeysel bir dolaşım kalmaktadır.
Eski seyyahların yazdıkları günlükler yalnızca gördükleri manzaraları değil, zihninden geçen şeyleri de anlatırdı. Bugün ise dünyanın en önemli kültürel mekânlarında bambaşka bir ritüel hüküm sürüyor. Bir tabloyu anlamaya çalışan uzun bir bakışın yerini birkaç saniyelik bir fotoğraf aldı. Bir katedralin muhteşem mimarisine odaklanmak yerine onun önünde hızlıca bir selfie çekildiğine tanıklık edersiniz. İnsanlar artık bir sanat eserinin karşısında durmuyor; onun önünde bulunduklarını kanıtlayan bir görüntü üretiyor ve dolaşıma sokuyor. Böylece deneyim temsilin gerisine düştü. Yaşamak ve hissetmek yerine selfin arşivi daha önemli hale geldi.
Bir an gözünüzde canlandırın: İnsanlığın en büyük trajedilerinin yaşandığı bir toplama kampında, yüzlerce yıllık bir kütüphanenin içinde ya da bir medeniyetin kalıntıları arasında bulunan insanların hatırı sayılır bir kısmı, gördüğü şeyle temas etmek, ruhunu hissetmek yerine cep telefonunun ekranına bakmaktadır. Gerçeklik ile insan arasına giren ve müptelası olduğumuz bu nesne, modern teknolojinin ürettiği bir cihaz olmanın çok ötesine taşınmış; çağımızın zihinsel manzarasını simgeleyen bir sembole dönüşmüştür. Çünkü fotoğraf çekmek artık hatırlamak için yapılan bir eylem değil, görünür olmak arzusunun bir tezahürüdür. Üstelik belleğin kendisi bile insan zihninden telefonların hafızasına transfer edilmiş; hatıralar yaşanmış deneyimlerden çok dijital arşivlerde muhafaza edilir olmuştur.
Bu noktada zamanın en rahatsız edici, hatta kışkırtıcı sorusu giderek daha fazla zihinleri meşgul etmektedir: Bir yere gerçekten gitmek mi istiyoruz, yoksa oraya gittiğimizi göstermek mi? Ziyaret ettiğimiz tarihî mekânlarla temas etmekten mi haz duyuyoruz, yoksa bunu dünyanın geri kalanına ilan etmek mi bize daha büyük bir tatmin sağlıyor? Çünkü bu soru yalnızca seyahat etme biçimimizi değil, dünyayla kurduğumuz ilişkinin niteliğini de dışa vurmaktadır.
Arjantinli yazar Jorge Luis Borges, görme meselesinin yalnızca gözle ilgili olmadığını, aynı zamanda zihnin dünyayı kurma biçimiyle ilgili olduğunu bize çarpıcı bir dille anlatır. Borges’in metinlerinde dünya çoğu zaman bir kitap, bir labirent ya da sonsuz anlam katmanlarından oluşan bir metin gibi görünür. Bir şeyi gerçekten görmek, onun yüzeyini kaydetmek değil; anlam katmanlarının içine gezintiye çıkmaktır. Oysa içinde kaybolmaya başladığımız bu uğursuz zamanda görme biçimi giderek anlamsız bir kayıt işlemine dönüşmektedir.
İnsanlar artık dünyayı anlamak yerine onu kaydetmektedir. (Bu kaydetme telaşının tarihe olan meraktan kaynaklanmadığından eminim.) Bir şehrin sokakları, bir müzenin salonları ya da bir manzaranın sessizliği insanı düşünmeye davet eden bir şey olmaktan çıkar; birkaç saniyelik bir görüntünün arka planına dönüşür. Borges’in “evren bir kütüphanedir” diyebilecek kadar güçlü bir hayal gücüyle baktığı dünyaya bugün çoğu insan yalnızca bir kamera merceğinden bakmaktadır. Böylece görmek ile kaydetmek arasındaki fark yavaş yavaş silinir. Oysa gerçek görme, görüntü kaydetmek değil; dünyayı ve hayatı sabırla anlama çabasını göstermektir.
Fransız düşünür Jean Baudrillard modern dünyayı açıklarken “simülasyon” kavramına başvurur. Baudrillard bu yolla zamanın en çarpıcı paradokslarından birini deyim yerindeyse gözümüzün içine sokmuştu. İnsanlar giderek gerçek deneyimi yaşamaktan çok, onun görüntüsünü üretmeye yöneliyor. Bir yerin kendisinden çok o yerin fotoğrafı, imajı ve dolaşıma sokulan temsil biçimi önem kazanıyor. Böylece deneyim yavaş yavaş yerini temsile, hakikat yerini görüntüye bırakıyor.
Guy Debord’un Gösteri Toplumunda anlattığı şey de aslında bu dönüşümün başka bir ifadesidir. Debord yıllar önce modern dünyayı “gösteri toplumu” olarak tanımlamıştı. Ona göre modern toplumda gerçeklik giderek görüntülerin hâkimiyeti altına girer. İnsanlar dünyayı doğrudan deneyimlemek yerine onun temsilini tüketmeye başlar. Bugün dünyanın en popüler turistik mekânlarında karşılaştığımız manzara bu eleştiriyi neredeyse birebir teyit eder. Bir tablonun hikâyesini anlamak için merakla bakmak yerine önünde hızlıca bir selfie çekilir; bir şehrin tarihini merak etmek yerine birkaç saniyelik konum paylaşımı yapılır. Deneyimin kendisi değil, deneyimin kanıtı önem kazanır. Böylece yolculuk, öğrenmenin değil, modern psikoloji diliyle benlik sunumunun bir aracına dönüşür.
İçinde bulunduğumuz zamanın en sarsıcı tarafı görüntülerin sahici olanın yerini alması değildir. Asıl sarsıcı olan, hayatımızı anlamlı kılan değerlerin sessizce geçersiz ilan edilmesidir. Bir zamanlar insanı derinleştiren merak, sabır, öğrenme arzusu, düşünme cesareti ve hakikatle yüzleşme iradesi, modern hayatın hızına ve gösteri ekonomisine uyumsuz görülen ve terk edilmesi gereken erdemlere dönüştü. Oysa, insanın hayatını ve varlığını anlamlı kılan şey tam da bu değerlerdi. Bir kitabın sayfalarında saatler geçirmek, tarihi bir yapının önünde uzun süre durup düşünmek, bir sorunun peşini inatla bırakmamak. Bunlar artık lüzumsuz zaman kaybı olarak algılanıyor. Modern insanın karşı karşıya olduğu asıl tehlike, ani ve sarsıcı bir yıkım değildir. Hayata yön veren değerler bir anda ortadan kalkmaz; önce gündelik hayatın gürültüsü içinde geri plana itilir, ağırlıklarını kaybeder ve zamanla hafızadan silinir. Bugün yaşadığımız kriz de büyük ölçüde buradan kaynaklanır: İnsan, kendisine anlam veren dünyayla arasındaki bağı yavaş yavaş yitirmektedir.
İçinde yaşadığımız çağın asıl trajedisi, teknolojinin hayatımızın her anını kuşatması değil, dünyayla kurduğumuz ilişkinin fark edilmeden değişmesidir. İnsanlık tarihinde hiçbir kuşağa dünyayı bu kadar kolay dolaşma nasip olmadı, fakat hiçbir kuşak onu gerçekten görmek ve anlamak için bu kadar az zaman ayırmadı. Bu “gösteri çağına” karşı en sessiz fakat en güçlü itiraz, kamerayı bir kenara bırakıp dünyayla yeniden aracısız bir ilişki kurmaktır.




