• Ana Sayfa
  • Manşet
  • Kürtlüğün tanısal halleri; muayene odasındaki sessizlik

Kürtlüğün tanısal halleri; muayene odasındaki sessizlik

Kürtlüğün tanısal halleri; muayene odasındaki sessizlik
  • Yayınlanma: 7 Haziran 2026 17:19
  • Güncellenme: 7 Haziran 2026 17:20

İsmim sorulduğunda iletişimde her zaman küçük bir duraklama olur. Karşıda yoğun bir merak, bende ise hangi telaffuzla söylemem gerektiğinin ağırlığı… Şöyle bir nefes alır ve karşıdakinin en anlayabileceği versiyonla söylerim. Yüzdeki belirsiz ifade ortamda hemen hissedilir; ekşi, acı, tatlı hepsi birbirine karışır. Karşımdaki ismimi tekrarlarken telaffuz güçlüğü mü, yoksa başka bir şey mi diye anlamaya çalışırım. “Hangi dilde bu isim?” sorusuna “Kürtçe” dediğimde, sarışınlığımdan mütevellit “Ama hocam hiç benzemiyorsunuz” cümlesini işitir ve ardından gelen o kısa süren sessizliği gülümseyerek karşılarım. Yutkunma hareketinden sonra konu değişir ancak ilk karşılaşma artık iletişime karakterini vermiştir.

O gün de böyle başlamıştı. Beş yıl sürecek olan kardiyoloji asistanlığımın ilk günleriydi. Koroner yoğun bakımdayım; beş yatak. İlk yatakta hoca ismimi sormuş, ortamın havası değişmişti. Her bir yoğun bakım yatağının başında durup geçiyorduk. Hoca deneyimli, saygın birisiydi. Aradan 23 yıl geçmesine rağmen şimdi bile büyük saygı hissederim; hekimlik tutumu içimde derin izler bırakmıştır. İlk gün ilk turda, beşinci yatağa kadar bir şey birikmişti odada. Her bir yatak bir yıl gibi gelmişti. Beşinci yatak, beşinci yıl! Adını koyamadığım bir gerilim… İsmim söylendikten sonra değişen havayı sanki derin derin içimize çekmiştik.

Beşinci hastanın başında hoca duraksadı. Koca beş yıl bir saatte çabuk geçmişti. Döndü ve bana baktı:

“Peki şekerim, Kürt meselesi sence nasıl çözülür?”

İçimde birkaç şey aynı anda oldu. Tedirginlik vardı, evet. Ama inatçı bir karakterim var; susup geçmek, onu rahatsız etmeyecek yumuşak bir şeyler mırıldanmak istemedim. “Demokratik yollarla tabii ki” dedim. Net bir ifade. Kimlik, kültürel ve dilsel sorunlar var; bunların demokratik çözümü mümkün ve gerekli.

“E peki bu terör neden, sen destekliyor musun?” diye sordu.

Bu soru çok tanıdıktı. Aslında bir soru değil; içinde cevaba ilişkin beklentinin yoğun olduğu bir ifadeydi. Onay, itaat ya da en azından suskunluk… Ben yine de konuştum. Hoca bir ara sendeledi, bunu çok net hissettim. Güçlü bir kurumun içinde, hiyerarşinin tam ortasında, asistanlığımın ilk gününde bir Kürt olarak konuşmuştum ve karşımdaki insan bunu beklemiyordu.

Evet, beyaz önlük bir şeyleri örter gibi görünür: Mesleki otorite, bilgi, statü… Ama ayrımcılık bu perdeyi hızla kaldırır. Odada kim olduğun değil, tam olarak ne olduğun sorulur.

Kürt bu ülkede doktor olsa da, hasta olsa da, sanatçı olsa da, işçi olsa da aynı soruyla karşılaşır: “Ne düşünüyorsun? Bize göre mi düşünüyorsun?”

İsim ise bazen bir kimlik belgesidir. Peşinden gitmişsen ve taşımaya çalışmışsan karakterin olur.

Meslek hayatımın ilerleyen aşamalarında, memleketin batısında çalıştığım dönemde muayene odasında devam etti tüm bu diyaloglar. Hastaların bir kısmı kim olduğuma dair bilgiyi internette arıyor, kimlik tanımlaması yapınca daha hazırlıklı geliyordu. Gelenler arasında odada doğrudan söyleyen de oluyordu, sessizliğiyle belli eden de.

Dili olmayan beden

Muayene odasında bir hasta düşünün. Yaşlı, köyden gelmiş, Türkçesi yok ya da çok kırık… Elini kalbinin üzerine koyuyor, bir şeyler söylüyor. Hekim anlamıyor. Hemşire sıkılmış bir ifadeyle bakıyor. Hasta tekrar söylüyor, bu sefer daha yüksek sesle; ama sanki sesi yükselirse anlaşılacakmış gibi. Anlaşılmıyor. Odaya bir utanç havası çöküyor. Utanç hastaya ait değil; sisteme ait olması gereken bir utanç.

Bilinçli bir tercih olarak hastalarımla Kürtçe konuşmaya çalışıyorum. Çünkü o dilin o odada var olması gerektiğini düşünüyorum. Türkçe bilmeyen, Kürtçe konuşan pek çok hasta her gün Türkçe bilen bir hekimin, hemşirenin, idarecinin karşısına geçiyor ve o anda başlayan şey sadece bir iletişim sorunu değil.

Dil yoksunluğu bir güçsüzlük hâli yaratıyor. Beden orada ama ses yok oluyor. Bu hâl, muayene odasının zaten var olan eşitsizliğini katmerleştiriyor. Hasta her koşulda savunmasız; dertli girdiği odada bedeni açık, bilgisi sınırlı, otoriteye muhtaç kalıyor. Üstüne bir de dil engeli ve bunun yarattığı önyargı eklenince o oda bir ihlal mekânına dönüşebiliyor.

Ve evet, ihlaller oluyor.

Kürtçe konuşan hastaya sabırsız davranılması, küçümseyici bir ses tonuyla “Neden Türkçe öğrenmedin?” sorusunun sorulması kaba olmaktan öte bir hâl alıyor; insanın kendi dilinde var olma hakkının reddedilmesine yol açıyor. Her hasta, en savunmasız anında kendi dilinde anlaşılmayı hak ediyor.

Bu bir lütuf değil, temel bir hak!

Urfa Viranşehir’de 2000 yılında belediye bünyesinde ana dilinde hizmet veren bir sağlık merkezi açtığımızda bu konuda mesafe almak istemiş ancak bunu yaygınlaştıramamıştık. Ana dilinde sağlık gereksinimini dillendirmek, yıllar içinde ırkçılık duvarına çarpıp durdu. O günden bugüne çok şey değişti fakat bu temel sorun hâlâ çözülmedi. Kürt hasta hâlâ o savunmasızlıkla muayene odasına giriyor. İşte o odalarda kurulan, dilsizlikle körüklenen bu ihlal iklimi sadece resmî kurumların duvarları arasında kalmıyor.

Muayene odasındaki o asimetrik güç ilişkisi ise dışarıdaki kültürel ve sınıfsal iktidarın koridorlarında beslenip kamusal alana birer “espri” malzemesi olarak geri fırlatılıyor.

Fıkranın altındaki dünya

Rahmi Koç, İzmir’de bir hastane açılışında tuhaf bir fıkra anlattı. Herkes “Yeni bir şey mi oldu?” diye sağına soluna bakar oldu. Evet, fıkranın içeriği kadar anlatıldığı yer de önemli: Sağlık ve iyileşme üzerine kurulmuş bir mekânın, bir hastane açılışının tam ortasında… Yanındakilerin itaatkâr kahkahaları arasında itiraz eden yok.

Rahmi Koç, Türkiye’nin en zengin iş insanlarından biri; müzeler, dergiler, kültür kurumları derken burjuvazinin cumhuriyet versiyonu. Servetin ve kültürel iktidarın verdiği şey yalnızca bir ayrıcalık değil, aynı zamanda bir dokunulmazlık hissi.

Burada dil bariyeri yok. Koç, Kürtlüğü bilmiyor değil; biliyor ve tam da bu yüzden hedef alıyor. Kürtlük tanınıyor ama onurla değil, aşağılamayla karşılanıyor. Bu, görünmezlikten farklı bir şiddet; daha hesaplı, daha bilinçli bir şiddet. Üstelik bu şiddet gücünü sadece etnik hiyerarşiden de almıyor, tam göbeğinden beslendiği eril akıldan alıyor. Kürt kadını bu fıkrada bir insan, bir özne değil; saf, kırsal, cinsiyetçi bağlamda hırpalanabilir ve gülünebilir bir malzeme. Kimliği ve cinsiyeti aşağılamak için kadının bedenini ve varlığını araçsallaştırmak ise en tanıdık iktidar tekniklerinden biri.

Sömürgeci dil her zaman namluyla konuşmuyor; bazen fıkrayla konuşur, bazen yanlış telaffuz edilen bir isimle. Mekanizma aynı aslında: Ötekini küçülterek, kadını nesneleştirerek kendini büyütmek; Kürtlüğü bir kusur, bir sorun, bir gülünç nesne olarak kodlamak… Ve işte bu kodlama bir hastane açılışında yapıldığında, o mekânın bütün şifa vaatleri boşalıyor.

Fıkra bir kaza değil. Birikmiş bir bakışın ani boşalması olarak görülebilir. İktidar bunu yaparken kendine masum bir kılık biçer aslında; arkasında kurumsal bir normalleştirme ve bütün bir hiyerarşi gizlidir. Tıp eğitiminde, medya dilinde, gündelik konuşmada tekrarlana tekrarlana görünmez hâle gelmiş bir tahakküm örgütlenmiştir.

Irkçılık ve cinsiyetçilik yalnızca açık nefret söyleminde yaşamaz; asıl kökü, toplumun kendi içindeki bu hiyerarşiyi doğal saymaya başladığı yerde filizlenir. “Sadece fıkra, abartmayın” cümlesinin içinde yaşar. Yapısal ırkçılık ise kurumların duvarlarına işlemiştir; beyaz önlük, cübbe, kravat onu silmez, sadece örter.

Dönüşüm: Ortak yaşam ve zorunluluktan öte bir tercih

Türkiye şu an yeniden bir müzakere sürecinin eşiğinde, Kürt meselesine çözüm arayışları gündemde. Peki, hangi Türkiye hayal ediliyor?

Eğer hayal edilen Türkiye yalnızca çatışmasızlık üzerine kuruluysa, yani sessizlik barış diye sunuluyorsa bunun yetmeyeceği gün gibi ortada. Çatışmanın bitmesi bir başlangıçtır, kesinlikle varış noktası değil. Asıl mesele, birlikte yaşamanın ne anlama geldiğini yeniden kurmak.

Bu yalnızca Kürt meselesi değil elbette. Türkiye; Kürtleriyle, Ermenileriyle, Süryanileriyle, Rumlarıyla, Alevileriyle, Ezidileriyle, inançlı ve inançsızlarıyla çoğul bir coğrafyadır. Bu çoğulluğu bastırarak veya görmezden gelerek değil, ancak içselleştirerek var olmak mümkün. Toplumsal dönüşüm farklılıkları tolere etmek değil, onları ortak bir zenginlik olarak sahiplenmektir.

Tolerans bir lütuf içerir, kimsenin buna ihtiyacı yok. İhtiyaç duyulan şey, bir hak olarak koşulsuz eşitliktir. Bu ikisini birbirine karıştırdığımız sürece hiyerarşi yeniden üretilmeye devam eder.

Kürt kadın hastanede aşağılayıcı bir fıkranın malzemesi oluyorsa, Kürt hasta kendi dilinde anlaşılamıyorsa o zaman toplumsal dönüşüm henüz başlamamıştır. Başlamak için önce bu soruların görülmesi gerekiyor.

Bu kolay değil, hiç kimse kendi ayrıcalığını gönüllü olarak sorgulamıyor. Ama tarih bize gösteriyor ki toplumlar dönüşebiliyor; ancak aşağıdan gelen ısrarlı bir sesle, kurumları zorlayan bir taleple ve normalin içindeki şiddeti görünür kılan bir dille oluyor tüm bunlar.

Koroner yoğun bakımdaki o sessizlik hâlâ zihnimdedir: Beş yatak, birikmiş gerilim ve bir asistan… O gün konuştuğum sırada hocam sendelemişti. Küçük bir andı ama çok gerçekti.

Belki dönüşüm de tam olarak o sessizliği bozma cesaretiyle başlar…